, , , ,

Aylık Rapor | Temmuz 2020


Temmuz ayının raporundan herkese merhaba! Bu ayı bolca yazarak, biraz da okuyup izleyerek geçirdim. Geçen senenin kitap yorumlarını bitirdim sayılır, son incelemeyi yazıyorum. Kitabı okur okumaz incelemesini yazdığım zamanlara geri dönebileceğim artık 😇

Yazılacak inceleme olunca kitap okuyasım gelmiyor benim. Kitapları genelde silip süpürerek okuduğumdan başladığım her kitap, birkaç güne biten kitap oluyor. Biten her kitap da yazılacak bir inceleme anlamına geliyor. O yüzden tam incelemeler bitti derken, okuduğum yeni kitaplarla listeyi o eski kabarık haline getirmeyi başarıyorum. Böyle giderse bu yazılacaklar listesinin sonu hiç görünmeyecek, diye düşünüp bir şeyler yapmaya karar vermiştim. Son bir senedir okumamı biraz kontrol altında tutmaya çalıştım. Önceliği yorum yazmaya verdim ve sonunda, istediğim o noktaya geldim 🙌 Yazılacak, Dünyalar Savaşı'nın incelemesi kaldı bir tek; onu da şu sıralar yazdığım için incelemelere bitti gözüyle bakıyorum 😏

İncelemeler bittiği için kitap okumaya döndüm ve biz arkadaşlarla yine toplandık; Dune'un filmi çıkmadan bir Dune daha patlatalım, dedik. Dune Tanrı İmparatoru ile Dune okumalarına kaldığımız yerden devam ediyoruz 😉 Kitabın henüz başlarında olmama rağmen, serinin önceki kitaplarına kıyasla Dune Tanrı İmparatoru'nu hem kurgu hem de üslup açısından çok farklı buldum. Bu farklılığın neyden kaynaklandığına dair ise hiçbir fikrim yok. Bakalım, Dune evreninde beni ne gibi sürprizler bekliyor. Kitabın incelemesi ise kitap biter bitmez gelecek ✌️

Bu senenin en çok dizi izlediğim ayı, temmuz olabilir. Temmuzun birinde Dark'a bir başladım, bitirene kadar da başka bir şey izleyemedim. Diziyi kardeşimle birlikte, sindire sindire ve bölüm aralarında deliler gibi tartışma yaparak izledik. Bu ay izlediğim bir diğer dizi ise Killing Eve'di. Şuradaki en son yazdığım Dizi Notları'nda bu iki diziden bahsettim. Killing Eve hakkında yazarken fark ettim ki bunun yeni sezonu gelmiş, hatta geleli aylar olmuş. Yazıyı bitirir bitirmez hemen açtım 3. sezona baktım. Araya kitap incelemeleri girince sezon yarıda kaldı. Bu hafta bu sezonu bitirip yeni dizi arayışına girmeyi planlıyorum. Benim dizi tarzım az çok belli, diye düşünüyorum. Var mı şöyle bildiğiniz, ilginç bir kurgusu ve sağlam karakterleri olan bir dizi?

Siz temmuz ayını nasıl geçirdiniz, neler yaptınız?

post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , ,

Yorum: Uzayda Piknik - Arkadi & Boris Strugatski

Tür: Bilim Kurgu, Klasik
Goodreads Puanı: 4,18 (40.461 oy)
Orijinal Adı: Пикник на обочине
Seri: -
Yayınevi: İthaki Yayınları
Çeviri: Hazal Yalın
Basım Yılı: 2018
Sayfa Sayısı: 200

"Herkes mutlu olsun, bedavaya, ve hiç kimse incinerek gitmesin!"

Arkadi ve Boris Strugatski, entelektüel açıdan kışkırtıcı, inanılmaz eğlenceli, cesur ve eleştirel kitaplarıyla "Sovyetler döneminin en büyük bilimkurgu yazarları" sıfatını hak eden yegâne ikili. Uzayda Piknik ise yazarların en şöhretli ve ilham verici romanı.

Uzaylılar dünyanın beş bölgesini ziyaret etmiş ve giderken geriye "atıklarını" bırakmışlardır. Bu atıklar, tüm dünyada bir gizem yaratır, endüstri ve bilim çevrelerinin de odak noktası haline gelir. Atıkların bulunduğu yerler "Bölge" olarak adlandırılarak karantina altına alınır ve bu Bölgeler çevrelerindeki şehirleri ekonomik ve sosyal açıdan etkilemeye başlar.

Redrick Schuhart, Bölgeden uzaylı atıklarını kaçırıp satan bir stalkerdir. Çoğu insan gibi, hayatı yasak Bölge tarafından şekillendirilen Red ve bilim insanı arkadaşı Kiril'in bir zamazingo elde etmek amacıyla buraya yaptıkları yolculuk ise beklenmedik olaylara sebep olur...

Uzaylıların dünyaya yaptığı bu ziyaret bir piknikten mi ibaret? Yoksa arkasında insan aklının alamayacağı bir gizem mi yatıyor?

Uzayda Piknik, karantinaya alınmış insanlığın var olma çabası.

"Heyecan verici, canlı ve hoş... Girift olaylar, yaratıcı detaylar içeren, etik ve entelektüel açıdan sofistike bir eser."
-Ursula K. Le Guin

"Mükemmel... Strugatskiler'in sadakati ve hırsı, dostluğu ve aşkı, umutsuzluk ve tükenmişliği marifetle ele alması şahane bir öykü yaratıyor."
-Theodore Sturgeon

Uzayda Piknik, Strugatski kardeşlerin okuduğum ikinci kitabıydı. Kendilerini, Tanrı Olmak Zor İş ile tanımıştım ve kitabı da burada yorumlamıştım; kalemlerine şaşkınlıkla karışık bir hayranlık duymuştum. Yanlış hatırlamıyorsam, dizisinin çıkacağı haberinden sonra Uzayda Piknik’i merak edip okumaya başladım. Biraz sancılı geçen bir okuma sürecinin sonunda kitabı bitirdim.

Strugatskilerin kurgularını yaratıcı buluyorum. Oldukça sıradan bir olguyu çok farklı bağlamlarda, insanın aklına bile gelmeyecek şekillerde işliyorlar. Tanrı Olmak Zor İş’te de böyleydi, Uzayda Piknik’te de böyle… Uzaylılardan kaldığı varsayılan, olağandışı bu nesnelerin dünyadaki varlığını bu tarz bir açıklamayla anlamlandırmak herkesin aklına gelmez; hatta aklının ucundan bile geçmez. O yüzden, Uzayda Piknik gibi kitapları keşfedince kendimden geçiyorum 😌 Kitabı okurken, kurgunun bu yönüne biraz daha fazla yer verilseydi keşke, demiştim. Uzaylılara ve atıklara dair arka planda dönen muhabbetin biraz daha belirginleşmesini istemiştim. Ama kitabı bitirip üstünde düşündükten sonra, yazarların yaptığı açıklamaların özellikle de piknik benzetmesinin yeterli olduğunu fark ettim. Bu sayede, sayfalarca yazacaklarını veya yaza yaza anlatamayacaklarını bir benzetmeyle ima etmiş oldular. Bu benzetmenin nereden ve nasıl çıktığının tam olarak verilmemesi ise kurguya hakim olan gizemi koruyor, atıkların bilinmezliğini pekiştirmiş oluyor. Sanırım Strugatski kardeşler cevaplardan çok sorulara, daha doğrusu soru sormaya önem veriyor. Zira Tanrı Olmak Zor İş’te de aklımdaki soru işaretleri giderilmemişti ve ben, kitap bittikten sonra bir süre bu kitaba takılı kalmıştım. Bir benzerini Uzayda Piknik’i okuduktan sonra da yaşadığım için yazarların okuru sorgulamaya ittiğini söyleyebilirim.

