film yorumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film yorumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
, , , , , , , , , , , , , ,

Yorum: Dune: Part One (2021)

Tür: Aksiyon, Bilim Kurgu, Dram, Macera
IMDb Puanı: 8,3 (177.229 oy)
Türkçe Adı: Dune: Çöl Gezegeni
Yönetmen: Denis Villeneuve
Oyuncular: Timothée Chalamet, Rebecca Ferguson, Oscar Isaac, Josh Brolin, Stellan Skarsgård...
Vizyon Tarihi: 22 Ekim 2021
Süre: 155 dk.

Uzak bir gelecekte geçen "Dune", ailesi çöl gezegeni Arrakis'in kontrolüne sahip olan Paul Atreides'in hikayesini anlatıyor. Galaksinin farklı noktalarındaki gezegenler, rakip feodal aileler tarafından yönetilmektedir. Çok değerli bir kaynağın tek üreticisi olan çöl gezegeni Arrakis'in kontrolü asil aileler arasında son derece talep görmektedir. "Baharat" adı verilen bu kaynak, yüksek bilinç ve uzun bir yaşam süresi sunarken, beraberinde çok ciddi yan etkileri de getirmektedir. Ayrıca yıldızlararası yollarda gezinmeye yardımcı olan kaynak da bu "baharat"tır. Bu kaynağı elde etmek isteyen feodal rakiplerden Harkonnen ailesi tarafından Paul ve ailesine tuzak kurulur. Bu tuzağın sonucunda Paul'un ailesi darmadağın olarak firari hale gelir. Paul, ailesinin Arrakis kontrolünü yeniden kazanması için bir isyan başlatırken, tüm evrenin seyrini değiştirebilme ihtimalini yakalayacaktır.

Dune'u okuyalı bayağı oluyor. Her şeyine hayran kaldığım, şaheser niteliğindeki bu seriyi yine de geç keşfettiğimi düşünüyorum. Filminin çıkacağı haberini duyunca ise çok sevinmiştim. Frank Herbert'ün kurgusunu ekrana nasıl aktaracaklarını çok merak ediyordum. Nitekim sonunda o an geldi; ertelemelerin, uzun uğraşların sonucunda Dune vizyona girdi. Ben de çok beklemeden filmi izlemeye koştum 😏 

İncelemeye geçmeden önce yazının spoiler içerebileceğini belirteyim. Aslında olabildiğince muğlak olmaya çalıştım. Ama benim spoiler saymadığımı bir başkası spoiler olarak görebilir veya kitabı okumamış ancak filmi izlemiş olan kesim kitapla ilgili spoiler yiyebilir, diye ben yine de yazının başında ufak bir uyarıda bulunayım 💁 

Şu filmden en büyük beklentim, Dune evrenini kitaba olabildiğince sadık bir biçimde ekrana yansıtmalarıydı. Bunun için filmi ikiye bölmeleri yerinde bir karar olmuş. Zira hanedanları, teknolojik gelişmeleri, ırkları, dinleri, dilleri, kültürleri, kısacası Dune'u Dune yapan her ögeyi sayfalardan beyaz perdeye ustaca dönüştürdüklerini düşünüyorum. Binlerce yıl ötedeki gelecek günümüzden fazla koparılmadan, günümüze yabancılaştırılmadan, Frank Herbert'ün kurgularken kurduğu o denge bozulmadan aktarılmış. Film, sırf binlerce yıl gelecekte geçiyor diye ağır teknolojiye de boğulmamış; Dune'un o mistik yönü incelikle korunmuş. Dune'un atmosferini izleyicilere mükemmele yakın derecede sunduğu için film ekibini ayakta alkışlıyorum 👏 

Kitabın kurgusuyla filmin senaryosu kıyaslandığında, Dune evreninin izleyiciyi yutmaması için bazı noktaların atlandığı veya değiştirildiği görülüyor. Mesela kitabın politik yönüne filmde detaylıca yer verilmemiş; hanedanlar ve topluluklar ana hatlarıyla, hikayedeki rollerinin bazında gösterilmiş. Dune'daki zengin olay örgüsü ise biraz kırpılarak film için daha ana karakter odaklı bir senaryo yazılmış. Aynı şekilde, bazı karakterler de ya filmden tamamen çıkarılmış ya da yüzeysel olarak işlenmiş. Ancak Paul ve Jessica için durum farklı. Paul ve Jessica'nın üzerine düşüldüğünü, hatta filmin Paul ve Jessica'nın etrafında şekillendirildiğini rahatlıkla söyleyebilirim. 

Efsanevi oyuncu kadrosuyla beni heyecanlandıran Dune'un oyuncu seçimlerini başarılı buldum. Başta, Oscar Isaac'in Dük Leto için fazla kaba duracağını düşünmüştüm. Bu konuda beni yanıltmalarına sevindim. Stellan Skarsgård'ın Baron Harkonnen olarak bu kadar az replikle böylesine bir etki bırakması ise inanılmaz 😲 Rebecca Ferguson'ın oyunculuğuna da bayıldım. Jessica'nın yapmak zorunda kaldığı seçimlerin zorluğunu, karar verme aşamasında sergilediği duygu yüklü oyunculuğu ile çok güzel gösteriyor. Timothée Chalamet'yi Paul Atreides olarak izlemek keyifliydi. Kendisinin ismini koymakta zorlandığım, tam olarak ifade edemediğim bir havası var. Hem çocuksu hem de ağırbaşlı, feminenliği ile maskülenliğini çarpıştırmaktan kaçınmayan, albenisi yüksek biri. O nedenle, karmaşık ve derinlikli bir karakter olan Paul Atreides'i canlandırması için başka bir ismi düşünemiyorum. Zendaya'nın filmde pek yer almasa da fragmanda fazlasıyla öne çıkmasına ise açıkçası biraz şaşırdım. Fragmandan hareketle Chani'ye ağırlık verileceğini sanmıştım. O noktada biraz ters köşe yapmışlar gibi geldi. Sonuçta Chani'nin Dune'daki önemi belli. Buna, filmin açılışını Chani ile yaparak dikkat çekildiğini düşünüyorum. Kendisini ikinci filmde bolca göreceğimizden de kuşkum yok. 

Film müzikal açıdan incelendiğinde bir ziyafet vaat etmiyor gibi görünüyor. Zira filmin soundtrackı tek başına ele alındığında pek bir şeye benzemiyor. Hayal kırıklığı bile yaratabilecek olan bu albüm, ancak Dune içinde var olabiliyor. Çünkü insanı minicik hissettiren kurgusal mimarisi, nefes kesen manzara görüntüleri, ilgi çekici kostümleri gibi görsel ögeler nasıl ki Dune'u oluşturuyorsa; albümdeki her bir eser de Dune'un bir parçası. Film izlendiğinde seslerin, kullanılan parçaların Dune için hayati öneme sahip olduğu görülüyor. Hatta bence, görsellik kadar sesleri kullanımıyla da öne çıkan bir yapım olmuş Dune. Paul'ün ve Bene Gesseritlerin "ses"i kullandığı sahnelerdeki o sessizlik ve ardından duyulan kuvvetli bas tonu, izleyiciyi ekrana kitliyor. Baron Harkonnen'ın hareket ettiği sırada kullanılan melodiler, Baron'un ihtişamını ve ne kadar tehlikeli bir varlık olduğunu sergiliyor. Bu gibi kısımlarda parçaların doğru kullanımı tüyleri diken diken ediyor. 

Dune filmi, anlatmaktan çok göstermek üzerine kurulu bir yapım; görsellerin ve seslerin uygun kullanımı ile izleyicisine muazzam bir deneyim sunuyor. Aynı zamanda Frank Herbert'ün Dune'unun da incelikle aktarıldığı görülüyor. Her ne kadar bu, ufak değişiklikler yapılarak gerçekleştirilse de tüm bu değişiklikler yapılmadan bir Dune çekilebilir miydi, emin değilim... O yüzden Dune'u başarılı bir uyarlama ve nefis bir film olarak nitelendiriyorum. Kitabın okurları hayal kırıklığına uğramayacaklardır. Dune evrenini bilmeyen izleyicilerin ise filmden aynı tadı alacaklarını sanmam. Tavsiyem, önce kitabı okumaları yönünde olacak. Yine de filme klasik bir bilim kurgu filmi gözüyle bakmazlarsa daha çok keyif alacaklarını düşünüyorum. 




post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , , , , , ,

Yorum: Call Me by Your Name (2017)

Tür: Dram, Romantik
IMDb Puanı: 7,9 (137.070 oy)
Türkçe Adı: Beni Adınla Çağır
Yönetmen: Luca Guadagnino
Oyuncular: Armie Hammer, Timothée Chalamet, Michael Stuhlbarg, Amira Casar, Esther Garrel...
Vizyon Tarihi: 23 Şubat 2018
Süre: 132 dk.
1983 yazında, İtalya’nın kuzeyinde 17 yaşındaki Amerikalı Elio Perlman günlerini, ailesinin 17 yüzyıldan kalma villasında geçirmektedir. Miskince notaların kopyasını çıkarıp, arkadaşı Marzia ile flörtleşmektedir. Bir gün, doktora tezi üzerinde çalışan 24 yaşındaki Oliver, Greko-Roman kültür alanında çalışan Elio’nun babasına yardım etmek için yanlarına gelir. Elio ve Oliver kısa bir süre içinde bu yazın, hayatlarını sonsuza dek değiştireceğini fark ederler.
Yıllar sonra, bir film yorumu yazmaya girişiyorum. Aslında gerçekleştirdiğim bu eylem bile, filmin beni ne derecede etkilediğine dair ipucu veriyor olmalı. Filmi ilk izleyişimin üstünden 24 saat bile geçmeden, klavyenin başına geçtim; yorumu sıcağı sıcağına yazmak istedim. Bu konuda bir tercihimin olduğunu da pek sanmıyorum; zira aklımdakileri yazmazsam, birileriyle paylaşmazsam duygu yoğunluğundan patlayacakmışım gibi geliyor.

Filmi bir süredir biliyor olduğumla başlayayım, o zaman... Yanılmıyorsam geçen sene, filmi ilk duyduğum zamanlardı. Filmin adını her yerde, herkesten o kadar çok duymuştum ki filmi araştıracak kadar merak edemeden filmden soğumuştum. Daha sonra kitabından haberim oldu ve arkadaşlarımın bazılarının birkaç kez bahsetmesi dışında, 15 saat öncesine kadar bu filmle bir daha karşılaşmadım. İzleyecek film arayışındayken Call Me by Your Name'e denk geldim ve filmin neden olduğu bütün o furyayı aklımdan çıkarıp filmi biraz inceledim; kitabını okumayı sonraya bırakıp filmi izlemeye karar verdim.

Call Me by Your Name'den uzak durmamın en büyük nedeni, karakterlerin tanıtımlarda lanse ettirilen ilişkisiydi. Birkaç kişi dışında -hemen hemen herkesten ve her yerden- kitabı ve filmi eşcinsellik vurgusuyla yan yana gördüm, duydum. Özellikle son birkaç yıldır LGBTI+'ın ekranlarda fazlasıyla kullanıldığını görüyoruz. "Kullanıldığını" diyorum; çünkü bu konuyu odağa koymadan, reklamını bunun üzerinden yapmadan işleyen yapımların sayısı ne yazık ki çok az... LGBTI+ hareketlerinin son zamanlarda kazandığı ivmeden yaralanıp bunun çeşitli çalışmalara alet edilmesine sıcak bakamıyorum. LGBTI+ konularının tanıtımlara koyulmasına, bu sıfatlar üzerinden bazı tanımlamaların yapılmasına gerek olmamalı. Demek istediğim, "yaşanılan ilişki" ile "eşcinsellerin yaşadığı ilişki" arasında bir fark göremiyorum ben; ikisi de sevgi, ikisi de aşk. Fakat sanırım bu konuya ilgi ve dikkat çekip kabulünü kolaylaştırmak, biraz da yapımı satmak için bu tarz çalışmalarda bulunmak gerekiyor çünkü dünyaca, henüz o noktaya ulaşabildiğimizi sanmıyorum.

Filme yakından bakınca, ilişkiye yaptığı vurgunun cinsel yönelimden ziyade ilişkinin içeriğine dair olduğunu gördüm. Call Me by Your Name'in en sevdiğim yanlarından biri de işte, bu... İki bireyin arasındaki aşk, o saflık ve sıcaklık o kadar güzel işlenmiş ki... Call Me by Your Name aşkın cinsel kimliklerden, cinsel yönelimlerden sıyrılıp aşkın varlığına, aşkın kendisine dayalı müthiş bir bakış açısına sahip. Bu arada, ben Elio ve Oliver'ın arasındaki çekime "aşk" diye bir etiket koyuyorum ama aslında bu, tanımlanamayacak kadar kuvvetli ve değerli bir şey. Nitekim bu gerçek de filmde sıklıkla gösteriliyor, hatırlatılıyor.

