, ,

Kitap Alışverişi | 23


Yeni bir alışveriş yazısıyla merhaba 🙋 Son zamanlarda arka arkaya kitap aldığım için, incelemeden çok alışveriş yazısı paylaşıyormuşum gibi geliyor 😄 Aslında gerekli olmadıkça kitap almamaya çalışıyorum artık; elimdekileri biraz daha erittikten sonra, o devasa alışverişleri yapmaya dönebilirim. Uygun fiyatlar veya kampanyalar dışında sepete kitap bile eklemiyorum 😏 Nitekim bu alışverişi de kampanyadan dolayı gerçeklştirdim, hem de D&R'dan...

Şimdi, D&R'la biraz sorunlu bir geçmişimizin olduğunu blogun uzun süreli takipçileri biliyordur. Bilmeyenler için, D&R'dan en son yaptığım alışverişin 4 yıl önce olduğunu belirteyim ve alışveriş yazısını da şuraya bırakayım. O alışverişle D&R kendinden öyle bir soğuttu ki beni, mağazasının önünden geçmek bile istemedi canım. Daha sonra fark ettim ki, o zamandan sonra benim gibi birçok kişi D&R ile benzer deneyimler yaşamış. Ben de D&R'ı unutup alışveriş yapabileceğim başka sitelere yöneldim.

D&R'ın İngilizce kitaplarda yaptığı indirimi görünce, tüm bu olanlara rağmen bir çılgınlık yapıp uzun zamandır alınacaklar listemde olan Find Me'yi almak istedim. Kargo ücretsiz olsun diye, yanına Sandman'in yeni çıkan dokuzuncu cildini ekledim. 10 liralık indirim kodunu kullanmak için de sepete Küçük Kadınlar'ı attım ve alışverişimi tamamladım.

Ufak tefek sorunlarıyla, gayet de normal bir alışveriş gerçekleştirdim. Ama D&R standartlarına göre, mükemmel bir alışveriş gerçekleştirdim bence. Hatta, hayattaki tüm şansımı bu alışverişte kullanmış olabileceğimi düşünüyorum 😄

Siparişi çarşamba akşamı oluşturdum. Ertesi günü kargoya verilen kitaplar, tahmini varış süresi pazartesi olmasına rağmen dün elime ulaştı. D&R ve Yurtiçi Kargo göz önüne alınırsa, ne demek istediğim anlaşılacaktır. Üstelik siparişim de eksiksizdi, bu üç kitabı sipariş vermiştim ve elime geçen de bu üç kitaptı.

Tek şikayetim, paketleme ve kitapların durumuyla ilgili... Kitaplar, balonlu naylondan kese gibi bir şeyin içine koyulmuş, ağzı bile bantlanmadan kutulanmıştı. Yine de, balonlu naylon kullandıkları için D&R'ı tebrik etmek lazım. Onun dışında, kitaplarda hafif ezilmeler vardı; düzgün paketlemeyle çözülebilecek bir sorun bu. Beni en çok Sandman'in durumu rahatsız etti. Bunun bir kısmı kitabın basımından, bir kısmı da paketlemeden kaynaklıydı. Arka kapağın üstünden ve altından yapılan fazla kırpmalardan dolayı, sayfaların ve kapağın boyutu tam olarak eşleşmiyor. Ön kapağın bir köşesinden diğerine doğru ise kocaman bir kıvrılma çizgisi geçiyor ve bunun nedeni, hatalı basım değil. Kapaktaki kıvrılma neyse ki çok belirgin değil, kitabı yatay koyduğumda da arka kapaktaki problem görünmüyor. D&R'la haftalar boyunca muhatap olmak istemediğimden, Sandman'in durumunu görmezden gelmeye çalışıyorum 😬

D&R'dan beni oldukça şaşırtan, memnun kaldığım bir alışveriş gerçekleştirdim. Yine de, D&R'dan alışveriş yapmadan önce bir kez daha düşünmeye devam edeceğim. O yüzden, darısı diğer üyelerin D&R alışverişlerinin başına...