Kurgunun hoşuma giden birçok ayrıntısı var. Bunlardan biri, uzaylıların tüm kitap boyunca bir kere bile olsa boy göstermeden varlıklarını hissettirmeleri oldu. Bir diğeri, insanın sınırlılığını çok usulca fakat güçlü bir şekilde ifade etmeleri. İnsan aklının ve teknolojisinin ancak bu kadara yettiği düşüncesini işleyişleriyle beni ürkütmeyi, rahatsız etmeyi başardılar. İnsanların uyum sağlama becerisini gösterme biçimlerini ise ayakta alkışlıyorum. Bölge’lerin etrafının çevrelenmesi, yaşanan ekonomik ve toplumsal değişimler, yapılan bilimsel araştırmalar, insanların yaşamak için bulduğu yollar, stalker gibi yeni mesleklerin icadı, bunca bilinmezliğe rağmen insanın değişme ve gelişme becerisini çok güzel yansıtıyor.

Özellikle bilim kurguların ana karakterleri bana genelde yabancı gelir. Benden çok farklı bir zamana ait, çok farklı birini okuduğumu her fırsatta hissettirirler. Uzayda Piknik'in ana karakteri Red ise böyle hissettirmedi. Verdiği yaşam mücadelesi ve yaptığı seçimleriyle Red, insani yönü vurgulanan bir karakter; arzuları, kâbusları, istekleri ve hayalleri olan sıradan biri. Okuduğum kadarıyla, Strugatski kardeşler kurgudan ziyade karakterleri öne çıkarıyor; kurgunun iskeletini oluşturan fikir ve yaklaşımlar yerine karakterlerin psikolojisine, hayatta kalma çabasına ve belki de en önemlisi insanlığına odaklanıyorlar. Bunu da inanılmaz bir ustalıkla yapıyorlar.

Strugatskilerin kitaplarını anlamakta, dolayısıyla da okumakta bayağı zorlanıyorum, nedenini ise henüz bulabilmiş değilim 🤨 Bu durumun çeviriden kaynaklı olabileceğini düşündüm. Fakat Rusça bilmediğim için kitapları inceleyip bu kanıyı doğrulama veya yanlışlama gibi bir imkanım yok. Belki de bu, hem olay örgüsündeki boşluklardan hem de sonun muğlaklığından kaynaklanıyordur. Çünkü yazdıkları kitaplarda karakterlerin eylemleri ve bu eylemlerin ardındaki güdüleri genelde açıkça belirtilmiyor, dolaylı bir biçimde ifade ediliyor; olay örgüsünün bağlandığı sonuç ise oldukça muammalı. Tanrı Olmak Zor İş'e göre Uzayda Piknik, bir tık daha anlaşılır. En azından bu sefer karakterlerin neyi neden yaptığı kavranıyor ve yazılan son, bu kurgu çerçevesinde anlamlı geliyor. Ama okura yine belli açıklamalar ve net bir son sunulmuyor.

Uzayda Piknik ile Strugatskiler, okuduğum en ilginç bilim kurgu yazarları olmayı sürdürüyor. Kitap her şeyiyle tam da kendilerinden beklediğim gibi, sıradışı lakin anlaşılması biraz güç bir eser. Olay örgüsünün basit göründüğüne aldanılmamalı. Sakin bir zamanda, sağlam bir kafayla okunmasını tavsiye ederim.



"Ziyaret, sadece bu on üç yılın değil, insanlığın bütün tarihinin en önemli keşfidir. Bu ziyaretçilerin kim oldukları o kadar önemli değil. Nereden geldikleri, neden geldikleri, ne amaçla böyle kısa süre kaldıkları ve daha sonra nereye gittikleri de önemli değil. Önemli olan, insanlığın bugün kesin olarak bildiği şey: kâinatta yalnız olmadığı..."





post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , ,

Dizi Notları | 9


Yıllar sonra gelen yeni bir Dizi Notları yazısından herkese merhaba! Sekizinci Dizi Notları'nı yazalı neredeyse 4 yıl olmuş 😱 O zamandan beri çok fazla dizi izlediğim de söylenemez, aslında. İzlediklerimin çoğundan başka yazılarda bahsetmiştim. Gerek bahsetmediklerimi yazacak zaman bulamadığımdan gerekse boş zamanım olduğunda içimden yazmak gelmediğinden bu yazı dizisi öylece kaldı. Derken geçen senelerde, eskisi kadar olmasa da, dizi izlemeye başladım. Temmuzda ise yazı yazmaya değer yapımlar izlediğimi fark ettim ve geçtim klavyenin başına...

          

Bu yazı için son birkaç yılda izlediğim dizilerden aklıma ilk gelenleri seçtim, Dizi Notları'nın dokuzuncu yazısında bu dizilerden bahsetmek istedim 😊 Aklıma ilk gelen diziler ise The Office (US), Killing Eve ve Dark oldu.


The Office'i bilmeyen yoktur sanırım. Diziyi çeşitli internet memelerinden veya kullanılan giflerden tanıyıp merak eden ve bu yolla diziye başlayanların sayısı az değil. Aynı isimli İngiliz versiyonundan uyarlanan The Office, aslının ulaşamadığı başarılara imza atarak halen daha büyümekte olan geniş bir hayran kitlesi edindi.

Dunder Mifflin isimli bir kağıt satış firmasının Scranton'daki şubesinde çalışanların yaşadıklarının mizahi bir yaklaşımla anlatıldığı bir dizi, The Office. Şubenin başında tuhaf kişiliği, gevşek tavırları ve olmayan sosyal becerileriyle Michael Scott bulunuyor. Şubenin çalışanları arasında bölge müdür yardımcısı bölge müdürüne yardımcı ve satış temsilcisi Dwight Schrute; satış temsilcileri Jim Halpert, Stanley Hudson, Phyllis Lapin; muhasebeden Oscar Martinez, Angela Martin, Kevin Malone; resepsiyonist Pam Beesly; geçici eleman Ryan Howard; tedarikçi ilişkilerden Meredith Palmer; müşteri hizmetlerinden Kelly Kapoor; insan kaynaklarından Toby Flenderson; depodan Darryl Philbin, Roy Anderson; ve son olarak da Creed Bratton bulunuyor. Yapılan karakter eklemeleri-çıkarmalarıyla ve ünvan değişiklikleriyle firmanın Scranton şubesi aşağı yukarı bu şekilde, yani dizinin kadrosunun kalabalık olduğu söylenebilir.

Dizi 9 sezondan, sezonların her biri de -ilk sezon hariç- ortalama 20 küsur bölümden oluşuyor. Bölümler ise 20-30 dakika civarında. Yani hem arka arkaya devirmelik hem de aralarda birer ikişer izlemelik uzunlukta 😉

Benim için The Office bunca sezonuna rağmen final yaptıktan çok sonra keşfettiğim, bu nedenle de başlamaya yanaşmadığım dizilerden biriydi. İlk sezonlarıyla bağlantı kuramazsam, yapılan göndermeleri kaçırırsam diye endişelenmiştim. Mockumentary, yani sahte belgesel türündeki dizilere kendimi kaptırmam da biraz zaman alıyor. Çekim tarzına, karakterlerin kameraya bakmasına, dördüncü duvarın sıklıkla yıkılmasına alışmam gerekiyor. Çünkü Parks & Rec.'te yaşamıştım bir benzerini. Fakat diziye başladıktan sonra tüm bu endişelerimin yersiz olduğunu anladım.

The Office, nasıl olduysa daha ilk sezondan hatta ilk bölümden beni içine çekmeyi başardı. Hatta ilk sezondaki Michael Scott'a rağmen diziyi izlemeyi bırakamadım ben. Kendimi sürekli, bir sonraki bölümü açmış bir şekilde buldum. Michael Scott'a rağmen dedim, zira kendisi ilk sezonda o kadar itici bir karakter ki... Nefes alsa, ben onun yerine utandım; o derece yani. Neyse ki, sonraki sezonlarda görünüşünden kişiliğine esaslı bir değişime uğradı bu karakter; kabalıkları ve sivrilikleri biraz törpülendi, insani yönü öne çıkarıldı. Michael Scott'ın da empati yapabildiği; liderlik anlayışı, sorumluluk bilinci, ikna kabiliyeti gibi işinin gerektirdiği becerilere az çok sahip olduğu ilerleyen bölümlerde gösterildi. Yoksa böyle bir ana karakteri kim, kaç sezon daha çekebilirdi ki? Bu sayede Michael Scott'ı yüzeysel bir karakterden, dizi tarihinin en özgün ve komik karakterlerinden birine dönüştürdüler.