Aşkın nasıl işlendiği kadar, ona hayat veren oyunculara ve performanslarına da bayıldım. Bunu, oyuncular heteroseksüel oldukları halde LGBTI+ karakterlerini canlandırdıkları için söylemiyorum; karakterlerin hissettiklerini böylesine bir tutkuyla ekrana yansıtıp yaşadıkları şeyi bana da, ta içime kadar hissettirdikleri için söylüyorum. Aralarındaki kimya tek kelimeyle mu-az-zam! Filmi izledikten sonra Timothée Chalamet ve Armie Hammer'ın konuk olduğu çeşitli programları, röportajları da izledim; henüz çıkamadığım ve kim bilir ne zaman çıkacağım Tumblr batağından hiç bahsetmiyorum bile... Bu kimyanın, en az oynadıkları karakterlerinki kadar güçlü bir dostluktan kaynaklandığını görünce filmi bir kez daha, ama bu sefer ayrıntılara dikkat ederek, izlemek istedim ve izledim.

Çekimlerindeki derinlikleri görmek ve yönetmenin ufacık bir harekete yüklediği anlamı, senaryoya gizlenen metaforları yakalamak için filmi en az bir kez daha seyretmenizi tavsiye ederim. İlk izleyişimde, olaylara doğrudan girildiği için, başlangıçta kafam biraz karışmıştı. Karakterleri tanıyıp niyetlerini anlayınca, olayların geçtiği mekanlara da aşina olunca ekrana yansıtılan o sahnelerin sadeliklerinin, doğallıklarının değerini bilmek kolaylaştı; tüm senaryoya yayılmış o ince detayları görmek ise acayip keyifliydi.

Moscazzano, Crema ya da Bergamo'nun yaşadığım şehirle- hatta ilçeyle- benzerliği sarsıcıydı; evlerin mimari yapısı, arnavut kaldırımlı yolları, iklimi, o şehirlerin her bir ayrıntısı sanki tüm bunlar doğup büyüdüğüm yerlerin birkaç sokak ötesinde gerçekleşiyormuş gibi hissettirdi bana. Çekimlerin yapıldığı mekanlar, on yıl kadar önce her yaz ailecek gittiğimiz Ege kıyılarındaki yazlıklarla dolu o beldeyi de anımsattı biraz. Tatilin kitaplarla, öğlen uykularıyla, sohbetlerle geçtiği o atmosferin ve teknoloji yoksunu dekorasyonun beni -doksanlı yıllarda doğmuş olsam da- her şeyin daha basit, daha iyi olduğu o zamanlara; Elio'nunki gibi geçirdiğim yaz tatillerime ve çocukluğuma götürerek hissettirdiği nostalji de cabası... Filmde çekimlerin yapıldığı meydanlara, konutlara, bağlara, bahçelere; açık ve kapalı bütün mekanlara hayran kaldığımı da açıkça söylemeden geçemeyeceğim.

Call Me by Your Name, kuşkusuz bu sene izlediğim en iyi filmdi. Duyguların işlenişi o kadar yoğun, o kadar yalın ki... Aşkın bencilliğine, neden olduğu veya barındırdığı dramalara yer vermekten ziyade acısıyla, mutluluğuyla, her şeyiyle aşkın mevcudiyetine odaklanılması ise filmi daha da samimi, sahici ve son derece saf kılıyor. Sarsıcı senaryosu kadar usta oyuncuları, oyunculukları ile de gönlüme taht kuran ve etkisini uzunca bir süre hissedeceğimi düşündüğüm ender yapımlardan biri. Filmin yaş sınırının olduğunu da hatırlatıp izleyeceklere iyi seyirler diliyorum. Ben ise filmi bir kere daha izleyecek gücü şimdilik kendimde bulamıyorum; zira güç, üzüntü, şefkat dolu bu sahneleri izlemeyi gönlüm tekrar kaldırabilir mi, emin değilim...


post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , , , , , ,

Yorum: Ex Machina (2015)

Tür: Bilim Kurgu, Dram, Gizem
IMDb Puanı: 7,7 (176.510 oy)
Türkçe Adı: -
Yönetmen: Alex Garland
Oyuncular: Domhnall Gleeson, Alicia Vikander, Oscar Isaac, Corey Johnson, Sonoya Mizuno...
Vizyon Tarihi: 21 Ocak 2015 (Birleşik Krallık)
Süre: 108 dk.
Henüz 26 yaşındaki Caleb, sadece Silikon Vadisi'nin değil dünyanın da en önemli teknoloji şirketinde yazılım uzmanı olarak çalışmaktadır. Şirketin gizemli CEO’su Nathan ise hem şirketten hem insanlardan uzakta, özel bir dağ evinde yaşamaktadır. Caleb, düzenlenen bir yarışmada, Nathan'ın dağ evinde 1 haftalık bir 'ödül' kazanır. Fakat içine çekileceği deneyden habersizdir. 'Ava' adında güzel bir robot kızın bedeninde, dünyanın ilk gerçek yapay zekası Caleb'i beklemektedir.
Ex Machina'yı çok önceden fark etmiştim, aslında; ama IMDb puanını düşük bulduğum için izlememiştim. Kaçtır hep izleyeceğim diyordum, vazgeçiyordum; filmi dolsun diye bırakıp unutmalar, aldığı düşük puanı görüp son anda izlemekten vazgeçmeler filan... Ama geçenlerde bir baktım filmin puanı almış başını gitmiş. Merakıma yenilip filmi açtım ve bayağı şaşırdım. Film, her yönüyle beklediğimden kat be kat iyiydi.

Uzun zamandır efektler yerine fikirlerin öne çıkarıldığı bir bilim kurgu izlememiştim. İzlediğim son bilim kurgular genelde uzay ve zamanda yolculuk gibi konuları işleyen görsel zenginliğin göze çarptığı filmlerdi. Ex Machina ise Ava'nın robotik bedeni dışında bir efektin sunulmadığı fakat senaryoda işlenen konuyu başarılı bir şekilde irdeleyen türde bir filmdi. Filmin senaryosu yapay zeka üzerine kurulu; yapay zekanın oluşumunu, getirdiği etik ve ahlaki sorunlarla destekleyip seyirciyi de bu tartışmanın içine çekmesi, filmi böylesine zevkle izlememi sağlayan başlıca etmendi. Bu yüzden, bu incelemede filmin tartıştığı konulara biraz daha fazla ağırlık vereceğimi belirtmeliyim.

Ama, tartışmaya geçmeden önce film hakkındaki düşüncelerimden bahsedeyim biraz :) Senaryosu beynimi yakan filmlerde, bir yerden sonra hayal gücüm direksiyonu devralıyor ve akıl almaz senaryolar üretmeye başlıyor. İşte filmde öyle bir nokta geliyor ki, her şeyden ve herkesten şüphelenmeye başlıyorum; senaristin ters köşe yapacağını düşünen beynim, hayal gücümü devreye sokup şoku en az hasarla atlatmamı sağlıyor :D Ex Machina'da da böyle oldu; bir anda her şeyden şüphelenmeye başladım. Karakterlerin, özellikle de bir karakterin şimdiye kadar ekrana yansıtıldığı gibi olmama ihtimali geldi aklıma ve zihnim akabinde şu iki soruyu oluşturdu: Ya o karakter aslında göründüğü gibi değilse ve böyle olduğunu aslında o da bilmiyorsa; ilerleyen senaryoyla, izleyicilerle birlikte bunu fark ediyorsa? Spoiler olmaması böyle biraz karmaşık anlatıyorum ve ayrıntı veremiyorum ama filmi izleyenler bu kişiyi ve neden böyle düşündüğümü tahmin edecektir :) Ben kendimi bu şoka hazırlarken asıl olaya dikkat etmedim ve senaryonun şaşırtıcılığı beni hiç beklemediğim bir anda yakaladı.  Filmin o şaşırtıcı sonu yok muydu... Ben hala ya öyleyse diye düşünürken filmin sonuna doğru öyle şeyler yaşandı ki, şaşkınlıktan beynim itiraz edecek zamanı bile bulamadı. Gerçi, bu biraz da benim naifliğim olsa gerek; film bittikten sonra üzerinde düşününce bu sonunun en uygunu ve bekleneni olduğunu kavradım.

Oyuncular da oldukça başarılıydı. Filmin oyuncu kadrosuna bakıldığında ne kadar az oyuncunun olduğunu görebilirsiniz. Olanlara düşen beceri ve sorumluluğun oldukça fazla olduğunu da görmenizi istiyorum. Koca bir film genel olarak 3 oyuncu üzerinden gidiyor ve o 108 dakika boyunca oyunculuklarını konuşturup aynı zamanda seyircinin dikkatini de kendileri üzerinde tutmaları gerek. Ben özellikle, Harry Potter'ın Bill Weasley'si Domhnall Gleeson'a bayıldım. Bir saç kesimi bir insanı bu kadar mı değiştirir... Onun dışında mimikleri, beden dili, oyunculuk yeteneği, kısacası her şeyiyle müthişti kendisi. Rolünün hakkını fazlasıyla verdiğini düşünüyorum.

Sonraki iki paragrafta yapay zeka ve getirdiği sorulara, filmi baz alarak değineceğim için Ex Machina'yı henüz izlemediyseniz, bu kısımlar sizin için spoiler içeriyor demektir. Sıradaki paragrafları atlayıp yoruma son paragraf ile noktayı koyabilirsiniz :)

Film, yapay zekayı her yönüyle ve mükemmel bir biçimde işliyor. Ekrana işin sadece teknik boyutunu göstermekle kalmamışlar, beraberinde getirdiği sorunları da yansıtmayı başarmışlar. Yapay zekayı nasıl icat ettiğini, filmdeki mucidinden kısaca dinliyoruz ve şunu söyleyebilirim ki arama motorunu kullanarak bir yapay zeka icat etme fikrini gerçekten yaratıcı buldum. Olurunu bilmiyorum, o konuda derin bilgilere de sahip değilim. Ama fikir olarak bana mantıklı geldi ki zaten düşününce, çoğumuzun yaptığı da arama motorlarının yaptığıyla aynı değil mi? Arama motorları yazılan sözcüğü sanal ortamda arayıp bulurken bizler günlük hayatta yaptığımız eylemlerde aradığımız minik ipuçlarına dayanarak kararlar veriyoruz, eyleme geçiyoruz. En basitinden bir karar verirken bile seçenekleri amacımıza ve isteğimize göre bir tür aramadan geçiriyoruz. Yani aslında düşününce, ortaya atılan bu fikir oldukça mantıklı ve bir bilim kurgunun en azından düşüncede mantığa oturması gerektiğini düşündüğümden Ex Machina bu konuda sınıfı geçmeyi başarıyor.

Yapay zekanın icadı çığır açan bir buluş; insanın yaşamını çok kolaylaştıracağı da bariz. Fakat en temel sorun şu; icat edilen bu "makineler" hangi sınıflamaya ait olacaklar? Filmde Ava'nın yapay zeka tanımına birebir uyan bir makine olduğu söyleniyor. Buna ilaveten, bir hafızaya sahip olduğundan da bahsediliyor; bu da anılarını depolayabilmesi demek. İşte, işler burada biraz karışıyor; çünkü anılar, bir insanın var olduğunu ispatlayan delillerden en önemlisi. Bir makine bile olsa, bu düzeyde bir bilişsel donanıma sahip olan her şey anıları olduğu zaman var olduğunun bilincinde olacaktır. Bu durumda Ava, nedir? Herhangi bir makine olmadığı aşikar; fakat bir insan da değil. Bir bilince sahip mi? Sahipse, bu seviyede bir yapay zekanın varlığı yeni kanunlar gerektirmiyor mu? Aksi takdirde senaryoda bahsedildiği gibi Ava'nın Turing Testi'ni geçemediği durumda hafızasının silinme işlemi ve bedeninin parçalara ayrılması, bilincinin olduğunu düşünen bir varlık için cinayet sayılmaz mı? Onu icat ettikten sonra mucidi, onun üzerinde değişimine neden olacak herhangi bir hakka sahip olabilir mi? Ve de en önemlisi de böyle bir varlığın bilincinin olması vicdan, empati ve ahlaka sahip olduğunu gösterir mi? Bilişim Çağı'nın Frankenstein'ı olarak gördüğüm Ava'nın bunlara sahip olmadığı; aksine bunları amacına ulaşmak için manipülasyonda kullandığı, filmin son sahnesinde görülüyor. Ava'nın bu, birçoğu insan üstü olarak sınıflandırılabilecek becerilere sahip olduğunun bilincinde olduğunu bildiğimize ve bir makine olarak sorunun çözümü için erişebildiği her kaynağı vicdan, ahlak gibi insanlara özgü kavramlara sahip olmadığı için bunları dert etmeden kullandığını gördüğümüze göre; karşı karşıya kaldığı sonraki sorunlarda yaptıklarının sorumluluğu kimin üstüne olacaktır?

