30 Ağustos 2016 Salı

Ne(ler) Yapıyorum | 11


Herkese merhaba :) Öncelikle herkesin Zafer Bayramı'nı kutluyorum, umarım daha güzel günler bizi bekliyordur ^_^ Bir süredir blogla ilgilenemiyordum; çünkü bazı sorunlarla boğuşuyordum. Halbuki, ağustos ayı ne de güzel başlamıştı benim için... Kitap okuyor, yorum yazıyor, dizi izliyor, arka arkaya Dizi Notları yazıları yazıyordum; hatta, kendi kendime çizgi roman maratonu bile başlatmıştım. Ardından, her mevsim yakalandığım grip/nezle türevlerinden bir hastalık geldi ve bütün düzenimi altüst etti. Nefes almak dışında hiçbir şey yapmak istemediğim birkaç gün geçirdim ve tam kendimi iyi hissettiğim o gün, iyileşmemin belirtilerini gördüğüm günde bilgisayarım bozuldu. Hastalığın son günlerini bilgisayarsız geçirmek zorunda kaldım :/ Çektiğim fotoğrafları bilgisayardan düzenlediğim için blogun Instagram hesabından da paylaşım yapamadım.

Neyse ki dün, bilgisayar sorunu halloldu ve ben de bugün itibariyle sahalara geri dönmüş bulunuyorum ^_^


Avengers maratonuna kaldığım yerden devam edeceğim ki zaten, elimde okunacak çok çizgi roman da kalmadı... Ama önce, geçenlerde başladığım Senden Önce Ben'i bitirmek istiyorum. Bir de dün bitirdiğim Caliban'ın Savaşı'nın yorumu gelecek. Daha sonra maratona kaldığım yerden, House of M ile devam edeceğim :)


Yeni bir Dizi Notları'nın hazırlığını yapıyorum. Instagram hikayelerde paylaştığım Batman: The Animated Series de bu yazıda olacak. Yazıdaki bir diğer dizi ise Yasemin(booksenberg)'in tavsiyesiyle başladığım ve kısa sürede bitirdiğim Brooklyn 99. Bunlar dışında yazıda bahsedeceğim 2 dizi daha var. Hepsi de bayılarak izlediğim yapımlardan ^_^


Film konusunda dizilerdeki kadar aktif değildim. Bu ay izlediğim filmlerden aklıma bir tek Suicide Squad geliyor ki onun hakkında söylemek istediğim çok şey var. Filmin kaliteli versiyonu nete düştüğünde, filmi bir daha izledikten sonra yorumunu yazmayı planlıyorum. Ama şunu söyleyebilirim ki fragman filmi hiç, hem de hiç yansıtmıyor...

post signature

17 Ağustos 2016 Çarşamba

Yorum: Brian Michael Bendis & Gabriele Dell'Otto - Gizli Savaş (Secret War, #1-5)

Tür: Çizgi Roman
Goodreads Puanı: 3,72 (2.468 oy)
Orijinal Adı: Secret War
Yayınevi: Gerekli Şeyler
Çeviri: Burç Üner
Basım Yılı: 2015
Sayfa Sayısı: 136
Örümcek Adam, Wolverine, Captain America, Daredevil, Luke Cage ve Black Widow Marvel Evreni'nin en karanlık döneminde bir araya geliyor!
En ölümcül canilerin birbiriyle bağlantıları olduğunu anlayan Nick Fury, hayatının en büyük kumarını oynayıp A.B.D. hükümetinden gizli, kahramanlardan ve mutantlardan oluşan bir ekip topluyor. Ya her şeyi kaybedecek ya da her şeyi kazanacak.
New Avengers (Yeni İntikamcılar) ilk defa bu macerada gayriresmi olsa da bir araya geliyorlar. Marvel Evreni'nde yeni bir dönem şimdi başlıyor.
Gerekli Şeyler'in yayınladığı Avengers okuma sırasına göz atıp ilk 8 çizgi romanı fuardan almıştım; Gizli Savaş da aldıklarımdan biriydi. Listenin ilk çizgi romanı Avengers Dağıldı'yı geçenlerde yorumlamıştım, incelemeye buradan ulaşabilirsiniz. Yorumu yazmak için çizgi romana şöyle bir göz gezdirmiştim; iyi de yapmışım zira çoğu şeyi unuttuğumu görmüştüm. Yorumun hemen ardından Gizli Savaş'a başladım ve çizgi romanı bir günde bitirdim.

Yazının devamında çizgi romandan fotoğraflar bulunuyor. Yorumumda spoiler yok fakat fotoğraflarda spoiler olabileceğini belirtip yorumuma geçiyorum ^_^


Kurguya bayıldım desem, abartmış sayılmam... Gizli Savaş, karakteri bol bir çizgi roman. Fakat benim hoşuma giden unsur, karakterlerin hikayeyi doldurmak için kullanılmamış olmasıydı. Neredeyse hepsi, kurguya ağırlığını koymayı başarıyor ve hikayede gerçekten de aktif rollerde bulunuyorlar. Bunun yanında, karakter gelişimleri ve her birinin kişiliği de çok iyi yansıtılmıştı. Özellikle Fury'nin kişiliğinin eksiksiz bir biçimde anlatıldığını düşünüyorum.

Kurgunun zaman çizelgesi ise biraz karışık; geçmiş ve şimdiki zamanın iç içe olduğu bir anlatım tercih edilmiş. Bu yüzden başlarda, hangi olaylar geçmişe ait ve hangileri şimdi yaşanıyor ayırt edemedim. Hatta bir noktaya kadar, geçmişte yaşanan olayların aslında gelecekte yaşanacağını bile düşündüm. Gizli Savaş bu açıdan kafa karıştırıcı olsa da, böyle yaparak sürpriz unsurunu yükseltmiş oldu. Olayların ait olduğu zaman dilimleri ortaya çıktıkça şaşırdım ben de. Buna ek olarak, çizgi romanın geneline yayılmış bir gizem vardı. Taşların yerine oturmasıyla, zamansal karışıklıklar gibi bu gizem de çözüldü ve asıl şoku ondan sonra yaşadım :D Kısacası, Gizli Savaş beni sürekli şaşırtan ve sayfaları büyük bir merakla çevirmemi sağlayan bir çizgi romandı.

Gizli Savaş'ın çizim tekniğini ve renklendirmesini çok farklı buldum. Her bir sayfa, adeta yağlı boya tablosunu andırıyordu benim için. Çizimlere genel olarak baktığımda gördüğüm bir diğer şey de hissettirilen o karanlık atmosferdi. Çizim tekniği ile kullanılan ağır renkler, kıyamet sonrasının kasvetli havasını hissettirdi bana. Fakat bütün bunlar beni boğmadı; süper kahramanların sahip olduğu güçlerle gelen sorumlulukları ve yaşananların ciddiyetini kavramamı sağladı.


Gizli Savaş'ın basımını kurgusu ve çizimleri kadar beğenmedim. Özellikle yazıların balon için konumları daha iyi olabilirdi. Cümlelerin bazıları balona ucu ucuna sığmıştı, bazılarında ise balon içinde biraz fazla boşluk bırakılmıştı; tam oturmuş diyebileceğim çok az yazı-balon ikilisi vardı. Yukarıdaki resimde ne demek istediğim daha iyi anlaşılıyordur... Çeviri nedeniyle yazılar, balon içine çok iyi yerleştirilemeyebilir. Ama yine Gerekli Şeyler'den çıkan ve tüm yazıları balon içine başarıyla konumlandırılan çizgi romanlar da okudum. Daha kaliteli bir iş çıkaracaklarını bildiğimden, bu konuyu yabana atamıyorum.