Michael hem daha öne çıktığından hem de onun değişimi diğerlerine kıyasla daha belirgin olduğundan bu yazıda sadece onun dönüşümüne yer verdim ben. Ama yalnız Michael Scott değil; yukarıda bahsi geçen isimlerin çoğu, ufak tiplemelerden kendine has özellikleri olan birer karaktere dönüştü ve hepsinin diziye kattıkları, izleyiciye sundukları birbirinden güzel, birbirinden değerli...

Dizinin karakter gelişimlerini izlemek ayrı, herkes son şekline kavuştuktan sonrasının tadını çıkarmak ayrı bir keyifti benim için. Sadece ilk sezonda dişlerimi sıkmam, biraz sabretmem gerekti. Fakat sonrası, beklentimi fazlasıyla karşıladı. Kurgusu iyi, karakterleri gelişen, güldürmek için gülme efektine ihtiyaç duymayan, uzun soluklu bir dizi arıyorsanız The Office'i tavsiye ederim; tabii henüz izlemediyseniz 😏


Killing Eve'i ikinci sezonunun çıkmasına yakın, dizi izleme isteğimin eksilerde olduğu sırada keşfetmiştim. Başrollerde MMFD'den tanıdığım Jodie Comer'ın ve Grey's Anatomy'nin Cristina'sının olduğunu görünce diziyi merak etmiştim. Killing Eve'i o kadar çok beğendim ki böyle bir dizinin, bu kadar az tanındığına halen daha inanamıyorum.

Anladığım kadarıyla Kiling Eve, kitaptan uyarlanan bir yapım. Dizinin konusu da şu şekilde: Eve Polastri mesleğinde umduğunu bulamayan, oldukça sıkılmış, zeki bir ajan. Atikliği ve dobralığı sayesinde, birbiriyle bağlantılı gibi görünen ölümleri içeren bir davaya dahil olur. Yerinde yorumları ve isabetli çıkarımlarıyla davanın ilerlemesini sağlayan Eve, davanın baş şüphelisi Villanelle'in dikkatini çeker. Dava sürecinde bu iki karakter birbirlerine takıntılı hale gelir ve davayı tabiri caizse bir kedi-fare oyununa dönüştürürler.

İlk bakışta dizinin senaryosu bilindik, sıradan bir polisiye hikâyesi olarak görünüyor; fakat kurgunun ayrıntıları, Killing Eve'i aynı türdeki diğer dizilerden farklılaştırıyor. Mesela Villanelle ile Eve'in ilişkisinin içeriği çok ilginç, dinamikleri ise çok başka. Dizinin psikolojik açıdan öne çıkan, en enteresan karakteri Villanelle gibi gözüküyor ama bence Eve, kendisinin bile keşfetmediği yönlere sahip kişiliğiyle daha fazla merak uyandıran bir karakter. Villanelle'in ise antisosyal kişilikten ibaret, tipik bir katil olmaması hoşuma gitti; bağlanma sorunları ve muzip espri anlayışı ile çok daha derin bir karakter yaratıldığını düşünüyorum.

Kurgulanan karakterler kadar oyuncuların performansı da dizinin bu kadar başarılı olmasında etkili. Dediğim gibi, Jodie ComerMMFD'den biliyorum. MMFD'de kaç sezon geçti ama ben Chloe'ye bir türlü ısınamadım. Bunun oyuncudan kaynaklandığını düşünmüştüm hep, meğer karakterden dolayıymış; Jodie Comer sadece rolünü ustalıkla canlandırıyormuş. Killing Eve ile fark ettim ki ben Jodie'yi değil, Chloe'yi sevmiyormuşum. Zira Killing Eve'de kendisine hayran kaldım; yalnızca jest ve mimikleriyle bile rol yapabildiği oyunculuk becerisini mi övsem, yoksa bukalemun gibi aksan değiştirme yeteneğinden mi bahsetsem... Sandra Oh ile de arasında inanılmaz bir kimya var ve bunun, dizinin başarısının ana nedenlerinden biri olduğunu düşünüyorum.

Dizinin mizahi yönünü çok sevdim ki bence, diziyi satan da bu mizahın polisiye ögeleriyle zekice harmanlanışı. Özellikle Villanelle'in mizah anlayışına bayıldım; çarpık olduğu kadar komik de. Kara mizah sevenler için Killing Eve, güzel bir seçim.

Karakterleri ve senaryosu iyi yazılmış, oyunculuğu iyi, komedi ve gerilimin dengede olduğu, plot-twistlerle dolu, sürükleyici bir yapım arayanlara Killing Eve'i şiddetle tavsiye ederim 👍


Dark'ı, Stranger Things'e benzeyen dizi olarak duymuştum. O yüzden de diziyi izleme taraftarı değildim. Geçenlerde, dizinin final sezonu geldiği sıralarda, izleyecek dizi arayışına girdim. Renkli Kitap'tan Güngör'ün tavsiyesiyle Dark'a başladım ve bir hafta içinde bitirdim. Bir kez daha anladım ki bu gibi konularda milletin ne dediğine bakmadan, etmeden insanın bildiğini okuması gerekiyor. Bu iki diziyi birbirine kim, nasıl benzetmiş; hayret ettim doğrusu...

Dark, Alman yapımı bir dizi. Olaylar Almanya'nın hayali kasabası Winden'da geçiyor. Açılış, kasabalı çocukların kaybolmasıyla yapılıyor ve dizide bu kayıplarla ilişkili, çeşitli sıradışı durumlar işleniyor. Kasabanın belli ailelerinin etrafında dönen olayların anlatıldığı, geçmiş ve geleceğin iç içe geçtiği, gizem olarak başlayıp bilim kurguyu da içine alan, oldukça ilginç bir dizi.

Olay örgüsüne, karakterlere, vs. daha fazla girmek istemiyorum; spoiler vermeden ancak bu kadarından bahsedebilirim. Çünkü dizinin en güzel yanı, spoiler yememiş bir şekilde kurguyu çözmeye çalışmak; olaylar arasındaki bağlantıları kurmak, karakterleri birbiriyle ilişkilendirmek... Normalde ben gelemem böyle şeylere, sabredemem; dizinin ilk bölümünü bitirir bitirmez wiki sayfasını açıp tüm kurguyu öğrenirim. Ama Dark'ı izlerken kendimi biraz tuttum, diziyi kardeşimle izlememin de yardımı oldu tabii.

Dark'ın en beğendiğim kısmı, cast seçimi. Oyuncular, nokta atışıyla seçilmiş. Ebeveynler çocuklarıyla o kadar benziyor ki, kendi çocukları oynasa bu kadar olmazdı. Karakterlerin geçmiş ve geleceklerini başka başka oyuncular canlandırıyor. Aynı şekilde bu oyuncular da öyle bir seçilmiş ki, oyuncuların kendisini ifade etmesine gerek bile kalmadan kimin kim olduğu anlaşılıyor. Kurgu, bölümler ilerledikçe karmaşıklaşmaya başlıyor. O nedenle oyuncu seçiminin başarıyla yapılması, diziyi anlamayı ve olay örgüsünün takibini yapmayı kolaylaştırıyor.