Ex Machina yapay zekayı ahlak, vicdan, empati gibi kavramlarla irdeleyip Turing Testi'ni farklı bir açıdan görmemize olanak sağlıyor. Turing Testi'nde istendiği gibi Ava'nın Caleb'ı insan olduğuna, bir bilince sahip olduğuna inandırması gerekiyor fakat inandırması, bir bilince sahip olduğunu gösterir mi? Yoksa yaptığı şey sadece testi geçmek için insanüstü becerileriyle insanları gözlemleyip taklit etmek, kandırmak ve manipüle etmek midir? Buna izleyip de siz karar verin zira ben tek izlemede karar verebilmiş değilim ^_^


post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , , , , , ,

Yorum: The Hobbit: The Battle of the Five Armies (2014)

Tür: Fantastik, Macera
IMDb Puanı: 7,9 (95.647 oy)
Türkçe Adı: Hobbit: Beş Ordunun Savaşı
Yönetmen: Peter Jackson
Oyuncular: Ian McKellen, Martin Freeman, Richard Armitage, Orlando Bloom, Luke Evans...
Vizyon Tarihi: 17 Aralık 2014
Süre: 144 dk.
The Hobbit üçlemesinin son bölümü olan üçüncü filmde, Bilbo Baggins, Thorin Meşekalkan ve Cüceler Bölüğü’nün maceraları sona eriyor. Ejderha Smaug ile karşı karşıya geldikten ve günahkar Hobbit Gollum'dan meşhur güç yüzüğünü aldıktan sonra sağ salim eve ulaşıncaya kadar Bilbo'yu halen daha onlarca yeni serüven bekliyor.

Yurtlarına tekrar kavuşan Erebor Cüceleri, Ejderha Smaug'u Göl Kasabası'nın masum yerlileri üzerine saldıkları gerçeğiyle yüzleşmek zorundadırlar. Thorin Meşekalkan ise Arkentaşı'nı ararken önemli değerlerden ödün vermiştir. Thorin'e yardımcı olamayan Bilbo tehlikeli bir seçim yapmanın eşiğine gelir. Bu esnada Lord Sauron planladığı gizli Yalnız Dağ saldırısı için dört Ork bölüğü göndermiştir. Şimdi Cüce, Elf ve İnsanların önünde iki seçenek vardır: Ya birleşip birlikte savaşacaklar ya da hep beraber yok olacaklardır. Beş ordu toplanıp savaşa girmeye hazırlanırken Bilbo hem kendi hayatı hem de arkadaşlarını kurtarmak için savaşmak durumunda kalacaktır.
Gerek şu anki ders yoğunluğumdan gerekse filmin etkisinden dolayı filmin yorumunu anca yazabildim. Aslında, içten içe yazmak da istemiyordum zira şu yazıyı yazmaya başlayana kadar Hobbit'in gerçekten de bittiğini idrak edememiştim. Şimdi anlıyorum ki önümüzdeki aralık ayında, son üç senedir yaşadığım heyecanı yaşayamayacağım; hatta böyle bir heyecanı bir daha hiç yaşayamayacağım.

Yoruma kötü bir havayla başladığımın farkındayım. The Hobbit: The Battle of the Five Armies, Orta Dünya'ya bir nevi veda niteliği taşıdığı için yazının devamı da bu şekilde olacaktır diye düşünüyorum. Yine de moralimi elimden geldiğince yüksek tutmaya ve yazının sonunda depresyona girmemeye çalışacağım, ama bakalım :D

Gelelim film öncesi yaşadıklarıma... Filmin haftanın ortasında vizyona girmesi gibi saçma bir durumla karşılaştık bu sefer. Hatta bunu, ilk başta hata sanmıştım. Sonuçta filmler genelde cumaları vizyona girerdi, biz de ertesi günü rahatlıkla izlerdik. Neyse, biz geleneği bozmadık; hafta sonuna yakın bir zamanda, cuma günü gittik filme. Koskoca 2 gün sonra bile bilet bulmada zorlandık ki bundan önceki 2 filmde ertesi günü gitmemize rağmen rahatlıkla bilet bulmuştuk, hem de istediğimiz sıralardan. BOTFA'nın son film olayı yayıldığı için Hobbit'i bilen bilmeyen filme akın etmiştir diye düşünüyorum ben.

Genelde evde film izlemeyi tercih eden biriyim. Sinemada izlediklerim ise bende yeri ayrı olan filmlerdir. Eh, yeri bende ayrı olan filmlerin de sinema gününe kadar bütün fragmanlarını izler, sosyal medyada paylaşılan fotoğraflarını incelerim. Bu sefer bir değişiklik yaptım ve kendimi BOTFA'dan tamamen soyutladım. Paylaşılan fotoğraflara doğru düzgün bakmadan geçtim, fragmanını ise izlemedim bile. Film hakkında yazılan hiçbir şeyi de okumadım. İyi ki de okumamışım. Ne zaman ki cuma akşamı eve geldim, yazılanlara baktım ve şok oldum. Kimse filmi beğenmek zorunda değil, ama milletin hevesini kursağında bırakacak yazılar yazmak zorunda da değil. O kadar saçma, o kadar salakça yorumlar vardı ki... Bunların filmi sırf kötülemek için ya da dikkat çekmek için yazıldığını düşünüyorum. Gerçeklere dayanan, düzgün ve mantıklı eleştiriler de vardı ama bunların sayısı o kadar azdı ki... Bunu daha fazla uzatmayacağım. Sadece, -büyük bir şans eseri- hâlâ bu tarz yorumları okumamış olanlara bekleyip filmden sonra bakmalarını tavsiye ediyorum. Zaten filmi izledikten sonra yazılanların büyük bir çoğunluğunun yalan, argümanlarının da boş olduğunu anlayacaksınız bence.

Yukarıda yazdıklarımdan da anlaşılacağı üzere, filmi çok beğendim. Bunda BOTFA'nın son film olarak anılmasının, az da olsa etkisi vardır elbet. Beğenmediğim yerleri de oldu ama filmi genel olarak severek izledim ve o sinema salonundan çıkmak istemedim.

Öncelikle, söylememe gerek var mı bilmiyorum ama yazının devamının kitapla ilgili spoiler içerdiğini belirtmeliyim. Kitabın nasıl uyarlandığını sizin gidip görmenizi istediğim için filmle ilgili konularda filmden spoiler vermeden fikrimi belirttim. Ayrıca, filme gitmeden önce hem önceki 2 filmi de izledim hem de Hobbit'i tekrar okudum ^_^ Kısacası, bu sefer hazırlıklıyım :D Kendinizi -hâlâ hazırlamadıysanız- upuzun bir yoruma hazırlayın ;)

BOTFA, ikinci filmin kaldığı yerden devam ediyordu. Başlangıçta, olayları önceki filme bağlamak adına yaklaşık 10-15 dakikalık, aksiyon dolu sahnelere yer verilmişti. Bunu çok kısa buldum ben, Smaug'un ölümünün geçiştirildiğini düşünüyorum. Bu sahne 2. filmin sonuna koyulsaydı veya bu konu Peter Jackson'ın yorumuyla biraz daha genişletilseydi daha iyi olabilirdi.

Diğer iki filme kıyasla, BOTFA'da sevmediğim kısımlar çoktu. Bunlar çoğunlukla kitaba uymayan kısımlardı; bazısı da senaryoya Tauriel'in eklenmesiyle değiştirilen olaylardı. Kitabı beyaz perdeye aktarırken elbette değişiklikler yapılacak, yönetmenin yorumu katılacak -ki bunları Peter Jackson'ın gözünden izlemek her zaman bir zevktir benim için, hatta sadece o da değil ileride bir başkası da bir Orta Dünya filmi çekse onu da izlerim- ama asıl, birkaç ufak değişikliğin getirdiği büyük değişiklikler canımı sıkıyor. Tauriel de bu değişikliklerin çoğunun ana nedeni. Spoiler olmaması için doğrudan olayı anlatmayacağım ama şöyle diyeyim: Sırf Tauriel'in eklenmesiyle Kili'nin ölümü gibi önemli bir olay az da olsa değişikliğe uğramıştı. Fili'nin ölümü ise biraz da Peter Jackson'ın yorumlamasıyla yansıtıldı ekranlara. Bu ölümü de bu genç ama cesur cüceye yakıştıramadım ben. Kitapta Fili ve Kili'nin ölümü kitapta bire bir anlatılmıyor, ama nasıl olduğundan bahsediliyor. Keşke kitapta betimlenen şekilde izleseydik o sahneyi. En çok merak ettiğim sahnelerden biriydi çünkü.

Savaş sahnesi beklentilerimi karşıladı sayılır. Aslında sosyal medyada '45 dakikalık savaş sekansı' duyurularıyla beklentileri yükseltmeselerdi, bu durum beni o kadar da rahatsız etmezdi. Yine, aynı savaş sahnesinde herkesin birbirini kurtarması olayı sinemadayken gözüme batmamıştı. Kendimi filme kaptırdığım için pek dikkat edememiştim, film bittikten sonra üstünde düşününce bunun biraz da olsa yaratıcılıktan yoksun olduğunu kabul ettim. Ama bu sahne kitapta çok fazla yer kaplamıyor; Bilbo kendine geldikten sonra özet halinde geçiliyor. Yine, Peter Jackson'ın yorumladığı sahnelerden biriydi bu da. Beklentimi karşılasa da daha iyi aktarılabilirdi.

Çoğu kişi, efektlerin yapaylığından yakınmış. Hobbit, felsefi dayanakları olan bir çocuk kitabı benim gözümde. Bu efektlerin biraz göze batması gerektiğini düşünüyorum, zaten. Efektler fazla inandırıcı olsaydı veya LOTR'daki gibi teknolojiye bel bağlanmayıp gerçekçi bir yapım sunulsaydı Hobbit'in o masalsılığı çöpe gidecekti. O zaman da filmin fazla epikleştirildiği hakkında eleştiriler gelecekti, eminim. Bu yüzden, Peter Jackson'ın çok fazla efekt ve yeşil ekran kullanmasını yadırgamıyorum.

Filmde hoşuma giden, beğendiğim kısımlar ise genelde ayrıntılardı. Mesela, Richard Armitage'ın Thorin'in ejderha hastalığıyla geçirdiği değişimi çok iyi gösterdiğini düşünüyorum, kendisinin oyunculuk yeteneğine bir kez daha hayran kaldım. Aynı şekilde, Smaug'un ölümü de -daha doğrusu ölümünün beyaz ekrana yansıtılışı- beklediğimden çok iyiydi.

Filmi LOTR'a bağlayan sahneleri içimden minik çığlıklar atarak izledim :D Divan üyelerinin Dol Guldur'daki olayının birazcık gereksiz yere uzatıldığını, aynı zamanda da nefes kesen sahnelerden biri olduğunu düşünüyorum. Legolas'la Thranduil'in son konuşması da yine iki filmi çok iyi bağlayan sahnelerdendi. Fakat Tauriel'le Thranduil'in konuşması olmasa da olurdu, gerçi Tauriel'in bulunduğu çoğu sahneyi gereksiz buluyorum ben.

Bütün bu sevmediğim kısımlara rağmen filme bayıldım, Çünkü çoğunun mantıklı bir nedeni olduğunu biliyorum. Örneğin Tauriel, filmlerdeki güçlü kadın karakter eksikliğinin giderilmesi için yaratıldı veya orkların gerçekçi olmaması, Hobbit'in masalsı havasına yorulabilir. Bu yüzden de göze batan birkaç sahne dışındakilere fazla takılmadım, geyik yapıp geçtim.

Şimdi heyecanla, filmin çıkarılan sahnelerin bulunduğu genişletilmiş versiyonunu bekliyorum. Zira filmin bütünlüğünün daha iyi görülebileceğini, yapılan olumsuz eleştirilerin de extended version ile azalacağını düşünüyorum. The Hobbit: The Battle of the Five Armies ile Orta Dünya kapılarını beyaz perde için kapayabilirim, ama benim için Orta Dünya kapıları hiçbir zaman kapanmayacak. Biraz da bu yüzden veda edemiyorum, etmeyeceğim. Kitaplığımda Tolkien, aklımda Orta Dünya'nın olması bana yeter :)


post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , , , , , , ,

Yorum: Maleficent (2014)

Tür: Aksiyon, Fantastik, Macera
IMDb Puanı: 7,2 (128.512 oy)
Türkçe Adı: Malefiz
Yönetmen: Robert Stromberg
Oyuncular: Angelina Jolie, Elle Fanning, Sharlto Copley, Sam Riley, Imelda Staunton...
Vizyon Tarihi: 30 Mayıs 2014
Süre: 97 dk.
Disney, 1959 klasiği "Uyuyan Güzel"in kötü karakterinin anlatılmamış hikâyesi olan Malefiz'i sunar...