Çizgi romanın yazı tipi genel olarak değiştirilmişti. Konuşma balonlarında kullanılan yazı tipi orijinaline yakın olsa da, sadece büyük harfin olduğu bir font kullanıldığından bu benzerlik hemen fark edilmiyor. Böyle bir yazı tipinin tercih edilmesiyle vurgu konusunda bazı sorunlar da ortaya çıkıyor. Sayfanın köşesinde yeri ve zamanı belirten kelimelerin yazı tipleri arasındaki farklılık ise göze çarpan cinsten... Orijinalinde tekno tarzda bir yazı tipi kullanılırken bizde çok daha basit bir font tercih edilmiş. Aradaki farkı görmek isteyenler, ilk bölümde yer alan "S.H.I.E.L.D. Helicarrier" yazısına ve devamına bakabilir; bir tek bu iki kelime aynı bırakılmıştı, yer ve zaman açıklayan diğer kelimeler çevrildiğinden bunlar için başka bir font kullanılmıştı. Kurgu çok akıcı olduğundan bu ayrıntıları okurken fark etmedim ben; bu tür ayrıntılara çizgi romanların yorumları için hazırlık yaparken dikkat ediyorum genelde. Bu yüzden, tercih edilen yazı tiplerinin dikkat dağıtmadığını ve okuması zor olmadığını söyleyebilirim.


Gizli Savaş'ın çevirisi fena değildi; argo kelimeleri ve bazı küfürleri sansürsüz bir şekilde çevirmeleri hoşuma gitmedi desem, yalan olur :D Fakat, orijinalinde sansürlenmiş bazı kelimeleri sansürsüz olarak çevirmeleri hakkında neler hissedeceğimi bilmiyorum... Çeviri konusunda benim canımı sıkan önemli hususlardan biri, fotoğrafta da görüldüğü gibi, çizimlerde yer alan arka plan yazılarının olduğu gibi bırakılmasıydı. Bunlar da çevrilseydi, harika olurdu. Gizli Savaş'ı olağanüstü yapacak şey ise, orijinalinde bulunan birkaç sayfalık S.H.I.E.L.D. dosyasına ve bazı konuşmalara bizde de yer verilmesi... 5. bölümün başında, Fury ve Daisy ile ilgili dosyalar bulunuyor ki bunlar muhtemelen kurguya ait bilgiler. Aynı bölümün sonunda ise yine S.H.I.E.L.D. ile ilgili ve yine kurguya ait bazı konuşma dökümleri var. Çizgi romanın sonuna iki kahraman çizimi koymak yerine bunlar de pekala konabilirdi diye düşünüyorum. Ama bir yandan, bunların çizgi romandan çıkarılmasının bir nedeni olabilir mi diye de düşünmeden edemiyorum...

Çizgi romanların çevirisinde, vurguya diğer ögelerde olduğu kadar dikkat edilmemesine artık alışmıştım. Gizli Savaş'ın orijinalinde ise düşündüğüm kadar çok vurgunun olmaması beni şaşırttı. Ama var olan az sayıdaki vurgular da -birkaç kelimelik cümleler dışında- pek korunmamıştı. Yazının öncesinde bahsettiğim vurgu sorunu ise şu: Büyük harfleri içeren bir font kullanılmasından dolayı, orijinalinde büyük harfler kullanılarak verilen vurgu bizde kalınlaştırarak verilmeye çalışılmıştı.


Gizli Savaş, kurgusuna ve çizimlerine bayıldığım bir çizgi romandı. Çeviri konusunda birkaç pürüz vardı; çizgi romanın basımı da favorilerimdendi, diyemem. Fakat kurgu o kadar sürükleyici, çizimler o kadar muhteşem ki başka hiçbir şeyin önemi kalmıyor; en azından benim için kalmadı :) Gizli Savaş, The New Avengers öncesi olanlara ışık tuttuğu için Gerekli Şeyler'in okuma sırasını takip edenlerin bu çizgi romanı atlamaması gerektiğini düşünüyorum. Gizli Savaş, listeye uymayanlar için de bulunmaz nimet zira farklı çizim tekniği ve derin kurgusuyla herkesin beğeniyle okuyabileceği bir eser ^_^




post signature

13 Ağustos 2016 Cumartesi

Yorum: Brian Michael Bendis & David Finch - Avengers Dağıldı (Avengers Vol. III)

Tür: Çizgi Roman
Goodreads Puanı: 3,83 (3.980 oy)
Orijinal Adı: Avengers Disassembled
Yayınevi: Gerekli Şeyler
Çeviri: İlke Keskin
Basım Yılı: 2015
Sayfa Sayısı: 164
Her şey öldü sanılan takım üyesinin ölümden dönmesi ile başladı. Ve bittiğinde Avengers hakkında bildiklerinizin hepsi değişecek.

Dünyanın en güçlü kahramanları, etraflarındaki şok edici trajedi ile mücadele ederken, takım tarihinin en kötü gününü yaşıyorlar. Bunun arkasında kim ve neden var? Takımı parçalayabilecek mi? Kimler Avengers'in en büyük düşmanının elinde hayatını kaybedecek?

Gelmiş geçmiş bütün Avengers tehlikede... hem de tamamı!
Avengers Dağıldı, kitap fuarından aldığım çizgi romanlardandı. Gerekli Şeyler'in yayınladığı Avengers okuma sırasını göz önüne alarak, listedeki ilk 8 çizgi romanı birden almıştım. Listenin ilk çizgi romanı Avengers Dağıldı'ya nisan sonu gibi başlamış, bir hafta içinde bitirmiştim. Yorumunu ise yazmayı unuttuğumu dün, listedeki ikinci çizgi romanı, Gizli Savaş'ı okumaya başlayınca fark ettim :D Muhtemelen ben bunun yorumunu, Gizli Savaş'ı ve hatta sonraki birkaç çizgi romanı okuduktan sonra yazmayı planlamış olmalıyım; unuttuğuma ihtimal vermek istemiyorum ^_^ Her neyse, işte bu yüzden Avengers Dağıldı'nın incelemesi gecikti.

İnceleme için kitabı tekrar okumadığımı, şöyle bir göz attığımı da belirtmek istiyorum. Ayrıca, yazının devamında spoiler sayılabilecek fotoğraflar bulunuyor; yazıda ise spoiler bulunmuyor ^_^


Avengers Dağıldı'da vurucu bir giriş yapılıyor. Şöyle ki, daha ilk sayfada heyecan dolu bir olayla başlıyor kitap ve bu, buz dağının görünen yüzü... Devamında felaketler dizisi, yıkıcılığını arttırarak olay örgüsünde kendine yer buluyor. Bu açıdan bakıldığında, Avengers Dağıldı'nın aksiyonu çok yüksek. Kahramanlar sürekli bir olayla uğraşıyor ve çoğu zaman biri bitmeden bir diğer olayla başa çıkmaları gerekiyor. Avengers Dağıldı'nın Avengers çizgi romanlarına başlamak için iyi bir tercih olduğunu söylediklerinde, girişin daha yumuşak olacağını varsaymıştım ben. Bu yüzden, böyle bir tempoyu beklemiyordum. Yine de, okudukça alıştım ve kendimi kurguda kaybetmem çok uzun sürmedi :)

Kurgunun gözü pekliği çok hoşuma gitti; yazarın, kahramanları öldürmekten çekinmemesini sevdim. Her süper kahramanın günü kurtardığı ve sonunda en az hasarla evlerine dağıldığı olay örgülerini yapay buluyorum. Avengers Dağıldı'nın kurgusunu gerçekçi buldum ve bu bakımdan beğendim. Fakat bu demek değil ki kahramanların ölümlerini, başlarından geçen felaketleri okurken üzülmedim... Çizgi romanın özellikle sonu çok dokunaklıydı, ama bir yandan da olması gereken buydu diye düşünüyorum.

Bu dünyada geçen bir başka Marvel çizgi romanı okumadığım halde, Avengers Dağıldı'nın neden iyi bir başlangıç sayıldığını anlıyorum. Önceki olayların hikâyeye başarıyla yedirildiği görülüyor; bu sayede, önceki çizgi romanları okumayanlar olaylara çok yabancı kalmıyor. Yine de ben, bir şeyler kaçırdığım hissini üzerimden atamadım. Gerçi, bunun bana özgü olması muhtemel... Zira ben başladım mı, tam başlamak istemiştim; bulabildiğim en eski Marvel çizgi romanıyla bu evrene giriş yapmak, o zamanlar yerinde bir karar gibi gözükmüştü gözüme :D Olaylara ortadan daldığım düşüncesinden kurtulmam için biraz daha okuma yapmam ve listedeki diğer çizgi romanlarla haşır neşir olmam gerekiyor, sanırım :)


Çizgi romanın basımını da kurgusu kadar, belki de daha fazla beğendim. Özellikle çizimlere bayıldım! Çizimler o kadar ayrıntılı ki, incelemeden duramadım. Aynı şekilde tonlamayı da başarılı buldum; tüm o felaketlerden doğan karanlık havayı hissettirebiliyor. Sonlara doğru eski sayılardan çizimlere yer verilmesi de çok hoştu :) Serinin eski okurları bu sayfalarda nostaljik hissetmiş olabilir; benim gibi yeni başlayanlar için ise bu sayfalar, eski takıma veda niteliğindeydi.