post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , ,

Aylık Rapor | Eylül 2020


Yazısız geçen 30 günün ardından, bir başka Aylık Rapor'dan merhaba herkese! Eylül ayını, Instagram ile boğuşarak geçirmek zorunda kaldım. Şöyle ki, ağustos sonu gibi Yorum Cadısı'nın instagram hesabında bir anda blok yedim. Ne yorum yapabildim, ne resimleri beğenebildim, ne de birilerini takip edebildim. Hatta bu yüzden ağustosun raporunu instagramda paylaşamadım bile... Başlarda durumu çok ciddiye almadım; bu sorunun birkaç saate, en fazla birkaç güne geçeceğini düşündüm. Çünkü daha önce de bu tarz sorunlarla karşılaşmıştım ve hesabım, ertesi gün düzelmişti. Ama bu birkaç gün, oldu size 4 hafta! Instagram'a sorunu defalarca bildirdiğim, internette bulduğum her yöntemi denediğim ve gittikçe endişelendiğim bir eylül geçirdim. Geçen hafta bir baktım hesabım düzelmiş ve benim bu problemin kaynağı hakkında hala daha en ufak bir fikrim yok! Benzer şeyler yaşayanlar deneyimlerini paylaşabilir mi? Belki bu sayede, biraz olsun aydınlanırım...

Haftalarca çektiğim şu sorundan dolayı, zaten azıcık olan kitap okuma hevesim de kaçtı. Eylülün çoğunu incik cıncık işlerle geçirdim; takı yapımına sardım, spora başladım ve tabii ki bilgisayarda bolca oyun oynadım. Instagram düzeldikten sonra ise hevesim, hiç olmadığı kadar yükseldi. Öyle ki, aylardır çektiğim şu eziyete bir son verdim; Dune Tanrı İmparatoru'nu sonunda, bugün bitirdim 😎 Böylece, yıllara yaydığımız Dune maratonunu şimdilik sonlandırmış olduk. İthaki Yayınları serinin devamını bastıkça, biz de maratona kaldığımız yerden devam edeceğiz 😉 Üstüne biraz düşündükten, arkadaşlarla kitap hakkında biraz konuştuktan sonra incelemesini yazmaya başlayacağım. Kitabın yorumu en geç haftaya gelir, diye düşünüyorum.

Ekimde şöyle güzel, dolu dolu bir mitoloji şöleni yapmayı çok istiyordum. Lakin tez dönemine gireceğimden, bunu birkaç ay sonraya ertelemek durumundayım. Ben de bir süredir bahsettiğim Sandman'e başlamayı düşündüm. Hem yıllık okuma hedefimdeki eksikleri kapatmak daha kolay olacak hem de bir yandan tezle uğraşacağımdan, beni yormayacak okumalar yapmış olacağım. Çizgi romanlar benim kurtarıcım oldu resmen 😬 Bayağıdır çizgi roman incelemesi de gelmiyordu, iyi olacak bu Sandman okuması 👍

Dizi ve film konusunda gündem ne halde, hiç bilmiyorum. O kadar geri kaldım ki bu konularda... Şu anda deli gibi Dune'un çıkmasını bekliyorum. Okuduğuma göre filmde bazı farklılıklara gidilmiş. Senaryonun, kitaptan hangi açılardan farklılaştığını merak ediyorum. Bu değişiklikleri tespit etmek ve filmin tadını çıkarmak için sabırsızlanıyorum 😇

Siz eylül ayını nasıl geçirdiniz, neler yaptınız?

post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , ,

Aylık Rapor | Ağustos 2020


Bir başka aylık rapor yazısıyla merhaba! Ağustosu sıcaklarla boğuşarak, bolca dinlenerek ve oyun oynayarak geçirdim 😊 Eskiden oynadığım oyunlara güncelleme geldiğini duyunca bilgisayar başına geçtim, oyunlara şöyle bir göz atayım dedim. Ama kendimi biraz fazla kaptırmışım sanırım; bir baktım, ay sonu gelmiş bile 😁

Bu ay, yıllardır uğraştığım hedefime sonunda ulaştım. Dünyalar Savaşı'nın yorumunu yazıp şurada yayımlayarak, yazılacak kitap incelemelerini bitirdim 💃 Bu demek oluyor ki, kitabı bitirdikten hemen sonra incelemesini yazmaya başlayabileceğim artık 🙌