Görkemli siyah kanatlara sahip güzel, saf ve genç bir kadın olan Malefiz, barışçıl bir orman krallığında büyüdüğü için huzurlu bir hayata sahiptir. Ta ki bir gün insanlardan oluşan istilacı bir ordu gelip, topraklarının düzeni tehdit edene kadar... Malefiz, topraklarının koruyucusu olur ama acımasız bir ihanete uğrayınca o saf kalbi taşa dönüşür. İntikam hırsıyla dolan Malefiz, insanların kralıyla destansı bir savaş verir ve kralın yenidoğan çocuğu Aurora'yı lanetler. Çocuk büyüdükçe Malefiz, Aurora'nın krallığa başarı getirecek ve Malefiz'in gerçek mutluluğunu sağlayacak olan anahtar olduğunu fark eder.
Maleficent, etkileyici fragmanıyla ilgimi çeken filmlerden biriydi. Filmi, vizyona girdiği zaman sinema salonunda izleyecek fırsatım olmamıştı. Dün, izleyecek film ararken Maleficent'a denk geldim ve filmi büyük bir keyifle izledim :)

Senaryo, beklediğimden biraz daha farklıydı. Klasik Uyuyan Güzel masalını hepimiz az çok biliyoruz. Senaryonun ise masala uymayan bazı noktaları vardı. Örnek vermem gerekirse, Maleficent, masala göre daha iyi bir karaktere sahip ki bu da masalın son kısmını bir hayli değiştiriyor; masalda bulunmayan bazı yaratıkların senaryoya eklenmesi de bir başka değişiklik. Ben, bu klasik masal baz alınarak Maleficent'ın eski yaşamının anlatılacağını sanmıştım. Nitekim, izlediğim fragman da bunu destekler nitelikteydi. Ama fragmana yapılan değişiklikler yansıtılmadığı için biraz şaşırdım. Yine de, masalın bu versiyonunu da sevdiğimi söyleyebilirim.

Görsel efektler biraz abartı gibi geldi bana. Bunda, her şeyin çok canlı renklerde olmasının veya yaratıkların fazla gerçekçi gözükmemesinin de etkisi olabilir. Filmin bir masalı anlattığını düşünecek olursak gerçekçiliğin bir önemi olmadığını da düşünebiliriz. Ama efektler birazcık gerçeğe yakın olsaydı, daha iyi olabilirdi diye düşünüyorum.

Senaryoda bazı değişiklerin yapıldığından bahsetmiştim. Bu değişikliklerin bazıları beni şaşırttı, bazılarını ise tahmin etmiştim. Tahmin etmediklerim ise sürpriz unsuru yerine geçerek dikkatimi yeniden filme vermemi sağladı.

Oyuncuların bir kısmını başka yapımlarda görmüştüm, diğerlerine ise ön planda olmadıkları için fazla dikkat etmedim. Angelina Jolie'nin performansı beklediğimden çok daha iyiydi; hatta mükemmeldi. Sharlto Copley de başarılıydı. Elle Fanning'i daha önce Criminal Minds'da izlemiştim; o zamanlar bir çocukken, şimdi büyüyüp oyunculuk yeteneğini geliştirdiğini görmek güzeldi.

Maleficent, görsel açıdan tatmin eden efektleri ve orijinal masaldan bazı yönleriyle ayrılan senaryosuyla beklediğimden farklı ama izlemesi keyifli bir yapımdı. Film, sırf Angelina Jolie'nin sergilediği muhteşem oyunculuk için bile izlenebilir :)


post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , , , , , ,

Yorum: Snowpiercer (2013)

Tür: Aksiyon, Bilim Kurgu, Gerilim
IMDb Puanı: 7,0 (63.757 oy)
Türkçe Adı: -
Yönetmen: Joon-ho Bong
Oyuncular: Chris Evans, Jamie Bell, Tilda Swinton, Song Kang-ho, John Hurt...
Vizyon Tarihi: 1 Ağustos 2013 (Güney Kore)
Süre: 126 dk.
2031 yılında, küresel ısınmayı durdurmak üzere yapılan bir deney yanlış gitmiş ve dünya yeniden buzul çağına dönmüştür. Bu felaketten geride kalan az sayıda insan, Snowpiercer adı verilen bir trende yaşamak zorunda kalmıştır. Ancak trendeki insanlar yöneten ve yönetilen kesim olarak ikiye ayrılmıştır. Sürekli ezilen arka vagon halkı, artık bu duruma bir son vermek istemektedir.

Snowpiercer, yaklaşık bir ay önce izleyecek dizi ve film bulamadığım zamanlarda keşfettiğim filmlerden biriydi. Filmin başrolünde Chris Evans'ın olduğunu görünce filmi merak etmiş, konusuna bakınca da mutlaka izlemeliyim diye düşünmüştüm. Ama araya başka şeyler girince filmi izlemeyi erteledim. Yine dizi ve film konusunda boşluğa düştüğüm şu zamanlarda Snowpiercer, kurtarıcım oldu.

Filmin konusu oldukça iyi. Film sektöründe buna benzer birçok film olduğunun farkındayım ama filmi izleyince, Snowpiercer'ın diğerlerinden nasıl ayrıldığını görebilirsiniz. Bu, filmin sonuna kadar anlaşılmıyor. Fakat senaryo, filmin sonuna yaklaşıldıkça kötü, çok kötü şeylerin olacağı sinyalini veriyor ve ben bunu çok iyi hissettim. Bir şeylerin doğru olmadığını, ama doğruymuş gibi gözüktüğünü bir şekilde anlıyorsunuz; en azından ben anladım ve sanırım bunu daha önce hiçbir filmde deneyimlememiştim. Filmin fragmanı Snowpiercer'ı otoriteye karşı gelerek insanların hakkı olanı almak için başlattığı bir isyan filmi gibi gösterebilir ama film bundan çok daha fazlasını anlatıyor.

Senaryo dışında filmin başarılı bulduğum bir diğer özelliği oyuncu kadrosu ve bu oyuncuların harika performanslarıydı. Tilda Swinton'ı geçirdiği başarılı değişimden ötürü tanımakta zorlandım ama performansı her zamanki gibi mükemmeldi. John Hurt de aynı şekilde çok iyiydi ve tabii bir de Chris Evans var... Kendisini artık Kaptan Amerika olarak benimsesem de kendisi Snowpiercer'da, Kaptan Amerika'yı 126 dakikalığına unutturacak şahane bir oyunculuk sergiliyor.

Bu arada, filmin konusu aslında Le Transperceneige adında bir çizgi romana dayanıyor. Bulabilirsem çizgi romanı da edinmek istiyorum. Film, çizgi romandaki çizimler baz alınarak çekildiği için, çizgi romanla arasındaki uyumu merak ediyorum.

Filmi severek izlememin asıl nedeni fragmanın filmi tam olarak yansıtmamasıydı. Snowpiercer fragmanda bir isyan filmi olarak sunulmuş; bu sayede de senaryonun derinliği ancak film izlendiği zaman gözler önüne seriliyor. Özellikle -benim gibi- fragmanlarda verilen minik spoilerlar yüzünden tadınız kaçıyorsa, filmi izlemek istemiyorsanız, merak etmeyin; Snowpiercer'da böyle bir durum söz konusu değil. Sanırım ilk defa filmi tam olarak yansıtmayan bir fragman izlediğim için seviniyorum :)

Film, görsel açıdan tam bir şölendi. Bolca kan ve dövüş vardı; havadaki heyecan da elle tutulur cinstendi. Beni bir tek filmin sonu tatmin etmedi. Bir şeylerin eksik kaldığını düşünüyorum, ama adını tam olarak koyamıyorum. Gerçi, her şey açığa çıktıktan sonra yapılacak tek şey, daha doğrusu bir fark yaratabilecek tek şey yapıldı. Yine de, eksik bir şeyler var gibi geliyor bana. Ayrıca, bu kadar çok ölüm olmamalıydı diye de düşünüyorum.

Aksiyonu ve gerilimi ağır basan bir bilim kurgu filmi arıyorsanız Snowpiercer'a bir bakın, derim. Ayrıca, filmin mükemmel bir oyuncu kadrosu ve fragmanda gösterilenden çok daha derin bir senaryosu var. Spoiler vermemek adına senaryonun derinliğinden, altında saklı kalan bütün o olgulardan ve metaforlardan bahsetmedim. Bahsetseydim, bu yazı uzar giderdi zira filmin anlatmak istediği şeyler fazlasıyla yoğun ve düşündürücü. Filmi boş bir zamanınızda kendinizi vererek izlerseniz, filmden daha çok zevk alacağınızı düşünüyorum.


post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , , , , ,

Yorum: Not Another Happy Ending (2013)

Tür: Komedi, Romantik
IMDb Puanı: 6,2 (449 oy)
Türkçe Adı: -
Yönetmen: John McKay
Oyuncular: Karen Gillan, Stanley Weber, Iain De Caestecker, Freya Mavor, Henry Ian Cusick...
Vizyon Tarihi: 11 Ekim 2013 (Birleşik Krallık)
Süre: 102 dk.
When a struggling publisher discovers his only successful author is blocked he knows he has to unblock her or he's finished. With her newfound success, she’s become too damn happy and she can't write when she’s happy. The only trouble is, the worse he makes her feel, the more he realises he is in love with her...
Not Another Happy Ending'i Karen Gillan sayesinde duymuştum. Kendisinin Doctor Who'dan ayrıldıktan sonra neler başaracağını merak ettiğim için yer aldığı en az bir projeyi izlemek istemiştim. Filmi biraz daha araştırınca oyuncu kadrosunun Agents of S.H.I.E.L.D.'ın Fitz'i Iain De Caestecker, Lost'un Desmond'ı Henry Ian Cusick gibi severek izlediğim oyunculardan oluştuğunu gördüm. Film, ülkemizde vizyona girmediği için filmi bulmam biraz zor oldu. Ama sonunda 2 hafta önce filmi bulmayı, izlemeyi başardım.

Filmin konusunu, İngilizce bilmeyenler veya bilip de yazıyı okumaya üşenenler için kısaca anlatayım :) Baştan uyarayım, filmin konusu ucundan kıyısından, azıcık spoilerımsı bilgiler içerebilir. Jane Lockhart, çocukluk anılarını baz alarak duygu dolu bir roman yazar. Başvurduğu her yayınevi tarafından reddedilen Jane, sonunda Tom Duval'ın batmak üzere olan yayınevine gider. Tom, Jane'in kitabını basmayı kabul eder ve bir süre, birlikte kitap üstünde çalışarak çok iyi vakit geçirirler. Ama Jane, basılan kitabının kopyası eline geçince yazdığı çoğu şeyin Tom tarafından değiştirildiğini görür. Tom'la iki kitap için anlaşma yaptığından dolayı da yayınevinden ayrılamaz. Bu yüzden bir kitap daha yazıp Tom'la yollarını ayırma kararı alırlar. Bu arada Jane'in kitabı İskoçya'da çok beğenilir ve ödül alır. Bu da Jane için ünlü olmak demektir. Bu ünün getirilerinden biri de bir senaryo yazarı olan Willie'dir. Willie ile bir ilişkiye başlayan Jane, yeni kitabını yazmaya başlar. Fakat kitabın son bölümünü bir türlü yazamaz. Tom ise Jane'in hayatına Willie girdiği ve mutlu olduğu için Jane'in tıkandığını düşünür. Jane'in kitabını tamamlaması için de Jane'i tekrar kötü hissettirmeye çalışır. Ama bunu yaptıkça Jane'e aşık olmaya başlar.

Not Another Happy Ending, aslında kitaptan uyarlanan bir film. Kitabını okumadığım için yorumumda kitap-film karşılaştırması yapmayacağım. Ayrıca chick-lit türünde kitapları pek okumadığım için, bunu da okumayı düşünmüyorum. Yine de, filmin kitaptan uyarlama olduğunu ve filmi çok beğenip kitabını da okumayı düşünenleri bilgilendirmek istedim.