Avengers Dağıldı'nın font, vurgu ve çevirisini incelemek için İngilizcesine de baktım. Normal konuşma balonlarındaki fontların aynı olduğunu söyleyemeyeceğim. Fakat Gerekli Şeyler'in kullandığı yazı tipi, orijinalinden çok da farklı değildi. İkisini yan yana tutmak gerekiyor, fontlar arasındaki farkı görebilmek için. Balon dışındaki yazıların fontları için de aynısı geçerli... Seçilen yazı tipleri okuması kolay ve orijinaline yakın tasarımlara sahip olduğundan, font seçimlerini yerinde buldum. Ayrıca, yazıların balon içinde iyi konumlandırıldığını; balon dışına çıkmadığını da fark ettim. Hatta birkaç yerde, taşma olmaması için balonlar genişletilmişti bile...


Vurgu konusunda Avengers Dağıldı, o kadar da başarılı değil... Örnek vermek gerekirse, yukarıdaki fotoğrafta Ant-Man'in konuşma balonları var. Orijinalinde Ant-Man'in cümleleri kalın olarak yazılmış; bizde ise bunun gibi bazı vurgulu kelimeler göz ardı edilmiş. Vurguların da en az çizimler kadar önemli olduğunu düşünüyorum... Çizimler nasıl karakterlerin fiziksel özelliklerini, o anki duygu durumlarının dışa vuruşunu yansıtıyorsa; vurgular da neyi, ne şekilde söylediklerini ifade ediyor. Orijinalinden okurken ben, Ant-Man'in iliklerine kadar öfkeli olduğunu hissetmiştim; bizdekini okurken ise Ant-Man'in öfkesini doğru bir şekilde tahmin etmeyi geçtim kendisinin şaşkın, hatta heyecanlı olabileceğini düşünmüştüm. Tabii bu, Avengers Dağıldı'da vurgu için verebileceğin en uç örneklerden biri... Diğer sayfalarda vurgular genelde birkaç kelimede bulunduğundan, bunları görmezden gelmek daha kolay oldu. She-Hulk'un öfkeden kudurduğu ve sonuna doğru patladığı bir konuşma balonunda olduğu gibi tek kelimeden oluşan, vurgulu bazı cümlelerde ise vurguların korunduğunu gördüm.

Avengers Dağıldı'nın çevirisi fena değildi; özellikle, duygu belirten ünlemlerde ve bazı cümlelerde ben olsam farklı çevirirdim dediğim oldu... Konuşma balonları dışındaki, çizimin bir parçası olan yazıların çevrilmesi ise çok iyi olmuş; böyle ayrıntılara dikkat etmeleri güzel ^_^ Hatalarını kolluyormuşum gibi olacak ama; dikkatimi çekti ve ben de belirtmeden geçmek istemiyorum... Son sayfadaki çizimde, sağ üstte çevrilmemiş bir pankart var. Çevrilmediğini düşünüyorum, çünkü yazı tipinden rengine kadar her şeyi aynı... Pankarttan pek bir şey de anlamadım, açıkçası; belki Gerekli Şeyler ekibi de bir anlam veremediğinden o pankartı aynı bırakmak istemiş olabilir... Yine de, hata ise düzeltilmesi için belirtmem gerektiğini düşündüm :)


Avengers Dağıldı ile Marvel evrenine sert ama etkili bir giriş yaptım. Ayrıntılı çizimleri ve yüksek aksiyonu ile Avengers Dağıldı, bana biraz fazla gelse de önceki olayları toparlaması açısından iyi bir başlangıç kitabı. Bütün bunlardan sonra kahramanları ve dünyayı nelerin beklediğini çok merak ediyorum. Avengers dünyasına giriş yapmak isteyenlere, Avengers Dağıldı'yla birlikte okuma sırasındaki ikinci çizgi roman olan Gizli Savaş'ı da almalarını tavsiye ediyorum. Zira böyle bir sonun ardından, sıradaki çizgi roman için deli olacaksınız :D




post signature

10 Ağustos 2016 Çarşamba

Yorum: Neil Gaiman, Andy Kubert & Richard Isanove - Marvel 1602 (Marvel 1602, #1-8)

Tür: Çizgi Roman, Fantastik
Goodreads Puanı: 3,92 (41.878 oy)
Orijinal Adı: Marvel 1602
Yayınevi: Gerekli Şeyler
Çeviri: Cenk Könül
Basım Yılı: 2015
Sayfa Sayısı: 232
SANDMAN'İN YARATICISINDAN DAHA ÖNCE GÖRÜLMEMİŞ BİR MARVEL EVRENİ

1602'de. Dünyaca ünlü yazar Neil Gaiman. Marvel Evreni'nin hiç görülmemiş bir versiyonunu okuyucu ile buluşturuyor. X-Men, Spider-Man, Fantastik Dörtlü ve Daredevil gibi tanınan Marvel karakterleri 17. Yüzyılın ilginç dokusunda yer buluyor. 1602, klasik Marvel aksiyonu ile Kraliçe 1. Elizabeth döneminin arka planını karıştırıp muhteşem bir eser ortaya çıkarıyor.

"1602 tam bir zafer. Marvel Evreni uzun zamandan beri hiç bu kadar çekici olmamıştı."
-Entertainment Weekly
Marvel 1602, çok merak ettiğim fakat tükendiği için alamadığım eserlerden biriydi. Neyse ki Gerekli Şeyler, çizgi romanı yenilenmiş bir şekilde tekrardan basmıştı ve ben de çok geçmeden almıştım ^_^ Çizgi romanı uzun bir süre kitaplığımda beklettim zira kafamın rahat olduğu tatil günlerinde okumak istiyordum. Nitekim çizgi romana ağustosun başında başlamaya karar verdim ve 2-3 günde de bitirdim :)

Yoruma geçmeden önce, yazıda spoiler olmadığını; fotoğrafların ise spoiler niteliği taşıdığını belirtmeliyim ^_^


Marvel 1602, bildiğimiz Marvel kahramanlarını 17. yüzyıl İngiltere'sinde işliyor. Kahramanların geçmişi, özellikleri, görünüşleri gibi bazı unsurlar da döneme uygun olarak değiştirilmiş. Bu yüzden, çoğu kahramanı ilk görüşte tanıyamadım ben. Kahramanları keşfetmeye çalışmak, bir yandan hikâyeyi takip etmek ve çizimleri incelemekle uğraştığımdan, zor gelse de aynı zamanda eğlenceliydi de... Hatta, birkaçının kim olduğunu şaşkınlık nidalarıyla fark ettim. Kurgudaki bazı şaşırtmacalardan şüphelensem de, kahramanlar ve diğer unsurlar döneme uygun olarak değiştirildiği için bunlardan da pek emin olamadım.