Kurguda sembolizm çok baskın. Buradan haraketle, karakter isimlerinden olayların oluşturduğu örüntülere kadar dizinin birçok unsurunun neyi simgelediği anlaşılabilir. Hatta olayların gidişatını çıkarmak da bir dereceye kadar mümkün. Fakat bunun için hem belli bir bilgi birikimine sahip olmak hem de diziyi pür dikkat izlemek gerekiyor. Neler olacağını kestirmek, dizinin ortalarına gelindiğinde zorlaşmaya başlıyor. Son sezonda ise bir adım sonrasını tahmin etmeyi geçtim, olayları kavramak zaten başlı başına güç.

Spoiler yememek için araştırma da yapamadığımdan, son sezonu kafam allak bullak bir biçimde izledim ben ve hayal kırıklığına uğradım. Sanki izleyici olay örgüsünü sorgulayamasın, kurulan neden-sonuç ilişkilerindeki açıkları yakalayamasın diye bu kurgu böyle dallanıp budaklandırıldı gibi geldi bana. Diziyi izlerken, her şeyin en sonda belli bir mantık çerçevesinde anlam kazanacağını düşünmüştüm. Lakin Dark, beklentimin altında kalan açıklamalarla ve bölümlerle kapanış yaptı. Özellikle o son bölümlerin temposunu çok hızlı buldum. Bu böyle yaptı, şu şöyle oldu şeklinde pat pat pat diye geçiştirildi çoğu şey ve birçok probleme, karakterlerin o anda ortaya attıkları gerekçelerle çözüm getirildi. Nedenine, nasılına yer vermedikleri için de bu kısımlar mantıksız ve saçma gözüktü. Bunca sezon boyunca öyle olmayacak denilen şey, bir bölüm içinde oluyorsa ve buna akla uygun bir açıklama getirilmiyor veya gösterilmiyorsa... Eh, ben ne anladım o zaman bundan! Kurgunun gerçekten de şaşırtıcı ve mantıklı kısımları var; olay örgüsü içinden çıkılamaz bir hale geldiği için akla gelen ilk fikir uygulanmış gibi görünen kısımları da var. Diyeceğim o ki, kurgunun temelindeki düşünce yaratıcı ve ilgi çekici; bunun işlenişi ise daha iyi olabilirdi bence. Dark'ı bir kez daha izlemeyi planlıyorum. Belki de sorun bendedir, diye düşünmek istiyorum. Çünkü dizi cidden, bu sene izlediğim en iyi yapımlardan biri. Umarım, sorun bendedir 🤞

post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, ,

Yorum Cadısı 8 yaşında!


Dizi izlemeye kaptırmışım kendimi, blogun yeni yaşını kutlamayı unutmuşum 😬 Zaten geçen sene de kutlama yazısını yazmayı unutmuştum, taa ne zaman hatırlayınca kalmıştı öyle... Ama bu sefer, Yorum Cadısı'nın 8. yılının ilk gününde yazıyorum, kutluyorum!

Dün, Yorum Cadısı'nı açalı 8 yıl olmuş. 8 yıl! İnişli çıkışlı 8 koca yılı devirmişiz, vay be! Blog açmak istediğim, adını ne koysam diye düşündüğüm zamanları hatırlıyorum da... İyi ki üşengeçliğimi bir kenara koymuşum ve blog açmışım. Yorum Cadısı sayesinde birçok güzel insan tanıdım, yeni arkadaşlar edindim, kuvvetli dostluklar kurdum, kendimi ve umuyorum ki başkalarını da geliştirdim.

Desteğiniz, tavsiyeleriniz ve yorumlarınız için teşekkürler 😇 Birlikte büyüdüğümüz, geliştiğimiz, öğrendiğimiz daha nice güzel senelerimiz olur umarım 🤗


post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , ,

Aylık Rapor | Haziran 2020


Merhaba! Haziranın aylık raporuyla buradayım 🙋 Ne zamandır eski halime dönme çabası içindeydim, bu ay o yolda olduğumu hissettim ve sanırım iyi kötü bir düzen oturttum. Birikmiş yorumları yazdım, kitap okudum ve hatta bitirdim. Üstüne, dizi-film araştırıp ufak bir izleme listesi bile oluşturdum 😏 Çok yakında, dizili filmli yazılarla, tam anlamıyla geri dönmüş sayacağım kendimi 😇

Haziranda Saga'nın altıncı cildini okuyup bitirdim. Nasıl da özlemişim şunları, anlatamam 😊 Beşinci cildi okuyalı biraz olduğundan ve iki cilt arasında kurgusal açıdan da yıllar geçtiğinden, önceki ciltleri şöyle bir karıştırmam gerekti. Yine de çok keyifli bir okuma yaptım. Hikâye öyle bir yerde kaldı ki, devamını merakla bekliyorum 😲 Umarım Marmara Çizgi arayı çok açmadan serinin diğer ciltlerini bizlerle buluşturur.

Bu arada Saga'yı, ilk beş cildini dikkate alarak incelemiştim. O yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

Haziran ortası gibi internetle alakalı sorunlarla uğraştım ve bu, bir hafta kadar sürdü. İnternetsiz geçen bu günleri e-book okuyarak değerlendirdim. Uzun zamandır elime almadığım Red, White & Royal Blue'yu bitirdim. Yani haziranda bir değil, iki kitap bitirdim 😎 Aman, tahtaya vurayım 😄 Bu kitabın incelemesi gelir mi, emin değilim... Çevirisi çıkar da okursam, bir ihtimal yazarım... Olur da yazmazsam diye, kısaca şunları söyleyeyim: Kitabı, GR'in yılın en iyi kitapları ödülünün adaylarında görmüştüm ilk önce. Sonra bir baktım, bu kitap iki kategoride de birinci olmuş. Merak ettim ve okudum. Amerikan seçim sistemi hakkında çok fazla bilgim olmadığından, ara ara sıkıldığım oldu. Kafa dağıtmalık, eğlenceli ve azıcık da şaşırtıcı bir kitap arayanlara tavsiye ederim 👍

Onun dışında İlyada'ya devam ediyorum. Kitap beklediğimden daha ağır geldi, o yüzden gıdım gıdım okuyorum. Bir de benim Agamemnon'la bir sorunum var gibi; kendisi dizelerde ne zaman boy gösterse bütün hevesim kaçıp gidiyor, söylediklerini okumak dahi istemiyorum. Truva Savaşı ile ilgili okuduğum diğer kitaplarda, yazılarda da sevmezdim ben bu karakteri. İlyada'yı okuyanlar veya Agamemnon'u bilenler, bu adam hakkında düşündüklerini yorum olarak yazabilir mi acaba? Bende mi bir sorun var; yoksa şu adam cidden itici, sinsi, bayağı, evlat olsa sevilmez biri mi?

Birtakım sanatsal projeler halen aklımda, fakat bu sıcaklardan dolayı ne elime fırça alasım geliyor ne de yeni bir şeylere başlayasım... Bunları sonbahara bırakacağım galiba; yarım bıraktığım bazı projeleri de o sırada yavaş yavaş tamamlar, yenilerine hazırlanırım diye düşünüyorum.

Siz haziran ayını nasıl geçirdiniz, neler yaptınız?

post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , ,

Yorum: Dune Çocukları - Frank Herbert

Tür: Bilim Kurgu, Fantastik, Klasik
Goodreads Puanı: 3,93 (101.766 oy)
Orijinal Adı: Children of Dune
Seri: Dune, #3
Yayınevi: İthaki Yayınları
Çeviri: Dost Körpe
Basım Yılı: 2016
Sayfa Sayısı: 552

"Tıpkı insan hayatı gibi, her gezegenin de bir başlangıcı ve bitişi vardır."

Frank Herbert, deneylerden çok deneysel yaklaşımların had safhaya ulaştığı, tür içerisindeki "iyi edebiyat iyi edebiyattır"cıları bir araya getiren yeni dalga bilimkurgu akımının en önemli temsilcilerinden. Türün tüm olanaklarını, suyunu çıkarana kadar kullandığı Dune serisinin üçüncü kitabı Dune Çocukları, din ve güç arasındaki ince çizginin altını çizen sayılı romanlardan.