Film, baştan sona romantik-komedi kokuyordu ve şu yaşıma kadar izlediğim romantik-komedi filmlerini toplasam bir elin parmaklarını geçmez. İzlediklerimin de yarısından sonra sıkılmaya başlıyorum ve oyuncuların aşkı için yaptıkları şeylerle dalga geçmeye başlıyorum. Ama Not Another Happy Ending'te böyle bir şey yaşamadım. Aksine, filme bayıldım!

Filmi bayılarak izlememin en büyük nedenlerinden biri, Karen Gillan; daha doğrusu oyuncular ;) Karen, girdiği her role nasıl da sevimlilik katıyor, anlayamıyorum. Kendisini Amy Pond dışında bir rolde görünce biraz garipsemiş olsam da Jane Lockhart'ı başarıyla canlandırdığını düşünüyorum. Diğer başrol oyuncusu Stanley Weber'ı ilk defa izledim, kendisini daha önce başka bir yerde görmemiştim. Iain De Caestecker ve Henry Ian Cusick de filmi izleme nedenlerimdendi. İkisi de oldukça başarılıydı. Ama en çok Iain De Caestecker'ın güldüren sahnelerini sevdim.

Oyuncuların çoğu İskoç olunca ve film İskoçya'da çekilince, tam 102 dakika boyunca İskoç aksanına maruz kalıyorsunuz. Bu da filmi izlemek için ayrı bir neden, tabii :) Stanley Weber'ın konuşması biraz garip gelmişti. Daha sonra kendisinin aslında Fransız olduğunu öğrendim ve rolün üstesinden gayet iyi geldiğini düşündüm.

Senaryo çok karışık değil; bu da İngilizcesi iyi olmayanlar için büyük artı. Fakat İngilizcesi iyi olanlar, konuşmaları ve yapılan şakaları anlayarak filmden daha çok zevk alacaktır. Ayrıca senaryo, benim gibi romantik-komedi tercih etmeyenleri de memnun edecek seviyede başarılı. Sürpriz unsuru da iyi kullanılmış. Özellikle filmin sonuna doğru gerçekleşen bir olay yüreğinizi ağzınıza getiriyor.

Not Another Happy Ending, kahkahalarınıza Karen Gillan gibi yetenekli oyuncuların eşlik ettiği bir romantik-komedi filmi. Hem İskoç aksanı olsun hem romantik olsun hem de senaryosu sıkmasın diyorsanız, fragmana bir göz atın. Hatta imkanınız varsa filmi bulup izleyin, pişman olmayacaksınız ^_^


post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , , , , , , , ,

Yorum: Frozen (2013)

Tür: Animasyon, Komedi, Macera
IMDb Puanı: 8,1 (23.855 oy)
Türkçe Adı: Karlar Ülkesi
Yönetmen: Chris Buck, Jennifer Lee
Oyuncular: Kristen Bell, Idina Menzel, Jonathan Groff, Josh Gad, Santino Fontana...
Vizyon Tarihi: 17 Ocak 2014
Süre: 102 dk.
Bir kehanet, bir krallığı sonsuza dek kışa mahkum edince korkusuz ve iyimser Anna, cesur dağ adamı Kristoff ve onun sağ kolu olan ren geyiği Sven ile işbirliği yapıp kız kardeşi Kar Kraliçesi Elsa’yı bulmak ve buz büyüsünü bozmak için uzun bir yolculuğa çıkar. Her adımda gizemli yaratıklara, Olaf adında komik bir kardan adama, Everest gibi kocaman dağlara ve sihre rastlayan Anna ve Kristoff, krallığı yok olmaktan kurtarmak için büyük savaş verirler.
Fragmanını gördüğüm günden itibaren çıkmasını dört gözle beklediğim animasyonlardan biriydi. Türkiye'de vizyona girmesine bir aya yakın bir süre olduğu için dayanamayıp internet üzerinden izledim. Hatta tek başıma da izlemiş sayılmam çünkü Emin ile birlikte eş zamanlı olarak izledik ;) Emin'in film yorumuna göz atmak isterseniz Sihirbazın Güncesi'ni ziyaret edebilirsiniz :)

Genelde müzikal/müzikale yakın yapımları izlemeyi pek tercih etmiyorum. Karakterlerin hissettiklerini şarkı söyleyerek aktarması fazlasıyla uzun sürdüğü için bir yerden sonra sıkılıyorum. Fakat Frozen'daki müzikal sahnelerin uzunluğu gayet yerindeydi. Üstelik, söylenen şarkılar da çok hoştu. Özellikle Elsa'nın buzdan şatoyu inşa ederken söylediği şarkıyı çok sevdim. ^_^

Disney'in romantizm ağırlıklı animasyonlarına alıştığım için Frozen biraz farklı geldi bana, fakat bu demek değil ki filmin bu yönünü sevmedim. Aksine, en çok sevdiğim yönüydü bu :) Romantizmi konu alan animasyonları pek tercih etmediğimden filmin bu yönü, benim için hoş bir sürpriz oldu.

Filmde hiç mi romantizm yok derseniz... Vardı tabii ki fakat filmin sonuna belli belirsiz bir şekilde yerleştirilmişti. Ayrıca, senaristlerin romantizm konusunda seyirciyi şaşırtacağını da söylemeliyim. Bunun geleceğini görememiştim ben; oldukça iyiydi ya ;)

Karakterleriyle, şarkılarıyla, senaryosuyla, kısacası her şeyiyle Frozen, kış aylarında izlenebilecek harika animasyonlardan biri. Yorganın altına girip elinize sıcak içeceğinizi de aldınız mı film için hazırsınız demektir ;)  Ya da biraz daha bekleyip filmi sinemada 3D olarak izleyebilirsiniz. Seçim sizin, şimdiden keyifli seyirler ^_^


post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , , , , , ,

Yorum: The Hobbit: The Desolation of Smaug (2013)

Tür: Fantastik, Macera
IMDb Puanı: 8,6 (41.755 oy)
Türkçe Adı: Hobbit: Smaug'un Çorak Toprakları
Yönetmen: Peter Jackson
Oyuncular: Ian McKellen, Martin Freeman, Richard Armitage, Orlando Bloom, Luke Evans...
Vizyon Tarihi: 13 Aralık 2013
Süre: 161 dk.
Hobbit üçlemesinin ilk filmi olan Hobbit: Beklenmedik Yolculuk'un devam filmi olan yapımda Shire’lı Hobbit Bilbo Baggins, Thorin Meşekalkan’ı ve beraberindeki 12 cüce ile çıktığı yolculuğu doğuya, Kuytuorman’a doğru sürdürmektedir. Ejderha Smaug’un yıllardır hüküm sürdüğü Yalnız Dağ’a ve kayıp Erebor Cüce Krallığı’na ulaşmak için atıldıkları macerada başlarına yine akıl almaz belalar gelecektir.

Ormanın girişinde Büyücü Gandalf’tan ayrılmak zorunda kalan ekip, dev Örümcek sürünün ağlarından kurtulduklarını sanarlarken, orman elflerinin esiri olurlar. Bu arada güçleri her geçen gün artan Azog ‘un liderliğindeki Ork’lar da, güvenli gibi görünen Elf krallığında dahi, cücelerin bir an olsun peşlerini bırakmazlar. Hem hayatta kalma savaşı veren hem de Göl kasabasına, ardından da Yalnız Dağ’a ilerlemeye çalışan cüceler ve Bilbo’yu bekleyen esas ve en zorlu düşman ise şüphesiz ki ateşlerin efendisi Ejderha Smaug’dur. Altınları altında sürdürdüğü derin uykusundan uyanan Smaug’u alt etmek ve Arkentaşı’na ulaşmak mümkün olacak mıdır?
Kitabı okumuş biri olarak The Hobbit'in ilk filmine bayılmıştım. Gerek görsellik gerekse senaryonun kitaba uygunluğu açısından beklediğimden daha iyi bir filmle karşılaşmıştım. Sanırım bu yüzden, ikinci film The Hobbit: The Desolation of Smaug'tan beklentim çok fazlaydı ve yine bu yüzden ikinci film, ilki kadar başarılı gözükmedi gözüme.

The Hobbit'in 3 film şeklinde çekileceğini öğrenince, kitabın ayrıntılarıyla sahneye uyarlanacağını düşünüp sevinmiştim. Fakat bu filmi izledikten sonra fikrim birazcık değişmiş olabilir. Film, ilk ve son filmler arasında bir geçiş filmi havasındaydı, hem de fazlasıyla. Film boyunca sürekli bir şeylerin eksikliğini hissettim; Hobbit'i okumamın üzerinden uzun bir zaman geçmesi sonucu ayrıntıları hatırlayamamam da bunda etkili, tabii.

Konu eksikliklerden açılmışken... İlk filmde yer alan Howard Shore'un besteleri hakkında, filmin senaryosu ve oyuncu seçimi kadar konuşulmuştu. Ama ikinci filmde müzik açısından büyük hayal kırıklığına uğradım. Filmin sonunda çalan parçayı da fazla modern olması nedeniyle olsa gerek, filme yakıştıramadım.

Filmin kitaba uygunluğunu tartışacak kadar iyi hatırlamıyorum kitabı. Fakat Tauriel'in kitapta yer almadığını çok iyi hatırlıyorum. Peter Jackson, filmin güçlü kadın karakter eksiğini yeni bir karakter ekleyerek kapatmayı tercih etmiş. Genelde kitaplardan uyarlanan filmlere bu tarz eklemeleri hoş karşılamasam da Peter Jackson bu işin altından başarıyla çıktığı için Tauriel'i izlemek oldukça keyifliydi. Biraz Arwen esintileri taşısa da Tauriel'in, ırk olarak elflerin karakterini iyi yansıttığını düşünüyorum. Ama Legolas-Tauriel-Kili arasındaki aşk üçgeni olmamıştı.

Filmi çok fazla eleştirdiğimi fark ettim de... Biraz da izlerken kendimden geçtiğim sahnelerden bahsedeyim :D Bu sahnelerin çoğunda elfler yer alıyor. Özellikle elflerin yer aldığı dövüş sahnelerinde kendimi filme feci kaptırdım, elflerin dövüşürken bile ne kadar kibar olduklarını unutmuşum. Bu nedenle elflerin olduğu sahnelerde yer ve zaman kavramımı yitirip kendimi Mirkwood'da sanmam doğal, tabii. Legolas'ı tekrar görmek de nostalji etkisi yarattı bende. Ayrıca Thranduil ile birlikte elf hayranlığım ulaşabileceği en üst seviyeye ulaşmış durumda.

İzlemekten keyif aldığım diğer sahnelerden biri cücelerin fıçılara binip nehir yoluyla kaçtıkları sahneydi. Böyle aksiyon dolu sahneleri izlemek, özellikle de 3D olarak, harikaydı.

Smaug'un olduğu her sahneyi nefesimi tutarak izledim. Filmin 3D olmasıyla da bu sahneler aşırı derecede gerçekçi geldi bana. Smaug'un en ince ayrıntısına kadar tasarlanması da bu gerçekçiliği arttıran bir diğer etmendi.

Kitapta neredeyse hiç yer almayan fakat senaryoya cuk diye oturmuş bir sahneden de bahsetmek istiyorum. Necromancer/Ölümbüyücüsü, bilinen adıyla Sauron'un da filme dahil edilmesini daha doğrusu dahil ediliş şeklini ve olayların birbirine bağlanışını çok başarılı buldum.