Kurgu mükemmeldi diyemem, ama tatmin ediciydi. Çizgi romanın ortalarına doğru heyecan tavan yapınca, beklentim o kadar çok yükseldi ki son bölümlerde aradığımı pek bulamadım. Bölümlerde, sonraki sayfaya geçmemi sağlayacak kadar gizem havası vardı. Merak unsuru ise olay örgüsünden ziyade, klasik Marvel kahramanlarının 1602 versiyonlarını bulmaya çalışmakta daha baskındı. Zaten, bir yerden sonra bu ikisi aynı anlama geldi; kahramanlar, ufak ipuçlarıyla hangi Marvel kahramanına denk geldiğini göstermeye başladı. İşte, bu ipuçlarını yakalamak için kahramanlar hakkında az da olsa bilgi sahibi olunması gerektiğini düşünüyorum. Şahsen ben, bütün Marvel çizgi romanlarını okumadım; fakat izlediğim filmleriyle ve yaptığım araştırmalarımla kahramanların belirgin özelliklerini, hayatlarının kritik dönemlerini vs. öğrendim. Marvel 1602'de kaçırdığım göndermeler mutlaka vardır; bunu telafi etmek için, Marvel kahramanları hakkında öğrenebildiğim ne varsa öğrenmek, ardından da Marvel 1602'yi tekrar okumak istiyorum. Yapılan göndermeleri anlamak, klasik Marvel kahramanlarını keşfetmek, ama en çok da çizgi romanı keyifle okumak için Marvel dünyasını biraz bilmek gerekiyor.


Basımı, kurgudan daha çok beğendim. Çizimleri başarılı, renklendirmeyi çok canlı buldum. Kapakta ve bölüm geçişlerinde kullanılan farklı çizim tekniğine ise bayıldım; bu özgün teknik, başka bir zamana aitmiş hissini çok güzel veriyor. Çizim iyi güzel de, yazılardaki vurgularının atlanması hoş olmamış. Örneğin, yukarıdaki fotoğrafta Fury'nin konuşması vurgudan arındırılmış bir biçimde görülüyor. Halbuki orijinalinde, balondaki cümlelerin yarısında kalınlaştırılmış vurgulu kelimeler bulunuyor. Sadece bu kısımda da değil, çizgi romanın genelinde vurgu eksikliği var. Bazılarının vurgusu aynı şekilde bırakılsa da benim için bu, yeterli değildi.


Marvel 1602'deki vurgu konusu beni ne kadar rahatsız ediyorsa, çizgi romanın font seçiminden de bir o kadar memnunum :D İngilizcesinde farklı karakterler için farklı fontlar kullanılmış, değişik konuşma balonları tasarlanmıştı. Gerekli Şeyler'in bunları koruduğunu görmek sevindirdi beni. Sanırım sadece Thor'un fontu değiştirilmişti, diğer karakterlere ait fontlar aynıydı. Thor için kullanılan orijinal fontu okuması zor buldum; o yüzden bu yazı tipinin değiştirilmesi yerinde bir karar olmuş. Font konusunda olumsuzluk olarak değerlendireceğim tek şey, Javier'in okul tabelası için Türkçe karakter desteklemeyen font kullanılması...

Konuşmaların balon içi yerleştirmelerini çok başarılı buldum. Yazıların taşma yaptığını veya balon içinde çok küçük kaldığını görmedim. Yazıların font seçimi ve font büyüklüğü de balonlara uygundu. Balonların ve fontların bütün bu özelliklerini göz önüne alarak, yazıların göz yormadığını ve rahatlıkla okunduğunu söyleyebilirim :)


Marvel 1602, ilginç kurgusu ve muhteşem çizimleriyle Marvel dünyasına alternatif bir bakış açısı sunuyor. Marvel kahramanlarının 17. yüzyılda Neil Gaiman'ın yorumuyla nasıl göründüğünü merak ediyorsanız, Marvel 1602'yi okumanızı tavsiye ederim. Öncesinde Marvel evrenine dair bilgi edinmek ve kahramanların hayatlarını öğrenmek ise çizgi romandan alacağınız zevki katlayacaktır :)




post signature

9 Ağustos 2016 Salı

Yorum: Alfred Bester - Yıkıma Giden Adam

Tür: Bilim Kurgu, Gizem, Klasik, Polisiye
Goodreads Puanı: 3,99 (20.217 oy)
Orijinal Adı: The Demolished Man
Yayınevi: İthaki Yayınları
Çeviri: Barış Tanyeri
Basım Yılı: 2016
Sayfa Sayısı: 262
"Tek bir cinayetle yetineceğim için dünya ne kadar da şanslı!"

Alfred Bester, asıl uğraşı senaryo ve gazetecilik olsa da bilimkurguya ve çizgi romana emek vermeye başladıktan sonra gerçek kimliğini bulan yazarlardan. Yazarın ilk romanı ve tarihin ilk Hugo Ödülü kazananı Yıkıma Giden Adam da zamanının ötesine geçmeyi başarmış, yazılmış en iyi bilimkurgu romanlarından. Bununla da kalmayıp yeni dalga bilimkurgu akımına ve siberpunk'a ilham veren en önemli eserlerden biri.

24. yüzyılda, evrenin en güçlü adamlarından biri olan Ben Reich, yetmiş yıldır adı bile duyulmamış bir suç işlemeye karar verir: Cinayet. Esper adı verilen zihin okuyucuların, daha düşünce halindeyken suçları engellediği bu dünyada, Reich'in amacına ulaşması neredeyse imkânsızdı.

Hükümdarlık adındaki şirketinin, rakip şirket D'Courtney'le girdiği mücadeleyi büyük ölçüde kaybetmesinin ardından başka bir çaresi kalmadığını düşünen Reich, bir yandan kâbuslarında asıl korkusu Yüzü Olmayan Adam'la uğraşıyordu.

Tüm bunlara rağmen Ben Reich pes etmemeye kararlıydı. Aklında yıkımla, Yıkım'a hazırlandığının farkında değildi.

Yıkıma Giden Adam, galaksinin, içimizdeki megalomana verdiği çarpıcı bir yanıt.

Harry Harrison'ın sunumuyla...

"Tüm zamanların en iyi bilimkurgu klasiklerinden biri."
-Isaac Asimov
Yıkıma Giden Adam'ı, diğer bilimkurgu klasikleriyle birlikte fuardan almıştım. Adı ilgimi çektiği için dizindeki diğer kitaplardan önce Yıkıma Giden Adam'a başlamak istemiştim. Kitabı İthaki maratonu kapsamında temmuzda okumayı planlıyordum, olmadı; ağustosun ilk haftasında ancak bitirebildim ^_^

Kitabı okumaya başladığımda, adından başka bir şey bilmiyordum; ne arka kapağını okumuştum ne de konusuna bakmıştım. Bu yüzden, başlarda bu yeni dünyayı anlamakta biraz zorlandım. Bilmediğim, alışkın olmadığın bir ton öge vardı kurguda... Kitabın arka kapağında az da olsa bilgi veriliyor; tavsiyem, başlamadan önce o kısmı okumanız yönünde olacak. Ama, benim gibi yapıp sayfaları büyük bir merakla çevirebilirsiniz de ^_^

Kitap hakkında hiçbir şey bilmediğimden, kurgudaki her şey yeniydi benim için; Esperler, düşünce motifleri, sembollü isimler... Bunlar dışında, olay örgüsünü de orijinal buldum. Alfred Bester, bir cinayet romanı değil; işlediği cinayetten paçayı sıyırmaya çalışan bir adamın hikâyesini anlatıyor. Üstelik bu hikâye, düşünce okumanın yürümek kadar yaygın olduğu bir gelecekte geçiyor. Yani bu kitap sadece bir bilim kurgu kitabı veya gelecekte geçen bir polisiye değil... İki türün de başarıyla ortak bir paydada buluşturulduğu, özgün bir türe ait özgün bir eser!


Kurguya hayat veren çoğu fikir, Freud'un teorilerinden besleniyor. Yapısal kişilik kuramından, yaşam ve ölüm içgüdülerine kadar Freud'un savunduğu birçok düşünce Yıkıma Giden Adam'da mevcut. Hatta bazı terimler, karakterlerin düşünceleri olarak basitçe açıklanıyor. Fakat bazıları da kurgunun içinde, bağlantıların okuyucu tarafından kurulmasını bekliyor; Reich ile D'Courtney anlaşmazlığında olduğu gibi... Kurguyu, karakterlerin kişiliklerini ve neyi, neden yaptıklarını anlamak için kitabı Freudyen psikoloji çerçevesinde ele almak ve değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum. Yoksa kurgudaki çoğu düşünce, buluş ve eylem mantıksız gelecektir.