Lakin Dune Tanrı İmparatoru, tüm planlarıma ket vurmuş durumda... Ne planladığım gibi Sandman'e başlayabiliyorum, ne de doyasıya dizi ve film izleyebiliyorum. Kitabı arkadaşlarla beraber okuduğumuzdan, aşağı yukarı aynı kısımlarda olmamız için okumam gerekiyor; daha doğrusu gerekiyordu. Birlikte okuyoruz diye aslında bir yere kadar motive de oluyorum veya kendimi birkaç bölüm daha okumak için zorluyorum. Dune Tanrı İmparatoru'nun anlatımı serinin diğer kitaplarından çok farklı olduğu için ve önceki kitapla arasında zaman açısından bayağı bir fark bulunduğundan, olayları anlamakta ve takip etmekte zorlanıyorum. Bunu bitirmeden bir başka kitaba geçmek de istemiyorum. Anlayacağınız, böyle kalakaldım ve bilin bakalım, grupta kitabı bitirmeyen tek kişi yine kim oldu? 🤦 Dune'un filmiyle ilgili gelen haberleri, fotoğrafları gördükçe ve sızan Dune fragmanını izledikten sonra da gaza gelmedim değil, aslında... Öyleyse kitapla sabahlanacak, uykusuz bir geceye daha hoşgeldin diyorum 💁

Siz ağustos ayını nasıl geçirdiniz, neler yaptınız?

post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , , ,

Yorum: Dünyalar Savaşı - H.G. Wells

Tür: Bilim Kurgu, Klasik, Korku, Macera
Goodreads Puanı: 3,83 (241.402 oy)
Orijinal Adı: The War of the Worlds
Seri: -
Yayınevi: İthaki Yayınları
Çeviri: Ali Kaftan
Basım Yılı: 2018 (2. baskı)
Sayfa Sayısı: 256

"İnsanlarla karıncalar arasındaki bir savaştan daha fazlası değil bu."

H.G. Wells, bilimkurgunun atası, türe adını altın harflerle yazdırmış en büyük yazarlardan. Zaman Makinesi, Görünmez Adam, Doktor Moreau'nun Adası gibi eserleri ve düşünceleriyle âdeta zamanın ötesinden gelen bir yazar olan Wells, Dünyalar Savaşı'nda istila altındaki umutsuz ve çaresiz bir gezegenin hikâyesini anlatıyor: Dünya'nın.

Gökyüzünden İngiltere'nin güneyine düşen silindirlerin yarattığı merak hemen sonra yerini korkuya bırakmıştır. Dünya, Mars'tan gelen canlıların istilası altındadır. Henüz ne olduğunu anlayamadan Marslılar tarafından katledilmeye başlayan insanlar, var güçleriyle karşılık vermeye ve direnmeye çalışırlar.

Uzaylıların kontrolü altındaki İngiltere'de gerçekleşen olaylara tanıklık eden adsız anlatıcı, insanlığın kaygı verici ümitsizliğinin ve hayatta kalma mücadelesinin karanlık bir portresini çizer. Bir gezegen olarak Dünya en karaklık çağındadır. Dünya'ya kıyasla çok genç olan insan ırkının geleceği ise yalnızca yıldızsız bir gezegen bir gece kadar parlaktır.

İnsanlığın Dünya üzerindeki binlerce yıllık hükümdarlığı son mu bulacak, yoksa bir kurtuluş ihtimali var mı?

Dünyalar Savaşı, modern bilimkurgunun başlangıcı.

Arthur C. Clarke'ın önsözüyle...