Aslında The Hobbit: The Desolation of Smaug'u izlerken inanılmaz keyif aldım. Fakat sanırım filmden beklentim fazlaydı ve kitabı çok iyi hatırlamadığım için aralarında bir karşılaştırma yapamadığımdan kendimi kitabı okumadan filmini izlemiş kişiler gibi hissetmiş olabilirim. Bu yüzden de filmden çıktığımda Orta Dünya'nın o gizemli havasını ilkinde olduğu kadar solumadığımı hissettim. Benim gibi kitabı çok önceleri okumuş olanların, filme gitmeden önce kitaba şöyle bir göz gezdirirlerse filmden daha çok keyif alacaklarını düşünüyorum. Yine de, cücelerin tehlikeli macerasına konuk olmak içimdeki Orta Dünya aşkını ortaya çıkarmaya yetti. Son film, The Hobbit: There And Back Again'i beklemek benim için tam bir işkenceye dönüşecek.


post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , , , , , , , ,

Yorum: Thor: The Dark World (2013)

Tür: Aksiyon, Fantastik, Macera
IMDb Puanı: 7,6 (86.282 oy)
Türkçe Adı: Thor: Karanlık Dünya
Yönetmen: Alan Taylor
Oyuncular: Chris Hemsworth, Natalie Portman, Tom Hiddleston, Anthony Hopkins, Christopher Eccleston...
Vizyon Tarihi: 1 Kasım 2013
Süre: 112 dk.
Tanrıların dünyanın ötesindeki mücadelesi devam ediyor. İlk filmde babası tarafından güçleri elinden alınarak dünyaya sürgün edilen Thor, kendisini yenilmez yapan çekicini yeniden kullanmaya ve kendi hükümdarlığı olan Asgard’a geri dönmeye hak kazanmıştı. Ölümsüz Thor, Buz Devleriyle işbirliği yapan ve hükümdarlığı ele geçirmeye çalışan kardeşi Loki'den sonra şimdi de antik Dark Elves güçleriyle çarpışacak. Kudretli Malekith tarafından yönetilen bu güçler evreni tekrar karanlığa gömmeye çalışacak. Dünyayı ve 9 Diyarlar’ı, Odin ve Asgard’ın bile karşı koyamadığı bir düşmandan kurtarmaya çalışan Thor bu yolculukta, dünyalı Jane Foster ile yeniden bir araya gelecek ama dünyalı dostları kurtarması için hayatındaki bazı şeyleri de feda etmesi gerekecek.
Thor: The Dark World'ün yorumu da vizeler nedeniyle geciken yazılardan biri. Aslında filmi, vizyona girdikten bir hafta sonra izlemiştim. Filmi sinemada izlemekten ziyade evimin rahatlığında izlemeyi düşünüyordum. Fakat filmin dvdsinin çıkmasını daha fazla bekleyemedim ve sinemaya gittim. İyi ki de gitmişim diyorum, çünkü filmi -Loki'yi- 3D izlemek muhteşemdi.

Filmi, ilkiyle kıyaslamak istemiyorum zira odak noktaları çok farklı. Yine de bu film, ilk filmden daha eğlenceli, daha heyecanlı ve daha çok Loki sahnesi olan bir filmdi. Thor'un bizim dünyamızda yaşadıkları, başına gelenler oldukça komikti, gülümsemeden edemedim. Fakat adam Asgard'a dönünce nedense birden ciddileşiyor, bana mı öyle geliyor bilmiyorum... Eski halini de özlüyorum ama bu ciddi ve olgun Thor çok iyi olmuş bence.

Film, Kara Elfler ve diğer dünyalarla ilgili birçok aksiyon sahnesi barındırıyor. Doctor Who'nun 9. Doctor'ı Christopher Eccleston, Kara Elfler'in hükümdarı Malekith'i canlandırıyor. Filmin başında kendisini makyajından dolayı çıkaramamıştım ama sesini tanımıştım :) Eccleston'ı -Doctor olarak olmasa da- yeniden görmek güzeldi. Oyunculuk performansı da oldukça başarılıydı.

Thor: The Dark World'de, Thor'dan çok Loki sahnesi bulmak mümkün. Hatta arkadaşlarla filmin adının Loki olarak değiştirilmesinin daha uygun olacağını düşünmüştük. Tabii benim bundan bir şikayetim yok, bana kalsa 112 dakika boyunca Tom Hiddleston'ı/Loki'yi izleyebilirim :D Filmin Loki ağırlıklı olmasının sebebi, biraz da olayların Loki'nin üzerinden yürümesi olabilir diye düşünüyorum. Birçok olayın ucu dolaylı ya da dolaysız olarak Loki'ye dokunuyor. Biz de Loki'nin vereceği kararları neye dayanarak verdiğini izliyoruz. Hissettikleri, düşündükleri ve kişiliği hakkında bu film sayesinde daha çok bilgi sahibi olduğumu düşünmüştüm, ta ki son sahneyi izleyene kadar. Gerçi, film boyunca Loki'ye odaklandığım için bir şeyler yapacağını tahmin etmiştim ama böylesini değil. Seyircileri şaşırtan böyle sonları çok seviyorum yahu ^_^ Spoiler vermemek için filmin sonunu yazmıyorum ama beklediğimden çok daha iyi, tatmin edici bir son olduğunu söyleyebilirim.

Ayrıca filmde, seyirciyi şaşırtmayı amaçlayan başka birçok sahne vardı. Ama bir olay vardı ki, beni derinden etkiledi. O sahneyi izlerken senaristler bunu yapmaz, yapamaz diyordum. Ama yaptılar ve o sahnede gerçekten de gözlerim doldu. Gözlerimin dolduğu diğer sahneler ise Loki ile ilgili olanlardı. Hapsedildikten sonra yaşadıklarını görünce, Loki'ye sarılıp her şeyin geçeceğini mırıldanmak istedim. Loki fanı olmayan seyirciler Loki'nin üstüne fazla gitmezse, bence senaristler de bizim gibi düşünüp Loki'ye daha fazla çektirmezler gibime geliyor. Evet, bence bunu tüm dünyaya yayalım ve senaristleri, Loki'nin Asgard ve diğer diyarlar için en uygun hükümdar olduğuna ikna edelim. Laf yine Loki'ye geldi, her neyse... :D

Filmi sinemada izlememin en büyük nedeni tabii ki de 3D teknolojisinden faydalanmaktı :) Evde izleseydim filmden bu kadar etkilenmezdim. Ve son olarak, filmi sinemada izleyecekseniz film bitince koltuğunuzdan ayrılmayın. Filmin sonunda, sizi bekleyen minik bir sahne var. Genelde Marvel bu tarz eylemlerde bulunabiliyor, iki Marvel filmini bu sahnelerle birbirine bağlayabiliyor. İzlemeyince aradaki bağlantıyı kurmakta güçlük çekebilirsiniz.

Thor: The Dark World, dozunda aksiyon sahneleri ve şaşırtıcı sonuyla hayal kırıklığına uğratmayan bir film. Bolca Loki sahnesi görmek için filme gidenlerin ise sinema salonundan memnun bir şekilde ayrılacaklarını düşünüyorum. Thor'un sıradaki filmini dört gözle beklemekteyim, bundan sonra neler olacak çok merak ediyorum.


post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , , , , , ,

Yorum: The Hunger Games: Catching Fire (2013)

Tür: Aksiyon, Bilim Kurgu, Macera
IMDb Puanı: 8,3 (37.750 oy)
Türkçe Adı: Açlık Oyunları: Ateşi Yakalamak
Yönetmen: Francis Lawrence
Oyuncular:  Jennifer Lawrence, Josh Hutcherson, Liam Hemsworth, Woody Harrelson...
Vizyon Tarihi: 22 Kasım 2013
Süre: 146 dk
Açlık Oyunları'nı beklenmedik bir başarıyla kazanmayı başaran Katniss ve partneri Peeta, evlerine dönüp bölgeler arasında yapacakları 'Zafer Turu'nu beklemektedirler. Ancak President Snow'un şeytani planları zafere gölge düşürecek cinstendir. President Snow, sadece 25 yılda bir yapılan ve eski Açlık Oyunları kazananlarının yer aldığı 'Quarter Quell' adlı yarışı bu sene gerçekleştireceklerini duyurur. Panem'i belki de sonsuza dek değiştirecek olan bu yarışın District 12 adayı bir kez daha Katniss olacak, Peeta ise hayatını bir kez daha riske atarak ona yardım etmeye karar verecektir.
Açlık Oyunları bittiğinden beri büyük bir hevesle ikinci filmi bekliyordum. İki gün gecikmeyle de olsa filmi izleyebildim. Film vizyona girmeden önce film hakkında röportajlar okumuş, fotoğraflara bakmış ve bulabildiğim bütün uzun-kısa videoları izlemiştim; kısacası filmi izlemiş kadar olduğumu düşünüyordum. Filme gitmeden, internetten gördüklerim kadarıyla filmi beğeneceğimi zaten biliyordum. Ama film, beklediğimden çok daha iyiydi.

Filmin senaryosu, Açlık Oyunları'na kıyasla, kitapla son derece örtüşüyordu. Hatta filmde kullanılan birçok repliğin kitapta geçtiğini görmek mümkün. Favori sahnelerim Katniss ve Peeta'nın geçit töreni sahnesi, Ceasar'ın programında Katniss'in elbisesinin değiştiği sahne, programın sonunda bütün haraçların el ele tutuştuğu sahne, Katniss'in Cinna ile arenaya çıkmadan hemen önce yaptığı konuşma ve sonrasında olanlardı.

Fakat filmde tabii ki atlanan ya da eklenen birkaç sahne vardı. Heavensbee'nin Katniss'e oyun hakkında ipuçları verdiği sahneler filmde yer almıyordu. Katniss ve Peeta'nın Haymitch'in galip geldiği oyunları izlediği sahne de yoktu, mesela ve ben bunu çok merak ediyordum. Ayrıca Katniss ve Gale hatırladığım kadarıyla kitapta, filmde olduğu kadar çok öpüşmüyorlardı. Bu duruma itirazım yok, ne de olsa Peeta'ya karşı Gale'ı destekliyorum :D Ama kitapla örtüşmediğini düşündüğüm için, bu kısımlar biraz garip geldi bana.

Oyuncuların performansına geçmeden önce filmin yönetmeni Francis Lawrence'a da bir paragraf ayırmak istiyorum. Bu iki film kıyaslandığında Açlık Oyunları'nın, Ateşi Yakalamak'ın yanında fazla basit kaldığını düşünüyorum. Yönetmen Francis Lawrence filme, oyunlara ve Panem'in içinde bulunduğu dünyaya yakışır bir film ortaya çıkarmış. Kitaptaki tüm o heyecanı, dehşeti, korkuyu ve vahşeti filme başarıyla yansıtmış. Umarım kendisini, sonraki filmin yönetmen koltuğunda da görürüz.

Jennifer Lawrence'ın hangi filmini izlesem, kendisini aştığını düşünüyorum. Ama Ateşi Yakalamak'taki performansını hiçbir filmde göremedim henüz. Mimiklerinden beden diline, tavırlarından ses tonuna kadar her şey fazlasıyla iyiydi. Özellikle asansörle arenaya çıkarken ve çıktıktan sonraki performansını izlerken tüylerim diken diken oldu.

Karakterlerden Johanna, umduğundan iyiydi. Kitapta, favori karakterlerim arasına neden girmediğini merak ediyorum. Ama filmden sonra kesinlikle favorilerimden biri oldu. Özellikle Başkan Snow'a karşı söylediği 'bilgece' sözleriyle kendisinin artık ayrı bir yeri var bende :D Johanna'yı canlandıran oyuncu Jena Malone'u da başarılı performansından dolayı tebrik etmek lazım :)

Benim aklımda Finnick rolü için başka bir isim vardı aslında. Ama Sam Claflin'in, Finnick olarak bazı fotoğraflarını gördükten sonra kendisinin en azından görünüş bu role uygun olduğunu düşünmüştüm; fakat yine de çok fazla bir şey beklememiştim açıkçası. Sanırım bu yüzden beni en çok şaşırtan oyuncu Sam Claflin oldu. Hayal ettiğimden çok daha iyi bir Finnick oldu kendisi. Kitapta ve seride, Finnick karakteri zaten favorimdi; film ile birlikte Finnick'i daha çok sevdim :) Hem Sam Claflin hem de karakter olarak Finnick aşırı tatlı ve sempatik, zaten. Bu role daha uygun birini düşünemiyorum artık :D

Filmin sonunu, sonraki film için gayet iyi bağlamışlardı bence. Alaycı Kuş için ise sinema salonundan çıkar çıkmaz geri sayımı başlattım ben. Serinin son filmini ikiye ayıracaklarını biliyorum ve IMDb'ye göre ilk part aşağı yukarı bir sene sonra kasımın bu haftasına denk geliyor. Yani önümüzde upuzun bir yıl var. Bu süreyi serinin kitaplarını okuyarak geçirmeyi planlıyorum. Zaten filmi izlerken de çok fena gaza geldim, serinin kitaplarını Alaycı Kuş vizyona girmeden tekrar okumak istiyorum, umarım bunu başarabilirim ^_^

Film ile ilgili olumsuz bir düşüncem yok, sadece filmin 3D olmasını isterdim. Zaten kitaptaki arenayı da filme başarıyla yansıtmışlardı. Bunu -hem görüntü kalitesi hem de karakterlerin yaşadıklarını ve hissettiklerini birebir hissetmek açısından- 3D olarak izlemek, acayip zevkli olurdu.