Kurgulanan gelecek, ilk sayfalarda doğrudan açıklanmıyor; günümüzle 24. yüzyıl arasında olanlar ve 24. yüzyılın günlük yaşamı kitabın geneline yayılmış. Eh, bir de benim gibi arka kapağı okumadıysanız bu kurgu, ara ara kafa karıştırıcı olabiliyor. Neyse ki, kitabın sonunda her şey açıkça belirtiliyor; böylece aklınızda hiç soru işareti kalmadan son sayfayı da çevirip kapağı kapatmış oluyorsunuz. Gerçi, bu yeni normalliği bir kez kaptınız mı, Alfred Bester'ın 24. yüzyılında kaybolmanız işten bile değil :)

Yıkıma Giden Adam'ı diğer bilim kurgulardan ayıran ve benim fazlasıyla tuhaf bulduğum bir özelliği, bazı karakterlerin adlarında sembollerin kullanılmasıydı. İsimlerin böyle farklı yazılmaları, olayların uzak gelecekte geçtiği hissini güçlendiren bir unsur. Aynı şekilde, Esperlerin düşünce motifleri ve karakterlerin yer yer kelimeler yerine sembollerle düşünmeleri de kurgunun fütüristik yönünü gözler önüne seriyor. Gerçekten de bir şeyi düşündüğümüzde zihnimiz, biz farkında olmadan onunla ilişkili birçok ögeyle de bağlantı kuruyor; kavram ağı oluşturuyor. Alfred Bester'ın bu teorinin bir benzerini, o teori daha bir metot olarak araştırmalarda kullanılmaya başlamadan önce Yıkıma Giden Adam'da kullanması, kendisinin ileri görüşlülüğü hakkında az da olsa ipucu veriyor. Bir de, bazı duygular ve düşünceler yerine onları temsil eden çeşitli imgelerin kullanılması gibi bize pek tanıdık gelen bir olay var ki... Günümüzün emojilerinin o çağa uygun bir bakış açısıyla 1952'de yayınlanan bir bilim kurguda kullanılması, kitabın çağımızdakilerle örtüşen diğer özellikleriyle birlikte ele alındığında Yıkıma Giden Adam'ın neden çağının çok ötesinde bir eser olduğunu net bir biçimde ortaya koyuyor.


Şuradaki Çocukluğun Sonu yorumumda da söylediğim gibi, İthaki'nin bilimkurgu klasiklerinin basımlarına bayılıyorum. Yıkıma Giden Adam da bunun bir istisnası değil... Kitabın kapak tasarımından ve iç sayfalarından gözlerimi alamıyorum, inceleyip duruyorum.

Karakter isimlerindeki garipliği fark edince basım hatası olduğunu düşünüp kitabın İngilizcesi'ne bakmıştım. O yüzden çeviri hakkında da birkaç şey yazabilirim ^_^ Çeviriyi, basımı gibi çok beğendim. Esperlerin oluşturduğu kelime ağları, reklam şarkısının sözleri gibi çevirmesi sıkıntılı olan kısımlara özellikle dikkat etmiştim. Kitabın tamamını İngilizce olarak okumadım ama incelediğim kısımlara dayanarak çeviriyi başarılı bulduğumu söyleyebilirim :)

Yıkıma Giden Adam, bilim kurgu ve polisiyenin ustaca harmanlandığı müthiş bir eser. Yaratıcı kurgusu, ilginç olay örgüsü ve farklı tipografisiyle kitabı favori bilim kurgularım arasına koyuyorum. Açıkçası, Yıkıma Giden Adam'ı daha önce okumadığıma pişmanım zira kitap, bir bilim kurgudan istediğim esas şeyi veriyor bana: Hayal gücümün sınırlarını gerçekten zorluyor. Kitap çok ses getirse de okuyanını pek görmediğimden, Yıkıma Giden Adam'ı herkese tavsiye ediyorum; mutlaka okuyun!



"...Kişinin topluma karşı gelecek yeteneği ve cesareti varsa, ortalama üstü olduğu ortadadır. Onu bırakmamak gerekir. Onu düzeltip bir artı değere çevirmek gerekir. Neden atasın ki? O zaman elinde yalnızca koyunlar kalır."





post signature

7 Ağustos 2016 Pazar

Yorum: Douglas Adams - Otostopçunun Galaksi Rehberi: Beşibiryerde (Hitchhiker's Guide to the Galaxy, #1-5 & short story)

Tür: Bilim Kurgu, Klasik, Macera, Mizah
Goodreads Puanı: 4,37 (223.945 oy)
Orijinal Adı: The Ultimate Hitchhiker's Guide to the Galaxy
Yayınevi: Kabalcı Yayınları
Çeviri: Nil Alt, İrem Kutluk
Basım Yılı: 2014
Sayfa Sayısı: 712
Galaksinin Batı Sarmal Kolu'nun bir ucunda, haritası bile çıkarılmamış ücra bir köşede, gözlerden uzak, küçük ve sarı bir güneş vardır. Bu güneşin yörüngesinde ondan, kabaca yüz kırksekiz milyon kilometre uzakta, tamamıyla önemsiz ve mavi-yeşil renkli, küçük bir gezegen dönerdi. Gezegenin maymun soyundan gelen canlıları öyle ilkeldir ki dijital kol saatinin hâlâ çok etkileyici bir buluş olduğunu düşünürler. Bu gezegenin şöyle bir sorunu vardı - daha doğrusu eskiden vardı: Üzerinde yaşayan halkın büyük bölümü çoğu zaman mutsuzdu. Bu sorun için pek çok çözüm önerilmişti, ama bunların çoğu genellikle yeşil renkli küçük kâğıt parçalarının hareketleriyle ilgiliydi. Bu da tuhaftı, çünkü aslında mutsuz olanlar yeşil renkli küçük kâğıt parçaları değildi. Bu nedenle sorun varlığını sürdürdü; halkın çoğunun durumu kötüydü ve onların büyük bölümüyse sefildi, dijital kol saatleri olanlar bile. Her şeyden önce, ağaçlardan inmekle büyük bir hata ettiklerini düşünenlerin sayısı gün geçtikçe artıyordu. Bazıları ağaçlara çıkmanın bile yanlış bir hamle olduğunu ve hiç kimsenin okyanuslardan asla ayrılmamış olması gerektiğini söylüyordu.

Sonra adamın birinin, değişiklik olsun diye bundan böyle halka nazik davranmanın ne kadar iyi olacağını dile getirdiği için bir ağaca çivilenmesinden yaklaşık ikibin yıl sonra, bir Perşembe günü Rickmansworth'de küçük bir kafede tek başına oturan bir kız, bunca zamandır ters giden şeyin ne olduğunu birdenbire fark edip en sonunda dünyanın nasıl iyileştirilebileceğini ve mutluluğun hüküm sürdüğü bir yere dönüştürülebileceğini anlamıştı. Bu sefer doğru olanı bulmuştu, bu işe yarayacak ve hiç kimsenin bir yerlere çivilenmesi gerekmeyecekti. Ama ne yazıktır ki, bir telefon bulup birilerine bundan söz edemeden korkunç, aptal bir felaket meydana geldi ve fikir sonsuza dek yitip gitti. Bu, o kızın öyküsü değil. Ama o korkunç, aptal felaketin ve onun doğurduğu bazı sonuçların öyküsüdür.

Kısaca özetlemek gerekirse: Tamamen sakin bir hayat yaşamak, hayatına temel yaşamsal fonksiyon olarak soğuk bira ve güzel çay içmek kavramını oturtmak isteyen, kendi halinde, üstelik fazlasıyla uysal bir adam Arthur Dent, bir sabah uyanır ve evinin saçma bir nedenle yıkılacağını öğrenir; ama bu yalnızca başlangıçtır. Daha bir kaç saat bile geçmeden gezegeni yok edilecek ve yanında yoldaşı Ford Prefect, üstünde yıpranmış sabahlığı, elinde havlusuyla galaksi boyunca sürecek inanılmaz bir yolculuğa çıkacaktır....