Paul'ün çöle gidişinin üzerinden dokuz sene geçmiş, çöl gezegeni artık yeşillenmeye başlamıştı. Baharat üretimi de giderek artıyordu. Bu değişimlerle beraber çöl terk ediliyor, kök salmış âdetlerden sapılıyordu.

Baharatın sağladığı geleceği görme gücünden yoksun kalan Alia, İmparatorluk'u kaybetmemek adına elinden geleni yaparken, karşısında geçmişinden hesaba katmadığı rakipler bulacaktı. Çölün derinliklerinden çıkagelen Vaiz, Paul'ün dinine karşı vaazlar veriyordu. Unutulmayan kan davaları tekrar gün yüzüne çıkacaktı.

Paul'ün ikizleri, II. Leto ve Ganimet ise İmparatorluk'un yeni mehdileri olarak yetiştirilmekteydi. Fakat onların da kendi planları vardı.

Dune Çocukları, efsanesiyle uzlaşamayan bir gezegenin yörüngede kalma mücadelesi.

"Her bilimkurgu hayranı, Dune Çocukları'nda kendilerine göre bir şey bulabilir."
-Publisher's Weekly

"Bilimkurguda bir dönüm noktası."
-Los Angeles Times

Dune Çocukları da incelemesi geciken kitaplardan biriydi. Serinin diğer kitapları gibi Dune Çocukları'nı da arkadaşlarla beraber okuyup kendi aramızda tartışmıştık. Aslında Dune üzerinden, diğer kitaplardan birkaç cümle ile bahsettiğim bir seri incelemesi yapmayı planlamıştım ben. Fakat seri içinde kitapların birçok açıdan değişiklik gösterdiğini görünce, hepsinin incelemesini yazamaya karar vermiştim. İyi ki öyle yapmışım, diyorum. Çünkü Dune Mesihi, Dune'dan ne derece farklıysa Dune Çocukları da Dune Mesihi'nden o kadar farklı...

Dune'un incelemesine şuradan, Dune Mesihi'ninkine buradan ulaşabilirsiniz.

Kurgu açısından Dune Çocukları beni fazlasıyla tatmin etti. Kitabın özellikle kurgulanan dünyayı besleyen ayrıntıları çok güzel işlediğini düşünüyorum. Kurgunun tarihsel, siyasal, psikolojik, sosyolojik nitelikleri bu kitapta daha da açıklanıyor, böylece okuyucunun Dune evrenini anlaması kolaylaşıyor. Bu açıklamalar olay örgüsü üzerinden, dolaylı olarak yapılıyor; genelde kültürlerin birbirini etkilemesi veya olayların çeşitli kültürleri etkilemesi olarak ele alınıyor. Karşılıklı etkileşimlerin sonuçlarını görmek içinse beklemek gerekmiyor. Zira toplumların yüzyıllara yayılmış evrimi, Arrakis'in başkalaşması ve güç dengesinin aniden değişmesiyle, birkaç yıl gibi çok kısa bir sürede gerçekleşiyor. Bu, özellikle Fremen kültüründe kendini gösteriyor; giyim kuşam, dil, hayat felsefesi gibi birçok alanda jenerasyonlar arasındaki farklılıklar göze çarpıyor. Fakat kuşaklar arasında yaşanan çatışmalar olay örgüsüne yedirilmiş bir biçimde, daha çok arka planda sunuluyor. Açıkçası ben, Dune Çocukları'ndan böyle bir şeyi beklemiyordum. Tüm bu değişimlerin aşama aşama gerçekleşeceğini, etkilerinin en az birkaç asır sonra ortaya çıkacağını düşünmüştüm. Yani Paul'ün neden olduğu olaylar silsilesinin ivme kazanarak gittikçe derinleşmesi, benim gözümde seriyi daha da ilginçleştirdi.

Dune Mesihi ile Dune Çocukları arasında yanlış hatırlamıyorsam 9 yıllık bir zaman farkı vardı. Anlayacağınız, Dune Çocukları bir önceki kitabın hemen ardından devam etmiyor. Bunu kavraması, ikizlerin durumu yüzünden biraz çetrefilli geldi bana 🤔 Arrakis'teki değişiklikler de muazzam ölçüde olduğundan, zamansal açıdan arada sırada kafam karıştı benim. Önceki kitapları okuyalı biraz olduğu için de fazladan çaba harcamam gerekti; karakterleri ve olayları hatırlamak için Dune'a ve Dune Mesihi'ne şöyle bir göz attım. Neyse ki kitabın olay örgüsü, serinin diğer iki kitabına nazaran daha anlaşılırdı. Önceki kitaplarda birbirinden bağımsızmış gibi gözüken birçok olay, aynı anda gerçekleşiyordu. Kurgunun temelini oturtamadan ve karakterleri henüz tanıyamamışken bunca olayı takip etmek, anlamak ve irdelemek takdir edersiniz ki güç... Dune Çocukları'nda ise hem kurguya daha aşina olduğumdan hem de çoğu olay birbirine bağlandığından, pek zorlanmadım. Sadece Alia ve ikizlerin durumundan dolayı, bu karakterlerin eylemlerine dönüp bir daha baktığım oldu. Onun dışında bir engelle karşılaşmadım; hatta Dune Çocukları için serinin en açık ve net kitabı diyebilirim.

Karakterlerden bahsetmişken... Kitabın karakter gelişimine hayran kaldığımı belirtmeliyim. Özellikle Alia'nın karakter inşası ağzımı açık bıraktı; kendisinin bir Dune'daki haline bakıyorum, bir de Dune Çocukları'nda dönüştüğü kişiye ve şaşırmadan edemiyorum. Alia'daki bu inanılmaz değişimin altı da fazlasıyla dolu; Alia’yı bu duruma getiren olaylar zincirinin neden-sonuç ilişkisi çok sağlam kurulmuş. Kitaptaki diğer karakterlerin dönüşümlerini de tatmin edici buldum.

Frank Herbert tüm bunları öyle bir şekilde kurgulamış ki gidişatın tahmin edilmesi pek mümkün değil zaten, ama şaşırtayım derken temeli saçma sapan şeylerle de doldurmamış. Her şeyi büyük bir titizlikle, ayrıntısına kadar planladığı belli. Zira Frank Herbert bu kitapta Dune'dan beri karşımıza çıkan birçok şeyi sorgulatıyor, yeniden anlamlandırmaya teşvik ediyor; bunların doğasını, gerek karakterlerin eylemleri ve seçimleriyle gerekse vuku bulan olayların sonuçlarıyla farklı açılardan görmemizi sağlıyor. Böylece ucu açık kalmış kısımları birbirine bağlayarak Dune'u bir bütün haline getiriyor, önceki kitaplarda oluşan soru işaretlerini olabildiğince gideriyor.

Dune Çocukları'nın önceki kitaplara kıyasla aksiyonu daha düşük; fakat bu, heyecanının eksik olduğu anlamına gelmesin. Aksine, spoiler yememe rağmen kitabı deli gibi okudum ben. Hatta keşfedilecek o nefes kesen kurgusuyla Dune bile bu kadar sürükleyici gelmemişti. Kurguya hakim olan soğuk savaş atmosferinin de okuru iğne üstünde tutarak sürükleyiciliğe katkıda bulunduğunu düşünüyorum. Sonraki bölümlerde neler olacağını merak ederek sayfaları birbiri ardına çevirmemek, bence bu nedenle oldukça zor.