Film, her açıdan tatmin ediciydi. Serinin fanlarının hayal kırıklığına uğramayacağını düşünüyorum :) Ve filmin yönetmenini ve senaryo yazarlarını, bu başarılarından dolayı tebrik ediyorum. Umarım Alaycı Kuş, Ateşi Yakalamak'tan çok daha iyi bir film olur ;)


post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , , , , , , , ,

Yorum: Inception (2010)


Tür: Aksiyon, Bilim Kurgu, Gizem, Macera
IMDb Puanı: 8,8 (817.772 oy)
Türkçe Adı: Başlangıç
Yönetmen: Christopher Nolan
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Joseph Gordon-Levitt, Ellen Page, Tom Hardy, Ken Watanabe
Vizyon Tarihi: 30 Temmuz 2010
Süre: 148 dk
Dom Cobb (Leonardo DiCaprio) çok yetenekli bir hırsızdır. Uzmanlık alanı, zihnin en savunmasız olduğu rüya görme anında, bilinçaltının derinliklerindeki değerli sırları çekip çıkarmak ve onları çalmaktır. Cobb’un bu ender mahareti, onu kurumsal casusluğun tehlikeli yeni dünyasında aranan bir oyuncu yapmıştır. Ancak, aynı zamanda bu durum onu uluslararası bir kaçak yapmış ve sevdiği her şeye mal olmuştur.

Cobb’a içinde bulunduğu durumdan kurtulmasını sağlayacak bir fırsat sunulur. Ona hayatını geri verebilecek son bir iş; tabi eğer imkansız başlangıcı tamamlayabilirse... Mükemmel soygun yerine, Cobb ve takımındaki profesyoneller bu sefer tam tersini yapmak zorundadır; görevleri bir fikri çalmak değil onu yerleştirmektir. Eğer başarırlarsa, mükemmel suç bu olacaktır.

Ama ne dikkatle yapılan planlamalar, ne de uzmanlıkları, onları, her hareketlerini önceden tahmin ettiği anlaşılan tehlikeli düşmanlarına karşı hazırlıklı kılabilir. Bu, gelişini sadece Cobb’un görebildiği bir düşmandır.
Böyle, kurgusunun derinliği beynimi yakan filmleri seviyorum :) Inception da bu tarz filmlerden. Filmi yazın sonlarına doğru izleme şansım oldu. Dün bilgisayarın başına oturup yorumunu yazmak istediğimde filmin detaylarını pek hatırlamadığım için filmi tekrar izledim. İlk izleyişimde farkına varmadığım birkaç noktanın olduğunu gördüm. Filmi bitirince anladım ki Inception, sıkılmadan tekrar tekrar izleyeceğim filmler kategorisinde ilk sıralarda!

Konuya/kurguya upuzun bir paragraf ayırmak isterdim. Fakat ben açıklamaya çalıştıkça, kurgunun yoğunluğunun bozulacağını düşünüyorum. Inception'ın uzun uzun açıklanmaya çalışıldığı takdirde yine de anlamı tam olarak anlaşılmayacak bir kurgusu var. Filmi ikinci izleyişimde bile kurgunun bazı noktalarını kaçırdığımı hissediyorum. Film, milyon kere izlesem de izlemekten bıkmayacağım, her izleyişimde mutlaka daha önce fark edemediğim bazı detayları anlayacağım bir kurguya sahip. Bir insana, rüyada fikir aşılama düşüncesinin, özgünlüğün uç noktasında olmasına değinmiyorum bile. Kurguyu oluşturan birçok düşüncenin gerçek hayatta doğruluk paylarının olması da biraz korkutucu geliyor bana, fakat aynı zamanda inanılmaz olduğunu da düşünüyorum.

Kurgu kadar oyuncular ve karakterler de filmde önemli bir yere sahip. Özellikle Leonardo DiCaprio'nun performansı oldukça başarılı, kendisi dışında bu role böylesine cuk diye oturacak bir başka oyuncu daha düşünemiyorum. Ayrıca oyunculuk yeteneğinin bu kadar ileri düzeyde olduğunu bilmiyordum. Inception'ı izledikten sonra, başrolde oynadığı diğer filmleri araştırmaya başladım.

Gelelim filmin kilit noktasına... Filmi ilk izlediğimde, ayrıntılara ve filmin nasıl bittiğine çok dikkat etmemiştim. Dün, filmi ikinci kez izlediğimde gözümden kaçan birçok ayrıntıyı fark ettim. Fakat yine, filmin sonu hakkında kesin bir karara varamadım. Bugün filmi tekrar izledim ve filmdeki ayrıntılardan ziyade filmin sonunu ilgilendiren bazı noktalara dikkat ettim. İnternette filmin bitişiyle ve genel olarak filmle ilgili çılgın fakat mantıklı birçok fikir bulunuyor. Öne sürülen ifadeler, film içinde tutarlı olsa da bazıları fazlasıyla uçuk. Ama içlerinden birkaç tanesi filmin sonunda Cobb'un rüyada mı yoksa gerçek hayatta mı olduğunu akla yatkın gerekçelerle açıklıyor. Bundan sonraki paragrafın çok ağır spoiler içerdiğini şimdiden söylüyorum. Eğer filmi henüz izlemediyseniz sonraki iki paragrafı atlayabilirsiniz.

Bütün yaşanan olayın Mal'ın rüyası olması gibi uç fikirlerin yanında, filmin sonuyla ilgili iki ana düşünce var: Cobb, ya rüyada sıkışıp kaldı ya da gerçek hayata dönmeyi başardı. Öncelikle Cobb'un gerçek hayata döndüğü fikrini ele alalım. Cobb, planladığı gibi Saito'yu araftan çıkarıyor. Uçakta uyandıktan sonra her şeyin yoluna girdiği gibi bir izlenim veriliyor izleyiciye. Cobb, uçaktan indiği zaman terminalde onu babası karşılıyor ve evine getiriyor. Buraya kadar bir sorun yok. Eve geldiği zaman bunun gerçek olup olmadığını anlamak için topacı çeviriyor fakat seyirci topacın durup durmadığını göremeden film bitiveriyor. Çok dikkatli bakıldığı takdirde, ekranın kararmasına saniyeler kala topaç hafifçe yalpalıyor. Bu da topacın birkaç saniye sonra dönmeyi durduracağı anlamına geliyor. Tabii bu topaç meselesi filmin yüzeyinde kalan bir olay. Filmin tamamı dikkatlice izlenildiği zaman Cobb'un toteminin topaç değil de evlilik yüzüğü olduğu anlaşılıyor, zaten Cobb topaç için de Mal'ın totemi olduğunu söylemişti. Rüyada olduğu zamanlarda karısıyla birlikte olduğunu hissettiği için yüzüğü sol elinde takılı gözüküyor. Ama gerçek hayatta yüzük takmıyor. Yine, son sahnede Cobb'un yüzük takmadığını görüyoruz. Ayrıca, Cobb'un ayrılışı ile son sahnede yer alan çocuklar kıyaslandığında çocukların büyüdüğü -özellikle Cobb'un oğlunda çok belirgin bu durum- ve kıyafetlerinin birkaç detay dışında farklı olduğu da gözden kaçmamalı. Bu işaretler, Cobb'un başarıya ulaştığını ve çocuklarına gerçek hayatta kavuştuğunu ispatlar nitelikte.

Fakat, diğer düşüncenin de sağlam kanıtları var. Birçok izleyici topacın teklediğini ama tekrar dönmeye devam ettiğini, bu yüzden de Cobb'un rüyada kaldığını savunuyor. Filmin ortalarında Cobb, Ariadne'ye totem konusunu açıkladığı zaman topacı örnek gösteriyor. Filmde hiçbir zaman Cobb, Mal'ın ölümünden sonra topacı kendi totemi olarak kullandığını söylemedi. Fakat sık sık topacı çevirdiğini gördük. Ariadne, Cobb'un bu eylemlerini, topacın Cobb'un totemi şeklinde yorumlayabilir ve Cobb'un totemini keşfettiğini düşündükten sonra Cobb'a çocuklarına kavuştuğu bir rüya inşa edebilir. Ariadne, Araf'tan çıkmadan önce Cobb'un Saito'yu bulmasına güvendiğini gösteriyor ve suya düşen arabadan çıktıktan sonra Arthur'a Cobb'un iyi olacağını söylüyor. Burada Ariadne'nin, Cobb'un başaracağına güvenmesinden ziyade diğerlerinin bilmediği bir şeyi -Cobb'a rüya inşa ettiği gerçeğini- bildiğini düşünmüş birçok izleyici. Buna ek olarak, insanın rüyada olup olmadığını anlaması için buraya nasıl geldiğini düşünmesi gerekiyordu ya, işte Cobb'un uçakta uyanışının buna örnek verilebileceğini düşünüyorum ben. Ya filmde bu kısım farkında olmadan belirsizmiş gibi gösterildi ya da Cobb'un aslında rüyada olduğunu ima etmek için bilerek bu şekilde çekildi. Fakat bu kısımda yüzük meselesi es geçilmiş zira dediğim gibi, son sahnede Cobb'un parmağında totemi olarak kabul edilen evlilik yüzüğü yok. İki fikrin dayanaklarını göz önüne aldığımda ben, Cobb'un gerçek hayatta çocuklarına kavuştuğunu düşünüyorum.

Yorumumu özetlemek gerekirse, Inception yaratıcı kurgusuyla aklın sınırlarını zorlayan, her izleyişte yeni detaylar fark ettiren, bünyesinde yetenekli oyuncuları ve hiç düşmeyen bir tempoyu barındıran özgün bir yapım. Filmi herkesin mutlaka, en az bir kere izlemesi gerektiğini düşünüyorum.



Güncelleme: Filmin sonunun gerçek olduğu ile ilgili Michael Caine'in ufak bir açıklaması var. Yazının ayrıntılarına buradan ulaşabilirsiniz :)

post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , , , ,

Yorum: Percy Jackson: Sea of Monsters (2013)


Tür: Fantastik, Macera
IMDb Puanı: 6,5 (10.433 oy)
Türkçe Adı: Percy Jackson: Canavarlar Denizi
Yönetmen: Thor Freudenthal
Oyuncular: Logan Lerman, Alexandra Daddario, Brandon T. Jackson...
Vizyon Tarihi: 16 Ağustos 2013
Süre: 106 dk
Olympos'un Deniz tanrısı Poseidon'un oğlu Percy Jackson'ın maceraları, Thor Freudenthal'ın yönettiği ikinci filmle devam ediyor. İlk filmde güçlerini keşfeden ve annesini kurtarmak için arkadaşlarıyla birlikte uzun bir yolculuğa çıkan Percy Jackson, bu kez mitolojik bir efsane olan Altın Post'u bulmaya çalışacaktır. Görevi başarıyla tamamlarsa, ihanet uğramış kamplarını ve Olympos'u kurtaracaktır. Bir kez daha arkadaşlarıyla birlikte, bu kez 'Canavarlar Denizi'ne doğru yelken açan Percy Jackson, Titan saldırıları ve mistik varlıklarla dolu bu yolculukta, hem kuzeni Luke'u durdurmalı hem de uyanmakta olan eski bir şeytanı durdurmak zorundadır.
Kardeşimle, filme vizyona girdiği gün gitmek istemiştik aslında; ama sürekli araya bir şeyler girdi. Sonunda geçen hafta sonu filme gitmeyi başardık. Kucağımızda patlamış mısırımız, elimizde ice-tea'miz, gözümüzde 3D gözlüğümüzle koltuklarımıza kurulduk ve heyecanla filmi izlemeye başladık.

Canavarlar Denizi'nde, Şimşek Hırsızı'na kıyasla, kitaba daha çok bağlı kalınmıştı. Annabeth'ın saç renginin sarı olarak değiştirilmesi, bazı repliklerin ve sahnelerin kitaptan alınması, filmin sonu ve daha hatırlayamadığım birçok ayrıntı filmin kitaba -ilk filme göre- bağlı kaldığını gösteriyor. Özellikle Kahin ve Kahin'in evi, tam olarak hayal ettiğim gibiydi :) Gri Kız Kardeşler'in sahnesinin bir kısmı, film vizyona girmeden internette yayınlanmıştı fakat filmde izlerken -3D nimeti midir nedir- daha çok heyecan yaptım.

Fakat filmde, kitapla örtüşmeyen bazı kısımlar da yok değildi. Tyson'ın Percy'le tanışması ve kampa varış şekli kitaptakinden çok farklıydı. Kitapta Kronos'un dirilmesiyle ilgili bir sahne de yoktu, hatırladığım kadarıyla, serinin diğer kitaplarında geçen bu olay Canavarlar Denizi filmine taşınmıştı. Filmdeki bu kısım, kitapla örtüşmese de izlerken büyük keyif aldığım sahnelerden biriydi.

Kendimizi filme kaptırmamızı ve filmi büyük bir keyifle izlememizi sağlayan en önemli etken, filmin üç boyutlu olmasıydı. Filmi sinemada izlemek istememin tek nedeni de buydu aslında. Film 3D olmasaydı alırdım dvdsini, filmi evimin rahatlığında izlerdim. Ama 3D, tecrübe edilmesi gereken ayrı bir tad katıyor filme.