Paniğe Kapılmayın....
Otostopçunun Galaksi Rehberi, nam-ı diğer Rehber, uzun zamandır merak ettiğim kitapların başında geliyordu. Bilim kurgu seven biri olarak, hakkında bunca muhabbet dönen kitabı okumazsam olmazdı. İki sene önce kitabı sonunda aldım, sonraki sene de okumaya başladım. Kitaba kendimi kaptırdığım zamanlarda ufak aralar vererek kitabın bitmesini az da olsa ertelemeye çalıştım ve 10 ayın sonunda Rehber'i bitirdim.

Şimdi, yoruma başlamadan önce bunun bir inceleme yazma girişimi olduğunu belirtmek istiyorum. Girişim diyorum çünkü kitabın tüm şapşallığını, tuhaflığını ve bende uyandırdığı duyguları aktarabileceğimden emin değilim; ama yine de deneyeceğim ^_^


Rehber'in Douglas Adams tarafından yazılan, bölümleri oluşturma ve kitaplaştırma süreçlerinden bahsettiği faydalı ama aynı zamanda tatlı mı tatlı bir önsözü var. İşte bu önsözle, daha ilk bölüme geçmeden kitap beni benden almıştı bile... Önsözün son kısmını yukarıdaki fotoğrafta görebilirsiniz; bir önsözün bu kadar eğlenceli olması hiç adil değil!

Kurgulanan dünya, daha doğrusu evren/evrenler, derin ve ayrıntılı. Önsözde Douglas Adams kitapları yazarken her ne kadar plan dahilinde gitmediğini söylese de bunca karakteri, ırkı, olayları ve bilgiyi spontane bir şekilde yazmak, kurgulamak çok zor. Douglas Adams'ı bu üstün becerisinden dolayı alkışlayıp kurgunun özelliklerine kaldığım yerden devam edeyim, zira kendisini ve becerilerini bolca öveceğim kısımlara da geleceğim ^_^ Kurgu, diyordum... Gerçekle bağlantısını sürdürürken bir yandan da farkında bile olmadığımız nice özellikleri barındıran, adeta bambaşka bir evrenle iletişim halindeki bir gerçeklik yaratılmış. Douglas Adams akla hayale sığmayacak, absürd, ilginç ve dahiyane bir ton ögeyi kurguladığı evrene ustaca yerleştirmiş; yani, kurgunun altyapısı fazlasıyla zengin. Ama bu kurguyu böylesine sevilesi, alıp içine sokulası yapan kurgunun muazzamlığından ziyade yazarın o özgün üslubu...


Yazarın daha önce Doctor Who için yazdığı ve bir başkası tarafından romanlaştırılan Shada'sını okumuştum; şurada da yorumlamıştım. Buna dayanarak yazarın üslubunu tanıdığımı sanmıştım ama nasıl da yanılmışım... Shada, buz dağının görünen binde birlik kısmıymış meğer! Douglas Adams'ın saniyede bir kahkaha attıran, o mizahi üslubunu Rehber'le tanıdım ve buna ba-yıl-dım! Mizahının absürdlüğüne, farklı espri anlayışına, karakter yaratma becerisine, varoluşsal sorunlarla eğlenceli bir biçimde başa çıkışına ama en çok da bunları kendince harmanlayışına bayıldım.

Douglas Adams'ın üslubu dışında, zekasına da hayran kaldım. Yukarıda biraz bahsetmiştim, kendisi bunca materyali planlamadan oluşturmuş, bir düzene sokmuş ve anlamlı bir bütün haline getirmiş. Bu, yaratıcılığın en başarılı örneklerinden biri değil de nedir şimdi... Bir de kitapta, on yıllar önce yazılan bir eserde, günümüzde kullandığımız birçok eşyanın benzerlerinin var olmasını garip ve ürkütücü buldum ben. Böyle kaliteli bilim kurguların, geleceğe yön vermesi şaşırtıcı değil. Fakat yine de insan bir düşünüyor; tepemizdeki o mavi gökyüzünün ötesinde Vogonlar, Milliways, Derin Düşünce ve Marvin gerçekten de var olabilir mi...


Rehber, inanılmaz sürükleyici bir kitap. Bölümleri arka arkaya devirdiğimi her fark ettiğimde, derin bir nefes alıp kitabı kapatmıştım ve kendime birkaç günlük aralar vermiştim. Bu sayede kitabı, üzerinde düşünerek okuyabildim. Rehber'i okuma zevkini uzatmak da bunun bir başka getirisiydi ;) Bir de kitap insanı öyle bir gaza getiriyor ki... Omzunuzda havlunuzla sokağa fırlamamak ve gökyüzüne doğru baş parmağınızı kaldırmamak için kendinizi zapt etmeniz gerekiyor. Havlu Günü, Rehber'i okuduğum zaman aralığında olduğundan ben bunu bir kereliğine de olsa gerçekleştirdim; gerçi, sokak yerine balkonu kullandım. Etrafımdaki onca yeşilliğin arasından uzay gemilerinin beni algılaması, çok düşük bir ihtimal olsa da en azından ben şansımı denedim. Seneye de aynı baş parmak ve aynı havlu ile aynı balkonda otostop çekeceğim; belki bir tanesi şans eseri tepemden geçer, belli mi olur ^_^


Kitabın basımı da içeriği kadar müthiş. Cildi olsun, iç tasarımı olsun dokunmadan ve incelemeden duramıyorsunuz. Bende serinin bir araya getirilmiş tek basım versiyonu var. Ağırlığından dolayı kitabı istediğim her pozisyonda okuyamadım ve puntoların küçüklüğü gözümü çabuk yordu. Ama kitaba kendimi kaptırdıktan sonra, tüm bunlara ne ara alıştığımı fark etmedim bile... Size de tavsiyem, beşibiryerde basımını almanız. Ağır ve taşıması zor fakat kitaplıkta muhteşem görünüyor :)

Rehber'in çevirisini başarılı buldum ve dipnotlarını çok beğendim. Çeviri kıyaslaması için netten İngilizcesinin birkaç bölümüne bakmıştım da, kelime seçimleri yerindeydi. Dipnotların ise Rehber'in o kendine has absürdlüğünü aynı şekilde devam ettirmesi çok hoşuma gitmişti.

Otostopçunun Galaksi Rehberi mizahi yönü kuvvetli, kurgusu derin, anlatımı sürükleyici, gerçekliğin çok ötesinde bir eser. Rehber'le henüz tanışmadıysanız, paniğe kapılmayın! En yakın kitapçıya gidip arkasında, sağ alt köşede dostça "Paniğe Kapılmayın" yazan kitabı alın ve tabii, dışarı çıkmadan önce havlunuzu yanınıza almayı unutmayın ^_^



"Herhangi bir şekilde gördüğün, yaşadığın veya duyduğun bir şey sana özeldir. Kendi algılayış şeklinle kendine bir evren yaratırsın. Bu nedenle Evrende algıladığın her şey sana özeldir."





post signature

6 Ağustos 2016 Cumartesi

Dizi Notları | 8



Birkaç günlük aranın ardından merhaba :) Bir önceki Dizi Notları'nda da bahsettiğim gibi, izlediğim diziler biriktiğinden en kısa zamanda Dizi Notları yazısı hazırlamam gerekiyordu. Ama bütün dizileri tek yazıda toplamak zor olacağından bunları, izlediğim sırayı göz önüne alarak ikiye bölmüştüm. Bu yazıda ise haziran başından beri izlediğim dizilerden bahsedeceğim ;) Tabii bir de bu yazıları hazırlama sürecinde başladığım birkaç dizi var ki onlar, bir sonraki Dizi Notları'na kalıyor artık :D


12 Monkeys'e Battletar Galactica izlediğim sıralarda denk gelmiştim. Battlestar Galactica, bilim kurgu açlığımı giderdiği gibi arttırmıştı da... BSG'yı tadını çıkara çıkara izlemek istediğimden bana, bölümlerini arka arkaya devirebileceğim bilim kurgu türünde bir başka dizi gerekiyordu. 12 Monkeys, bunun için iyi bir seçenek gibi görünüyordu. Nitekim iki günde, yirmiden fazla bölüm izleyerek dizinin yayınlanan 2. sezonunun son birkaç bölümüne yetiştim ^_^

Dizi, 1995'teki 12 Monkeys filminin uyarlanmasıyla ortaya çıkan bir yapım. Karakterlerden senaryoya, filmle farklılaşan birçok noktası var. Ama ben burada dizisinden bahsedeceğim için sadece, filmdeki senaryonun ana fikrinin alınıp geri kalan ögelerin yeniden şekillendirildiğini söyleyeceğim. Farklılıkları ve değişiklikleri sizin keşfetmeniz daha keyifli olur ^_^

Dizide, distopik bir gelecekten günümüze gelen James Cole adında bir adamın geleceği değiştirme çabası işleniyor. Gelecekte insan ırkını neredeyse yok eden bir veba ortaya çıkıyor ve bunun sonrasında dünyaya kaos hakim oluyor. James Cole ise bir grup bilim adamının yardımıyla geçmişe gönderilip Dr. Railly'nin yardımıyla vebanın başlamasını önlemeye çalışıyor.