İlgi çekici kurgusu, heyecan dolu olay örgüsü ve sağlam karakter gelişimiyle Dune Çocukları, Dune Mesihi'nden sonra ilaç gibi geldi bana. Aklımdaki soruların büyük ölçüde cevaplanmaya başlanması da serinin devamına duyduğum merakı güçlendiriyor. Dune Tanrı İmparatoru'nu elime almak için sabırsızlanıyorum 😊



"...Geleceği tamamen bilmek, o gelecekte tamamen kısılı kalmak demektir. Zamanı çökerten bir şeydir bu. Şimdiki zaman geleceğe dönüşür. Ben özgür olmak istiyorum."





post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, ,

Kitap Alışverişi | 21


Bir alışveriş yazısıyla daha herkese merhaba 🙋  Alışveriş yapmamak için direndim o kadar, ama nafile... Kardeşim kitap alacağını söyleyince, ben de 3-5 bir şeyler attım sepete 😁

Alışverişi eskiden Okuoku olarak bilinen Kitapsepeti'nden gerçekleştirdik. Son bir haftadır evin internetinde sorun olduğundan alışverişin takibini yapmakta zorlandım. Ama sipariş verme ile kargoyu teslim alma arasındaki süreyi göz önüne alınca, zaman konusunda herhangi bir sorunla karşılaşmadığımı söyleyebilirim.

Paketleme de fena değildi. Gerçi, kutuyu açar açmaz karşılaştığım balonlu naylonu kitapların üstüne öylece bırakmak yerine etrafına sarsalardı, daha iyi olabilirdi bence 😄 Yine de kargoma balonlu naylon koydukları için seviniyorum.

Bu arada, bu benim Kitapsepeti'nden yaptığım ilk alışverişti. Daha önce Okuoku'dan defalarca alışveriş yapmıştım ama firma değiştikten sonra buradan kitap almaktan çekinmiştim nedense. Memnun kaldığım bir alışveriş gerçekleştirdiğim için buradan alışveriş yapmaya devam etmeyi düşünüyorum. Özellikle de Kitapsepeti her alışverişine, kendilerine ait bu tatlı mı tatlı ayraçlardan koyarsa 😍

Gelelim aldıklarıma... Geçenlerde Find Me'nin çevirisinin çıktığını görmüştüm. Çevirmen değişikliğine gidildiğini fark ettiğimde, kitabı alınacaklar listemin tepesine koydum. Bir ara kitabı almamayı aklımda geçirsem de merakıma yenilip almış bulundum 🤷

Tolkien'ları ise eksikleri tamamlamak için aldım. Bunları çıktığından beri almayı planlıyordum aslında fakat okumayı istediklerimi almayı tercih ediyordum hep. Bu kitaplar çıkalı bayağı olduğundan, tükenir endişesiyle bu alışverişimde alayım artık dedim.

Saga'nın 6. cildini almak ne zamandır aklımdaydı. Fırsat bulmuşken onu da aldım. Sanırım içlerinden ilk okuyacağım Saga olacak. Bu sayede, yerlerde sürünen yıllık okuma hedefime az da olsa yaklaşmış olacağım 😬

Diğer 3 kitap ise Kitapsepeti'nin 200 lira üstü alışverişe verdiği hediye sete ait... İçlerinden İyi Kız'ın arka kapak yazısını okudum, kitap ilgimi çekti. Belki o kitabı okuyabilirim ama diğerlerini okur muyum, emin değilim...

post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , ,

Yorum: Call Me by Your Name - André Aciman

Tür: Aşk, Çağdaş/Modern, Yetişkin
Goodreads Puanı: 4,26 (175.442 oy)
Çeviri Adı: Adınla Çağır Beni
Seri: CMBYN, #1
Yayınevi: Atlantic Books
Dil: İngilizce
Basım Yılı: 2017
Sayfa Sayısı: 248

During a restless summer on the Italian Riviera, a powerful romance blooms between seventeen year old Elio and his father's house guest, Oliver. Unrelenting currents of obsession and fear, fascination and desire threaten to overwhelm the lovers who at first feign indifference to the charge between them. What grows from the depths of their souls is a romance of scarcely six weeks duration, and an experince that marks them for a lifetime. For what the two discover on the Riviera and during a sultry evening in Rome is the one thing they both already fear they may never truly find again: total intimacy.

"As much a story of paradise found as it is of paradise lost... Extraordinary."
-New York Times

"Brave, acute, elated, naked, brutal, tender, humane and beautiful."
-Nicole Krauss, the author of Forest Dark

"Evocative, poetic and deeply beautiful... This riff on longing, sexual awakening and the impact of the past will strike an exquisite chord with those falling in love for the first time (or out of love for the last time)."
-Tatler

Şu kitabı okuyalı 1,5 yıl oluyor ve ben incelemesini ancak yazabiliyorum, olsun... Bir yandan iyi oldu, diyorum. Düşüncelerimi toparlayabildim ve içime sinen bir inceleme yazabildim. İncelemeyi Onur Ayı'nda paylaşıyor olmak da ayrı bir güzel 🏳️‍🌈 Bu gecikmenin en büyük nedeninin hayatımdaki yoğunluk olduğunu söylesem de öyle değil. Asıl neden, bende böylesine derin bir iz bırakan bu kitabın incelemesini nasıl yazacağım hakkında en ufak bir fikrimin bile olmamasıydı. Şu anda bile ne yazarsam yazayım, paragrafların yetmeyeceğini; nasıl anlatırsam anlatayım, kelimelerin yetersiz kalacağını biliyorum. Normalde, kitabı okurken ve kitabı bitirdikten sonra hatırlatıcı işlevi gören ufak notlar alırım. Fakat bu durumda, kitabın etkisi altındayken deftere karaladıklarımın bu incelemeye yardımı dokunacağını sanmıyorum. Çünkü ne o heyecanla yazdıklarımı okuyabiliyorum ne de yazdıklarımdan çıkarabildiklerimi anlıyorum. Neyse ki, blogu yenilediğim sıralarda CMBYN hakkında bir şeyler yazmışım. Onlara eklemeler, çıkarmalar yaparak hayatımın incelemesini yazmaya çalıştım 🤗

CMBYN, filmiyle keşfettiğim kitaplardan... Hatta filmi ile kitabını eşit derecede başarılı bulduğum, nadir eserlerden biri. Filmi beni o kadar etkilemişti ki film hakkında notlar alır almaz kitabın ingilizcesini internetten bulmuş, kitabı almak için bahanem olsun diye de atlayarak okumuştum. Ama bu, duyduğum açlığı geçirmedi tabii; Armie Hammer tarafından seslendirilen audiobookunu dinlemek de öyle... Bu arada, tüm bunlar yaklaşık 20 saatte filan olup bitti. Bu 20 saatte filmi izledim, filmin üstüne düşündüm, varlığımın nedenini sorguladım, kitabın e-bookunu okudum, hayatı tekrar sorguladım, filmi yorumladım, sonra da kitabı dinleyerek uykuya daldım. Sıralama bu şekilde olmayabilir zira o sırada beynim, uykusuzlukla boğuşup nasıl bir şeye çarptığımı anlamlandırmaya çalışıyordu. Eylemlerimi hatırlamakta zorlanıyor olabilirim ama hissettiklerimi çok net bir şekilde anımsıyorum.

CMBYN beni o kadar etkiledi ki... Daha önce hiçbir kitap beni böyle etkilememişti. Bu, benim daha önce yaşamadığım çok yoğun ve az da olsa korkutucu bir deneyimdi. Uzun bir süre boyunca da CMBYN'in etkisinden çıkamadım. Nitekim, kitabın incelemesini Adınla Çağır Beni yerine orijinali üzerinden yapmamın nedeni de bu. Çünkü beni sudan çıkmış balığa döndürüp varoluşsal krizlere sokan, Adınla Çağır Beni değildi. Çevirisinden uzun uzadıya bahsedeceğim zaten, ama önceki yazılarımı görmeyenler için şunu bir kez daha söyleyeyim; çevirisi, kitaba hakkını vermiyor. Şu noktada ise hiçbir çevirinin CMBYN'in verdiğini veremeyeceğine, hissettirdiklerini hissettiremeyeceğine eminim. Her neyse, laf lafı açıyor; konuyu daha fazla dağıtmadan, birazcık uzun bir giriş yaptıktan sonra, incelemenin ayrıntısına geçiyorum.