Canavarlar Denizi, ilk filme kıyasla daha başarılı bir yapım. Kitapla örtüşmeyen bazı kısımları bulunsa da filmin genel olarak kitaba bağlı kaldığını görüyoruz. Filmde bolca bulunan aksiyon sahnelerini 3D izlemek ise ayrı bir keyifti. Canavarlar Denizi'ni okumuş bir izleyici olarak filme gittim ve filmin, benim gibi kitabını okumuş olan izleyicileri tatmin edeceğini düşünüyorum.


post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , , , , , ,

Yorum: Brave (2012)


Tür: Animasyon, Komedi, Macera
IMDb Puanı: 7,2 (138.636 oy)
Türkçe Adı: Cesur
Yönetmen: Mark Andrews, Brenda Chapman
Oyuncular: Kelly Macdonald, Billy Connolly, Emma Thompson...
Vizyon Tarihi: 7 Eylül 2012
Süre: 93 dk
Merida, Kral Fergus ve Kraliçe Elinor’un okçuluk konusunda oldukça yetenekli ama bir kadar da deli fişek kızlarıdır. Kaderinin kendi elinde olduğuna inan Merida, ülkede yüzyıllardan beri gelen bir geleneğe karşı çıkar. Lord MacGuffin, Lord Macintosh ve Lord Dingwall bu yetenekli, kızıl saçlı kızdan hiç hoşlanmazlar ve Merida’nın kararları krallık içerisindeki düzeni bozar. Bilge Kadın’a başvurduğunda ise uğursuz bir dileğin onu beklediğini öğrenir. Merida ardı sıra gelen tehlikeli güçlerin farkına varır ve daha fazla gecikmeden korkunç laneti ortadan kaldırmaya çalışırken bir ayndan da gerçek cesaret ile yüzleşir...
İnanılmaz Aile, Ratatouille gibi başarılı animasyonlarda imzası olan Mark Andrews ve Aslan Kral'ı da yöneten Brenda Chapman'ın ortak yönetmenliğinde çekilen film, tam bir Pixar klasiği olmaya aday. Film Disney Digital 3D™ teknolojisiyle gösterime girecek.
Bazı filmleri sürekli aklımın bir köşesine not edip en kısa zamanda izleyeceğimi söyler dururum, Brave de bu filmlerden biriydi. Film vizyona gireli neredeyse bir yıl olacak ve ben daha yeni izliyorum. Kitap Dostları'nın facebook sayfasında Pixar filmlerini izleyeceğimiz bir etkinlik başlatmıştık. O etkinlik ve Emin'in teşviki olmasaydı eminim, filmi izlemeyi birkaç ay daha ertelerdim.

Filmin senaryosu oldukça tanıdık: evlilik ile ortaya çıkan, anne-kız arasındaki iletişimsizlik ve kötü bir olayın anne-kızı bir araya getirmesi sonucu aralarındaki iletişimsizliği çözmeleri. Senaryo her ne kadar bilindik olsa da birbirinden renkli karakterler filmin konusunu sıradanlıktan çıkarıyor.

Favori karakterlerim Üçüzler olsa da bütün karakterleri sevdim. Her birinin kendine özgü, sevilesi özellikleri var; Merida'nın kızıl saçları ve başına buyruk tavırları, Kral Fergus ve lordların ağız dalaşları ve kavgaya olan düşkünlükleri, Kraliçe Elinor'un tüm bu karmaşa arasında kalması ve etrafa çeki düzen verme çabaları...

Karakterleri seslendiren oyuncuların İskoç aksanlarını da unutmamak gerek. Filmleri mümkün olduğunca altyazılı izlemeyi tercih ediyorum ama filmi seslendiren oyuncuların İskoç olduğunu öğrenince Brave'e altyazı konusunda fazlasıyla özen gösterdim.

Brave, senaryo yönünden zayıf fakat animasyon yönünden oldukça başarılı bir yapım. Animasyon tutkunlarının kaçırmaması gerektiğini düşünüyorum :)


post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , , , ,

Yorum: The Time Traveler's Wife (2009)


“Maceracı ruhlu Henry DeTamble'ın çok nadir rastlanan genetik bir bozukluğu vardır. Henry, istem dışı kendi hayatının farklı dönemlerine seyahat edebilmektedir. Bu farklı zamanlara yaptığı yolculukların birinde gelecekte eşi olacak 6 yaşındaki Clare Abshire ile tanışır.
Ressam olan Clare, yıllar sonra tekrar karşılaştıklarında uzun süredir beklediği Henry ile evlenir. Başta Henry'nin aniden ortadan kaybolmalarının üstesinden gelebileceğini düşünen Clare giderek yalnız kalmaya başladıkça aşkını da sınamak zorunda kalacaktır.”

Bu film çıktığından beri kendisiyle aramda çok ilginç bir etkileşim var. Filmi ne zaman izlemek istesem mutlaka bir şeyler girdi araya. Sinemada izlemek istemiştim ama paramı kitaplara yatırdığımı unutmuştum :D Film, sinemalardan kaldırılınca dvd olarak izlemeyi düşündüm, bir kaç yerden almaya çalıştığımda görevliler filmin dvdsini bulamadı. İnternetten izlemek istediğimdeyse ya elektrikler gitti ya da bilgisayarım kendini kapattı :D Evrenin tüm engellemelerine rağmen dvdyi tesadüf eseri edindim ve filmi de dün gece izledim :)
Bu arada, Show Tv bu filmi şubat ayı filmlerinden biri olarak yayınlayacakmış, eh tabii ben filmi izledim ya hemen yayınlasınlar :D
Kitabını henüz okumadım, umarım kitabıyla da aramda bu tarz etkileşimler olmaz :D
Devamı spoiler içerir.
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , , , , ,

Yorum: Silver Linings Playbook (2013)


“Eski bir öğretmen olan Pat Salitano (Bradley Cooper), yaşamında değer verdiği her şeyi yitirmiş bir adamdır. 8 ay yattığı rehabilitasyon merkezinden çıkmasının ardından her şeye sıfırdan başlama kararı alır ve ailesinin yanına döner. Tek hedefi kaybettiklerini geri almaktır. Öncellikle eski karısı ile tekrar bir araya gelmeye çalışır ve kariyerini bıraktığı yerden toparlamak ister. Fakat durum Pat için hayli zor gözükmektedir. Tam da bu dönemde tanıştığı Tiffany isimli gizemli komşu kadın, Pat'in hayatını bambaşka bir yöne çevirecektir. Zira Tiffany de ciddi zorluklar yaşamaktadır ve empati kurabildiklerini düşünerek, bir iyilik karşılığı Pat'e yardım teklif eder. İkisinin de önünde bir umut ışığı belirtmiştir.”

Afişi ilk gördüğümde kişilere fazla dikkat etmemiştim, kadın için de güzel ve 30larının başlarında diye düşündüğümü hatırlıyorum. Daha sonra kitap için de aynı afişin kullanıldığını gördüm ve bu sefer daha dikkatli baktım afişteki oyunculara. Fakat yine afişteki kadını daha önce bir filmde izlemediğimi düşündüm. Photoshopun nimeti mi desem Lawrence'ın yeteneği mi bilmiyorum, afişteki kadının Jennifer Lawrence olduğunu kardeşim söylemeseydi kendim hayatta anlayamazdım. Başka kimse var mı benim gibi şok geçiren bilmiyorum ama hâlâ, afişe dikkatlice bakmazsam o kadının fazla tanınmayan bir oyuncu olduğunu filan düşünüyorum; sonra aklıma Lawrence geliyor ve tekrar şaşırıyorum :D
Filmi sinemada izlemeyi düşünmüştüm ama kısmet olmadı. Olsun canım, evde film keyfi de bir başka ;)
Devamı spoiler içerir.
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , , , ,

Yorum: Hansel & Gretel: Witch Hunters (2013)


“Küçüklüklerinde şiddeti yaşayan Hansel (Jeremy Renner) ve Gretel (Gemma Arterton) düzeni kendileri sağlamaya çalışan, intikam yemini etmiş kişilerdir. Artık Hansel ve Gretel, kendileri bundan haberdar olmasa da, av haline gelmiş ve cadılardan daha büyük bir şeytanla yüzleşmeleri gerekmektedir… Geçmişleriyle.”

Hayatımda ilk kez, filme gitmeden önce ne filmin trailer'ını izledim ne de konusunu iyice okudum. Sadece, Hansel ve Gretel'in cadıyı öldürdükten sonra hayatlarında ne olduğunu ve neye dönüştüklerini anlatan bir filme gittiğimi biliyordum. Bunların sebebi de bu filme gitmeye son anda karar vermemiz idi. Neyse ki gittiğime pişman olmadım, hatta filme bayıldım :)
Devamı spoiler içerir.
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , , , , ,

Yorum: The Hobbit: Unexpected Journey (2012)


“Bilbo huzurlu Hobbit toprakları olan The Shire'da yaşarken bir gün büyücü Gandalf aniden ortaya çıkar ve baş kahramanımız Bilbo kendisini efsanevi savaşçı Thorin tarafından yönetilen 13 cücelik maceracı bir grupta buluverir. Ejder Smaug’dan Erebor’un kayıp Cüce Krallığı’nı geri almak için çıktıkları bu yolculukta Goblinler, Orklar, öldürücü Warglar, Dev Örümcekler, Şekil Değiştirenler ve Büyücülerle dolu yollardan geçeceklerdir.”

Uzun zamandır merakla beklediğim bir filmdi. Filmin yönetmeni, Yüzüklerin Efendisi üçlemesinin de yönetmeni olan Peter Jackson. Kitap-film karşılaştırmasına bakacak olursak, 400 sayfalık kitabın 3 film olarak çekileceğini duyunca çok şaşırmıştım. Filmdeki her olayın, ayrıntılarıyla işleneceği izlenimi bırakıyor. 



Devamı spoiler içerir.



Filmin başlangıcı minik bir nostalji etkisi yarattı bende. Arkadan verilen o flüt ve keman ezgisiyle birlikte masmavi göğün altındaki Shire'ın yeşil ovalarını tekrar görmek... Frodo ve Bilbo'nun konuşmaları ile iki filmi -Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit- çok güzel bağlamışlardı.

Yüzüklerin Efendisi'nden tanıdığımız Bilbo (Ian Holm), Frodo (Elijah Wood), Gandalf (Ian McKellen), Galadriel (Cate Blanchett), Elrond (Hugo Weaving) ve Saruman (Christopher Lee) gibi karakterler de vardı filmde.

Hobbit'te Bilbo'nun gençliğini Sherlock'un Watson'ı Martin Freeman canlandırıyor. Kendisinin role cuk diye oturduğunu düşünüyorum ;) Cüceler'in lideri Thorin'i ise Robin Hood'tan tanıdığım Richard Armitage canlandırıyor. Cüceler'de tanıdık gelen bir isim var, Gloin. Yüzüklerin Efendisi'ndeki Gimli'nin babası oluyor kendileri.


Kitabın her ayrıntısını hatırlamıyorum, ama hatırladığım kadarıyla herhangi bir olayın atlandığını görmedim. Hatta bazı yerlerde kitaptaki repliklerin kullanıldığını fark ettim ki bu çok hoştu :) Yönetmen filme kitapta olmayan bazı olayları eklemiş -Thorin Oakenshield (Meşekalkan)'ın soyadının nereden geldiği ya da kitapta sadece adı geçen, Thorin ile Azog'un düşmanlığı gibi. Şahsen bu eklemeleri başarılı buldum.

Film 3D olarak geçiyor fakat bildiğimiz 3D'den çok farklı. Filmin saniyede 48 kare olarak çekilmesinin, izlerken filmi daha gerçekçi gösterdiği söyleniyor fakat bu uygulama Türkiye'de yok maalesef. Soundtrack'ları da es geçmemek gerek. Özellikle Bag End (Çıkın Çıkmazı)'nda Thorin'in söylediği şarkı yok mu...


Hobbit'in Yüzüklerin Efendisi'yle kıyaslanmadan izlenmesi taraftarıyım. Biri destansı bir hikayenin anlatıldığı üç ciltlik bir roman, diğeri ise çocuk kitabı olarak yazılan masalsı bir kitap. Hâliyle içeriği hakkında karşılaştırmalarda bulunmak pek doğru olmaz.

Replikleri ezberleyebilecek kadar, bıkmadan izleyebileceğim bir filmdi. Orta Dünya hayranlarının zaten kaçırmayacağını düşünüyorum, Orta Dünya'yı tanımak isteyenler için ise Hobbit, iyi bir başlangıç olabilir :)


post signature
Paylaş:
Devamını Oku