Filmden önce diziyi izlemiştim ben; filmi ise geçenlerde, bu yazıyı hazırlamaya başlamadan hemen önce izledim ki hem film hem de ikisinin karşılaştırmaları hakkında bir şeyler söyleyebileyim ^_^  Ama filmi ve dizisi arasında kıyaslamalar yaparak birinin daha iyi olduğunu yazmayacağım. Çünkü senaryodaki ana tema dışındaki neredeyse her öge, film ve dizide birbirinden o kadar farklı ki... Özellikle dizi, 2. sezonuyla birlikte filmin çizgisinden ayrılıyor ve filmle kıyastan kurtuluyor. Bu yüzden ikisine de ayrı yapımlar gözüyle bakıyorum. Yine de ikisi arasındaki farklılıkları merak ediyorsanız, sizi şuraya alayım; farklılıklar kabaca ve açıklamalarla çok da güzel belirtilmiş :)

Dizinin senaryosunu çok zengin buldum ben. Gerek karakterler gerekse zaman çizgileriyle senaryo zenginleştirilip odak, filmden çok farklı bir yöne doğru çevrilmiş. İlk sezonda amaç vebayı önlemek iken 2. sezonla birlikte dizinin konusu, sadece insanları değil her şeyi tehdit eden ortak bir düşmana doğru kayıyor. Zaman yolculukları çoğalıyor, zaman çizgileri karışıyor ve dizi gittikçe izlemesi daha zevkli bir yapıma dönüşüyor.

Oyuncuların performansı da, senaryosu kadar başarılı. Farklı yapımlardan tanıdığımız birçok oyuncuyu 12 Monkeys'de görmek mümkün; Fringe'in Ajan Francis'i ve Suits'in Katrina'sı, gözüme ilk çarpanlardan olmuştu. 12 Monkeys ile izleme şansını bulduğum Emily Hampshire'ın oyunculuğuna ise bayıldım. Karakterinin çatlaklığını ve zekasını o kadar güzel yansıtıyor ki ekranlara... Diziyi başroldeki ikiliden ziyade Emily Hampshire ve Kirk Acevedo için izliyorum, diyebilirim :D

Dizinin, senaryodan veya başka bir şeyden kaynaklanmayan farklı bir sürükleyiciliği var. İki günde neredeyse iki sezonu nasıl ve neden bitirdiğimi hâlâ anlayabilmiş değilim. 12 Monkeys, belki senaryosuyla belki de oyuncularıyla, bir şekilde sizi kendine çekmeyi başarıyor; dizinin etkisi ise bu iki sezonu bitirseniz bile devam ediyor.

12 Monkeys zaman yolculuğunun başarılı bir biçimde işlendiği, sürükleyici yapımlardan biri. Dizinin senaryosu, aynı adı taşıyan filminin senaryosunun zenginleştirilmiş hali gibi gözükse de aslında ikisi arasında dağlar kadar fark var. Bu yüzden, ikisinin ayrı ayrı değerlendirilmesi taraftarıyım ben. Hem filmi hem de diziyi, bilim kurgu sevenlere şiddetle öneriyorum. Filmini sevenler diziye farklı bir yapım gözüyle bakarsa, diziyi de beğeniyle izleyeceklerini düşünüyorum :)


Peaky Blinders'ı birkaç yıldır dizi sitelerinde görüyordum. Ama diziyi izlemeyi düşünmemiştim; dizinin posterleri ilgimi çekse de konusu çekememişti. İzleyecek dizi bulamayınca Peaky Blinders'a bir göz atmaya karar verdim ve diziye daha ilk bölümünde bayıldım :)

Dizi, Viktoria dönemi Birmingham'ında faaliyet gösteren Peaky Blinders çetesinin yaşadıklarından uyarlanmış bir yapım. Dizide I. Dünya Savaşı sonrası, bu çetenin büyüme zamanları anlatılıyor. Senaryo, gerçeğini tabii ki birebir yansıtmıyor; çete üyelerinden çetenin yaşadıklarına kadar birçok unsur değişime uğramış. Fakat çetenin imzası niteliğindeki giyimi aynı kalmış.

Dizinin ayrıntılı konusuna geçmeden önce, Peaky Blinders isminin nereden geldiğinden de bahsedeyim. Bununla ilgili çeşitli tartışmalar dönmüş. Bazı tarihçiler bu adın, çete üyelerinin kasketlerinin siperliğine jilet dikip kavga esnasında şapkalarıyla düşmanlarının yüzünü keserek akan kanla düşmanlarını kör etmelerinden geldiğini savunmuş; bazıları ise bunun gerçekçi olmadığını belirterek ismin, üyelerin aidiyet sembolü olan kasketlerden geldiğini söylemiş. Yine de, çetenin isminin arkasındaki hikayeler her şekilde ilginçliğini koruyor.

Senaryonun ayrıntısına inmek gerekirse... 1919'da Birmingham'da saygı gören ailelerden biri de Shelbyler, nam-ı diğer Peaky Blinders. Soygun ve at yarışıyla para kazanan bu çete, yaşadıkları yerin koruyuculuğunu da yapmakta. Ailenin reisi ve çetenin lideri Thomas Shelby, hırslı ve tehlikeli biri; fakat bir yandan da travma sonrası stres bozukluğu ile mücadele etmekte. Evin erkekleri savaştayken evi çekip çeviren, ailenin gayriresmi reisi Polly Shelby ise Shelbylerin halası ve ailenin en yaşlısı. Arthur Shelby Jr., Shelby kardeşlerin en büyüğü olsa da çetenin ve evin başındaki isim değil. John ve Finn, diğer Shelby erkekleri. John, 4 çocuğuna hem babalık hem annelik yapmaya çalışan ama bir yandan da çete işlerinde aktif rol alan biri. Finn ise ailenin en küçüğü, bu yüzden de çete işlerinden özellikle Polly tarafından korunmakta. Shelby erkeklerinin tek kız kardeşi Ada, çete işlerinin çok da içinde değil; fakat Shelby adı kendisini sıklıkla bu işlere doğru çekmekte. İşte bu aile, bir soygunda yanlış malları çalınca şehre Kraliyet Ordusu'ndan Başmüfettiş Campbell geliyor. Kayıp malları kurtarmak ve suçluları yakalamak amacıyla Birmingham'a atansa da başmüfettişin asıl amacı, çetelerden rüşvet yiyen polislerle bu çeteleri yok etmek ve kendisi işe, Peaky Blinders ile başlıyor.

Dizinin merkezinde Peaky Blinders çetesi olsa da, senaryo bununla sınırlı değil. İngiltere'de gerçekleşen dönemin politik hareketleri ve kitlesel işsizlik, senaryoya aktarılan durumlardan. Dönemin kıyafet modası ile İngiltere'nin savaş sonrası durgun atmosferi de ekranlara ustaca yansıtılıyor.

Dizinin oyuncu kadrosu oldukça zengin. Farklı yapımlardan tanıdığımız birçok oyuncuyu Peaky Blinders'da görüyoruz; Batman'in Scarecrow'u ve Harry Potter'ın Narcissa Malfoy'u, tanıdık simalardan... Bütün oyuncuları beğenerek izliyorum ama özellikle Cillian Murphy ve Paul Anderson'ın performansları müthiş.