CMBYN'i sadece bir aşk kitabı olarak niteleme taraftarı değilim; zira kitap, bundan çok daha fazlası... Elio ile Oliver'ın arasındakileri de aşk diye nitelemek biraz yetersiz kalıyor bence. Çünkü Elio ile Oliver'ın arasındaki çok başka bir şey... Bu iki karakterin arasında aşktan, tutkudan, arkadaşlıktan beslenen; zamanın ve coğrafyanın koparamadığı, derin ve saf bir bağ var. CMBYN ise bu bağı tüm ayrıntısıyla işliyor.

Kitap, aşk yaşayan iki karakterin aralarındaki yaş farkından ve yaşananlardan dolayı birçok tartışmaya neden oldu. Bu tartışmalara girmeyi, olayı farklı bakış açılarından ele alıp gerçeklerle karşılaştırarak biri hariç hepsini çürütmeyi düşünmüştüm bir ara. Fakat daha sonra vazgeçtim. Hem bunun gibi manasız çekişmelerle güzelim kitaba haksızlık etmek istemedim hem de üstünde düşününce, bunlara açıklama getirmek çok saçma geldi bana. Bir de, ben her ne kadar gerçeklerden bahsedip bunları karakterlerin psikolojisi ve eylemlerinden yaptığım çıkarımlarla desteklesem de günün sonunda yine herkes ama ile başlayan cümleler kurmaya devam edecek. O nedenle, tüm bunları Elio ve Oliver'ın gözünden görmeye çalışarak kitabı tekrar okumayı öneriyorum herkese. Bu iki karakterin geçmişini, bakış açısını, psikolojisini, o yaz deneyimlediklerinin sonraki yaşamlarındaki etkilerini göz önüne alarak değerlendirin kitabı. Ben bunları dikkate alarak kitabı defalarca okudum ve şahsen Elio ile Oliver'ın hissettiklerini, yaşadıklarını çok kıymetli buluyorum.

Bu kitabın yeri, bende çok ayrı... Olayların geçtiği yerler, karakterler, yaşananlar öylesine tanıdık geliyor ki bana. Kitabı okurken sanki bu kurgunun, olay örgüsünün bir parçasıymışım gibi hissettim; Mafalda'nın kahvaltı sofrasına oturmuş, yağmurlu bir günde Perlmanlarla birlikte koltuğuma kıvrılıp kitap okumuş, Elio'nun peşine takılıppiazzettayı bisikletle turlamış olarak görebiliyorum kendimi. Eskiden, o yaşlarda, yaz tatilimi tıpkı Elio gibi ailemle birlikte şehrin kakofonisinden uzakta, walkmanimle, kitaplarımla ve denizle geçirirdim ben de. CMBYN bana o günleri, Oliver'ın deyimiyle, kendi cennetimi de hatırlattığı için böyle hissediyor olabilirim. Bunun kitapla veya Elio'yla bağ kurmamı kolaylaştığı aşikâr, ama böyle hissetmek için benzer deneyimlere sahip olmak gerekmiyor; André Aciman'ın kurgusu ve bilhassa bu kurguyu ifade ediş biçimi, okuru 1980'ler İtalya'sına götürüyor zaten...

Kitabın kurgusu, çoğu zaman kurgu gibi gelmedi bana. Barındırdığı temalarla, hissettirdiği duygularla kitap o kadar içten ve canlı ki... Elio'nun ve yaşadıklarının gerçek olmadığının, bir insanın hayal gücünün bir ürünü olduğunun farkına varmak çok zor. Yazılanların gerçekten yaşamış olabileceği hissini üstümden atamadım bir türlü. Yazarın ne anlattığı kadar nasıl anlattığının da etkisi var bunda. Aciman kurguyu, hatıraya benzer bir biçimde kaleme almayı seçmiş. Yaşananları Elio'nun bakış açısından, doğrusal bir zaman çizgisini takip etmeden yazmış; yani olaylar Elio'nun hatırladığı şekliyle ve kadarıyla, Elio'nun şimdiki düşünceleri ve yorumu da katılarak sunulmuş. Anlatım tarzını çok ilginç ve zekice buldum ben, bu anlatım biçiminin kitabı birçok açıdan tamamladığını düşünüyorum. Elio'nun hislerini, düşüncelerini ve 1987 yazında yaşadıklarının önemini daha iyi verebilecek bir anlatım şekli gelmiyor aklıma. Özellikle yaşananların anı şeklinde ifade edilmesiyle bile Aciman'ın kelimelerle dile getiremeyeceği noktaları vurguladığını düşünüyorum. Anıların geçmişte bir daha erişilemeyecek bir biçimde öylece kalmasının, o yazın Elio için bir daha yaşayamayacağı ilklerden ve deneyimlerden ibaret olmasını temsil etmesi gibi... Ayrıca bu anlatım, kurguyu daha da derinleştiriyor; karakterleri ve olay örgüsünü daha kompleks bir hale getiriyor. Şöyle ki, yaşananların Elio'nun bakışından ve bir anı şeklinde anlatılması öncelikle tüm bunların doğruluğunu sorgulatıyor. Mesela, Oliver gerçekten de Elio'nun dediği gibi her zaman kendine güvenen biri miydi? Yoksa bu, Elio'nun Oliver'ı idealleştirmesi sonucunda yaptığı bir çıkarım mıydı? Kitaptaki bazı sahneler, Elio'nun yanlış sonuçlara varma ve yanlış hatırlama potansiyelini çok güzel gösteriyor ve bu sadece Elio için geçerli değil; Oliver'ın da benzer bir durumda olduğu, zaman zaman Elio hakkında yanlış kanılara vardığı görülüyor. Karakterler, yaptıkları hatalarla karakterlikten çıkıp insana dönüşür; başta Elio ve Oliver olmak üzere CMBYN'deki birçok karakter, dolayısıyla bana bu denli sahici geliyor. Anıların dün-bugün-yarın şeklinde düz bir çizgide değil de birbirine anlamsal açıdan bağlanıp olaydan olaya atlanarak anlatılması, kitabın gerçekçiliğini de güçlendiriyor bir nevi. Tüm bunlar iyi ki geçmişin şimdiki zaman olarak işlendiği, doğrusal bir zaman çizgisinin takip edildiği, farklı bakış açılarına yer verilen bir kurguda anlatılmadı. Aciman, CMBYN'in devamı olarak yazdığı Find Me'de bu tarz bir anlatımı kullanıyor; CMBYN'in verdiğinin bir benzerini Find Me'nin verememesinin bir sebebi de bu aslında.

Kitabın olay örgüsü, anı şeklinde anlatıldığı için biraz dağınık. Anılar arasındaki geçişlerin belirgin olmaması da başlarda kafa karıştırabilir. Özellikle CMBYN'i kitabıyla tanıyorsanız, karakterleri ve mekanları zihninize oturtmakta bu nedenle biraz zorlanabilirsiniz. Fakat bir süre sonra anlatımın akışına kapılıp herkesi, her şeyi yıllardır tanıyormuşsunuz gibi hissetmemek elde değil. Ben CMBYN ile filmi vasıtasıyla tanıştım. O yüzden bu konuda zorlanmadım. Hatta önce filmini izlememe rağmen bu, kitabın büyüsünü de bozmadı; aksine besledi. Karakterleri zihnimde canlandırırken filmi gözümün önüne getirdim; diyaloglarda filmdeki oyuncuların seslerini, kelimelere yaptıkları aynı vurguları duydum. Filmi önce izlemem, okuma sürecimi bir üst noktaya taşıdı diyebilirim.

Film demişken... Filmi çıkan kitapların, kapağında film afişi olmayan versiyonlarını tercih ederim genelde. Afişlerin kullanılmasını hem yazara yapılan bir nezaketsizlik olarak hem de biz okurların hayal gücünü istemeden de olsa kısıtlayan bir eylem olarak görüyorum. Fakat filmin kitaba oldukça sadık, müthiş bir yapım olduğunu; dahası kitabı tamamladığını düşünüyorum. O nedenle, kapakta bu afişin kullanılması benim hoşuma bile gitti. CMBYN'in basımı ile ilgili bir de şuna değinmek istiyorum: Basımdaki farklılıktan dolayı kitabın sırtı kırılmaya çok müsait. Sanırım bizdeki tüm yayınevleri, kitaplarının ön ve arka kapaklarına pilyaj yaptırıyor. Sırtın bir santim kadar yanında katlamayı kolaylaştıran çizgi şeklindeki oyuk var ya, işte o kısım, Atlantic Books'un basımında yok. Bu da kitabın sırtını kırıklara ve çatlaklara karşı daha korunmasız hale getiriyor, kitabı okumayı da zorlaştırıyor. Özellikle siz de benim gibi, kitaplarınızı en az hasarla okumaya çalışanlardansanız, bu basımı okurken kitaba zarar vermemek için şekilden şekile girmeniz kaçınılmaz. Ben bunca dikkati göstermeme rağmen kitabın sırtında, gözle hemen seçilmese de dokunulduğunda hissedilebilen ufak kırışıklıklar meydana geldi. Bu basımı edineceklere, kitabı okurken biraz daha dikkatli olmalarını öneririm.

André Aciman'ın üslubunda, kelime seçiminde öyle bir şey var ki... CMBYN'i okumuyor da yaşıyorum resmen. Bu yüzden, Elio'nun yaşadıklarına hemen yanı başında şahit olmakta ve hatta kendimi Elio'nun yerine koymakta hiç zorluk çekmiyorum. Elio'nun duygularındaki yoğunluktan kitaba ara verdiğimi veya Elio'nun sabırsızlığını hissedip sayfaları deli gibi çevirdiğimi bilirim. Kalbimi binbir parçaya bölüp beni sabaha kadar uyanık tutan o sonun bende uyandırdıklarından hiç bahsetmiyorum bile... Kitabı ilk okuyuşumda tam olarak böyleydim; 1987 yazına Elio'nun gözünden bakmak, onun algıladıklarını algılamak, onun hissettiklerini hissetmek dışında başka bir şey yapamadım. Kitap her ne kadar kahraman bakış açısıyla yazılsa da, tüm bilgiler elimizde olmasa bile, bir okur olarak olaylara dıştan bakma şansına sahibiz. Karakterleri ve verdikleri kararları sorgulayabilir, bu sayede onlar hakkında bir fikir edinebiliriz. Fakat bunu CMBYN'i bilmem kaçıncı okuyuşumda ancak yapabildim ben. Aylarca kitabın üstünde 7/24 düşünmenin de katkısı oldu tabii 😉 Başlarda, Elio'nun çıkarımlarının ne kadar saçma olduğunu düşünsem de Elio ile benzer kanılara varmaktan alamadım kendimi. Çok sonraları diğer karakterlerin de kendi nedenleri, fikirleri, doğruları olduğu aklıma geldi; kendimi o gerçeklikten sıyırıp kurguya tarafsız bir biçimde bakabildim. Bakın bu, gerçekçi karakterler yaratmaktan veya sağlam bir kurgu oluşturmaktan çok daha fazlasını gerektiren bir şey; okurun karakteriyle empati yapmasını sağlamaktan daha öte, daha değerli bence. Yani André Aciman her şeyi çok güzel ifade ediyor; pişmanlığı, sevinci, kıskançlığı, sevgiyi, acıyı, aşkı kelimeleriyle yoktan var ediyor ve onca duyguyu iliklerinize kadar hissettiriyor. Hatta okuru kitabın içine çekmekle kalmayıp sayfalarında yaşatıyor.

CMBYN'i İngilizce paperbackten Türkçe paperbacke, e-booktan audiobooka kadar her formatta defalarca okumuş biri olarak kitabın çevirisi hakkında kapsamlı bir inceleme yapabileceğimi düşünüyorum. Öncelikle, çeviriyi bir eseri yeniden yazma işi olarak gördüğümü belirtmeliyim. Bu demek oluyor ki okuduğum çeviri kitapları, sadece yazara ait değil; o eserde çevirmenin de bir dokunuşu, bir izi var. Bence başarılı bir çeviri, bu dokunuş ne hafif ne de sert bir biçimde yapıldığı zaman gerçekleşiyor; bu orta noktanın çevrilecek esere göre ayarlanması da gerekli tabii. CMBYN ise orta noktası bulunması zor eserlerden biri, fakat Adınla Çağır Beni'ye baktığımda bu konuda herhangi bir çaba bile harcanmadığını görebiliyorum; kitap baştan sonra, bu iki uçta yeniden yazılmış.

Çevrilen cümleler, anlamı kısmen karşılıyor; yazarın ne demek istediği az çok anlatılabiliyor. Fakat bazı noktalarda çeviriyi ciddi ciddi sorguladığım oldu. Mesela witch's brew deyişini "kocakarı ilacı" diye çevirmek varken, buna "büyücü karışımı" demek ne alaka? Aynı şekilde homecoming kelimesini de "yuvaya dönüş" diye çevirmek varken "vatana dönüş" diye çevirmek... "Eve dönüş" denseydi keşke, en azından birebir çevirmişler derdim. Kitapta bunun gibi bağlam göz önüne alınmadan yapılmış, uygunsuz birçok çeviri mevcut ve bunlar inanılmaz sırıtıyor. CMBYN'i birkaç saatte silip süpürmüşken Adınla Çağır Beni'yi aylara yayarak okumamın sebebi, işte bu çeviri faciası. Adınla Çağır Beni elimde süründü resmen ve bunda, o sonu tekrar okumaktaki isteksizliğimden eser olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Hatta o sonu tekrar okumak, tüm kitabı bu çeviriyle okumaktan daha iyi geldi bana. Çünkü oradaki acıya tutunarak bu çeviriyi yok saymayı başarabildim.

Kitabın çevirisi cümlelerin birebir anlamını vermekte bile zorlanırken, Aciman'ın anlatımındaki şiirselliğin eksikliğinden bahsetmek biraz komik kaçacak ama olsun 😄 Bağlam dışına çıkan bu çeviriyle kitabı edebîliğinden sıyırmışlar, basit bir anı kitabına dönüştürmüşler. Bu yüzden Adınla Çağır Beni'de CMBYN'in akıcılığından, sahip olduğu o sıra dışı atmosferden, Aciman'ın şairane üslubundan eser yok. Eh, haliyle bu iki kitap aynı duyguları da uyandırmıyor; CMBYN'i bitirdiğimde salya sümük ağlarken Adınla Çağır Beni'yi bitirdiğimde en fazla bir oh çekebiliyorum. Eğer bu kurguyu Adınla Çağır Beni'yi okuyarak tanıdıysanız ve kitap hakkındaki tüm bu curcunanın abartılı olduğunu düşünüp bir şeyleri kaçırıyormuş gibi hissediyorsanız, çeviriden dolayıdır. Az biraz İngilizce biliyorsanız Adınla Çağır Beni'yi almayın, okumayın. CMBYN'i sürekli sözlük karıştırarak okuyun gerekirse; ama ne kendinize ne de böylesine güzel bir hikâyeyi, böylesine güzelce işleyen bir esere bu çeviriyi okuyarak haksızlık etmeyin.

CMBYN vadettiğinden çok daha fazlasını sunan, okuyanda iz bırakan, çarpıcı bir eser; derin kurgusu, hakiki karakterleri ve güçlü anlatımıyla beni en çok etkileyen kitaplardan biri. Kurguyu ve karakterleri derinlemesine anlamak, André Aciman'ın duygu dolu üslubunun keyfini çıkarmak için çevirisi yerine eserin orijinalini tavsiye ederim.



"He came. He left. Nothing else had changed. I had not changed. The world hadn't changed. Yet nothing would be the same. All that remains is dreammaking and strange remembrance."





post signature
Paylaş:
Devamını Oku