Bölümlerde kullanılan şarkıları da çok sevdim. Şarkılar, diziden bağımsız olarak dinlendiğinde de zaten harika parçalar... Bir de dizinin o karanlık havasına, Shelbylerin hareketli yaşamına, yürütülen gizli kapaklı ve şiddet dolu işlere çok güzel uyuyor. Nasıl her bir kıyafetin, her bir mekanın döneme uygunluğunun en ince ayrıntısına kadar planlanması bize görsel ziyafet olanağı tanıyorsa; dizide kullanılan kaliteli müzikler de tam bir işitsel şölen sunuyor.

Güçlü oyuncu kadrosu, bol aksiyonlu senaryosu, döneme uygun kostüm ve dekor seçimleriyle Peaky Blinders'ı büyük bir zevkle izledim, izliyorum. Diziyi başta dönem dizilerini sevenlere tavsiye ediyorum. Ama herkesin Peaky Blinders'da bir şeyler bulacağından ve bu nedenle diziyi bir çırpıda izleyeceğinden kuşkum yok ^_^


Temmuz başlarında bir başka dönem dizisi olan Mad Men'e başlamıştım. Aslında diziyi çok önceleri duymuştum, fakat nedense başlamamıştım. Bu sefer, izleyecek dizim kalmadığından Mad Men'e bir göz atmak istedim ve ilk sezonu tek oturuşta bitirdim.

Dizi, 1960'ların New York'unda geçiyor. Sterling Cooper reklam ajansında kreatif direktörlük yapan Don Draper adında bir adamın hayatı, dizinin merkezini oluşturuyor. Don Draper tüketici mantığını çözmüş, reklamlar için ürettiği fikirleri müşterileri olan firmalara onlar istemese bile satabilen, işinde son derece başarılı, zeki ve yaratıcı birisi; aynı zamanda evli ve iki çocuk babası... Mükemmel bir hayatı olsa da kendisi nadiren mutlu görünüyor. Dizi boyunca Don'un gerek iş gerekse özel hayatı dizinin odak noktası olsa da, sırlarla dolu geçmişi de ara ara kendini gösteriyor. Aynı zamanda Don'un çalıştığı firmadaki personellerin hayatı ve reklamların oluşturulma süreçleri de dizide işleniyor.

Senaryo, altmışları çok iyi yansıtıyor; erkekler egemen iş hayatında kadınlara uygulanan cinsel taciz ve ayrımcılık, siyahilere yapılan ırkçılık, su gibi tüketilen içkiler, biri sönmeden diğeri yakılan sigaralar... Her bölümde görülen bu durum ögeleri dışında, arka planda Kennedy-Nixon seçimi veya 1962 uçak kazası gibi dönemin önemli olaylarına da yer veriliyor.

Moda ve tasarım konusunda bir dönem Mad Men rüzgarı esmişti. Dönemin dekorasyon ve kıyafet modasının retro dokunuşlarıyla, hayatlarına biraz altmışlar katmak isteyenler Mad Men'i izlemiş ve incelemişti. Ama ben, bundan ziyade dizinin altmışların stilini ekranlara nasıl yansıttığından bahsetmek istiyorum. Dekordan sorumlu Ellen Freund dizide kullanılan aksesuarlardan eşyalara her bir parçayı büyük bir özenle arayıp buluyormuş. Çoğunu, sahiplerinin sattığı alışveriş sitelerinden veya arkadaş ve tanıdıklardan alsa da bazıları için açık artırmalara gidiyormuş. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgiyi şurada bulabilirsiniz :) Ellen Freund ile yapılan o röportajda da görüldüğü gibi, izleyicileri altmışlar atmosferine götürebilmek için çok büyük uğraşlar verdikleri ortada...

Bunun dışında, dizinin tüketim psikolojisini de çok iyi yakaladıklarını düşünüyorum. Geçen senelerde okulda tüketici psikolojisi dersini almıştım; reklamlarda kullanılan tekniklerden satın alma isteğinin oluşturulmasına kadar sektörde kullanılan birçok yöntemi şaşkınlıkla karşılamış ve öğrenmiştim. Keşke diziyi, dersi aldığım o dönemde izlemeye başlasaydım diyorum; derste öğrendiğim çoğu bilginin uygulaması Mad Men'de yapılıyordu çünkü. Dizideki tüketicinin isteği, malı pazarlamada kullanılan taktikler, reklam afişlerindeki görsellerin ayrıntıları ve sloganlar gibi birçok öge gerçeğe son derece uygundu. Psikoloji kısmı benden geçer puan alan dizide, 60'lardaki gerçek reklamlara ve bunların oluşma süreçlerine de yer veriliyor. Dizinin bu kadar çok ödül almasına şaşmamak gerek; insan Mad Men'i izlerken kendisini altmışların Amerika'sında kolaylıkla bulabilir.

Mad Men, senaryo ve dekor kadar oyuncu performansıyla da göz dolduruyor. Jon Hamm ve Christina Hendricks'in oyunculuğuna zaten bayılıyorum. January Jones'un da karakterine başarıyla hayat verdiğini düşünüyorum. Elisabeth Moss ise Peggy'nin karakter gelişimini mükemmel bir biçimde ekranlara yansıtmayı başarıyor.

Mad Men gerek oyuncuları gerekse senaryosuyla muazzam bir yapım. Diziden, herkesin kendine bir şeyler bulabileceğini düşünüyorum; bu yüzden de diziyi herkese tavsiye ediyorum :)


Salem'e Fringe'i bilmem kaçıncı kere izlediğim geçen haftalarda başlamıştım. Fringe'in Ajan Lee'si Seth Gabel'ı başka yapımlarda görmek istemiştim. Yani diziye başlama nedenim, dizinin konusundan çok Seth Gabel'dı :D

Salem, 17. yüzyıl sonlarındaki Massachusetts'teki cadı mahkemelerini konu edinen bir yapım. Dizinin odağında ise Salem kasabasında yaşayan ve geçmişte yapmak zorunda olduğu bir eylem yüzünden kendini büyücülüğün içinde bulan Mary Sibley var.

Dizinin senaryosu, tarihi Salem cadı mahkemelerinden esinlenilerek hazırlanmış. Yani dizideki olaylar, tarihi birebir yansıtmıyor; fakat gerçek olaylardan besleniyor. Fakat dizide bazı tarihi kişilere rastlamak mümkün. Örneğin, Salem cadı mahkemelerinin en büyük destekçilerinden Cotton Mather'ı dizide görüyoruz ki kendisini, diziyi izleme sebebim olan Seth Gabel canlandırıyor :)

Dizinin henüz birkaç bölümünü izledim, senaryo fena değil gibi... Öyle çok aman aman bir kurgu yok; ama merak uyandırmayı ve korkutmayı başarıyor. Özellikle ilk bölümü çok korkutucu bulmuştum. Gerçi bunda, korku ögelerinin bu kadar güçlü olacağını beklemememin de etkisi var; bu yönüyle dizi, beni hazırlıksız yakalamıştı. İlk bölümden sonra dizinin temposunu kavradığım için sonraki bölümler ilki kadar korkutucu gelmedi. Hatta korkuyu tam dozunda buldum; uyutmayacak kadar değil, birkaç saatliğine uyku kaçıracak düzeyde bir korkutuculuğu var dizinin. Her bölümde saklı bir gerilim de var ve bu, her an açığa çıkacakmış gibi duruyor. Ayrıca, dizinin o karanlık atmosferinin verdiği diken üstündelik hissini de gerçekten çok seviyorum ^_^

Oyuncuların çoğunu daha önce bir başka yapımda görmemiştim;sadece, Peaky Blinders'dan tanıdığım Iddo Goldberg'i biliyorum. Performansına hayran kaldığım bir tek Seth Gabel var; diğerlerinin oyunculuğu hakkında bir şeyler söylemem için henüz erken. En azından ilk sezonu bitirip öyle yorum yapmak istiyorum.

Cadı mahkemeleri gibi konularla ilgiliyseniz Salem'ı izleyin, derim veya benim gibi Seth Gabel'ı başka bir yapımda görmenin nasıl olacağını merak ediyorsanız... Bir de diziye başlamadan önce beklentinizi düşük tutmanızı öneririm.

post signature

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...