"H.G. Wells'in yazdıkları insanı kendine hayran bırakan ve hiçbir zaman tam olarak kavrayamayacağımız türden."
-Orson Welles

"Dünyalar Savaşı, sarsıcı ve şaşırtıcı bir başyapıt."
-Isaac Asimov

Dünyalar Savaşı, Wells'in okuduğum ikinci kitabıydı. Kendisinin daha önce Zaman Makinesi'ni okumuş, şurada da yorumlamıştım. Wells'in kitapları içinde okumayı en çok istediğim eseri Dünyalar Savaşı'ydı. Nitekim kitabı, geçen senenin okuma hedefini tamamlamak için elime aldım ve 2019'un kapanışını Dünyalar Savaşı ile yaptım 😇

Dünyalar Savaşı'nın aslında adını çok duymuştum. Ama o kitapla tanışmam, Youtube'da denk geldiğim ve daha sonra aramama rağmen bir daha bulamadığım bir video sayesinde oldu. Videoda üç ayaklı, metalden, devasa bir uzaylı şehrin sokaklarında geziniyordu. Dikkatimi ilk çeken şey, videodakilerin herhangi bir sahneden alınmamış olmasıydı; duman ve sis içindeki şehri biri amatörce çekmişti. Daha sonra bu çekime uzaylılar eklenmiş, gerçekleşen bu esrarengiz olay videoya alınıyormuş hissini verecek şekilde video düzenlenmişti. Uzaylının yapısı ağzımı açık bırakmış, çıkardığı sirene benzer o ürkütücü sesi ilk kez dinlediğimde ise tüylerim diken diken olmuştu. Yani Dünyalar Savaşı, kitabı okumadan çok önce beni dehşete düşürmeyi, yaratıcılığına hayran bırakmayı başardı. Dünyalar Savaşı ise bu korkuyla karışık hayranlık hissini pekiştirdi.

Bilim kurguda inşa edilen dünyaların, geleceğimizin versiyonlarından biri olma ihtimalinden dolayı bu türü okumak hoşuma gidiyor. Görmeye ömrünün yetmeyeceği kadar uzak bir geleceği deneyimleme ve o yıllarda gerçekleşebilecek şeylere tanık olma fırsatı verilen okurun, zamanının çok ötesinde var olma şansı oluyor. Bunun yanında bilim kurgular, yazıldığı dönemin düşünce tarzından ve biliminden fazlasıyla besleniyor; inşa edilen kurgusal evrenlerin, geleceklerin dayanak noktası bunlar oluyor. Dünyalar Savaşı'nın yazıldığı yıllara, 1890lara bakıldığında Charles Darwin'in çalışmalarının ve Percival Lowell'ın Mars hakkındaki fikirlerinin bu dönemde geniş yankı uyandırdığı görülüyor. Nitekim, Dünyalar Savaşı'nda doğal seçilim teorisinin ve Mars'ta hayatın olabileceğine dair inanışın izlerini görmek mümkün.

Wells'in Zaman Makinesi'ni okuduğumdan bahsetmiştim. Dünyalar Savaşı'nı değerlendirirken aklım sık sık ona kayıyor, bu iki kitabı kıyaslamadan duramıyorum. Wells aslında iki kitabını da dönemin bilimiyle harmanladığı hayal gücüyle kaleme almış; Darwin'in teorilerinden, Lowell'ın kitabından beslenmiş ve ayrıntıları yaratıcılığıyla doldurmuş. Fakat Dünyalar Savaşı'ndaki fikirlerini daha akla yatkın, karakterlerin davranışlarını gerçeklikle daha bağlantılı buldum ben. Mesela, insanlığın uzaylılara vereceği tepkinin aşağı yukarı bu tarz olacağı kanaatindeyim; gelişen teknoloji, saldırı ve savunma cihazlarını değiştirecektir ama insanlar kitaptaki gibi davranacaktır. Aynı şekilde, türlerin yaşam olan diğer gezegenlerden bünyelerine yabancı bir hastalık kapması bence de olası bir durum ve bu ihtimal, diğer bilim kurgularda yeteri kadar göz önüne alınmıyor. Bir de, kurgulanan Marslı teknolojisine ve bunların betimleniş şekline bayıldım. Wells'in karakteri bu icatları bir yandan anlamaya, bir yandan da zamanın teknolojisinin el verdiği ölçüde, dilinde var olan kelimelerle tarif etmeye çalışıyor. Kavramaya çalıştığı teknolojinin günümüz teknolojisine benzerliği, ürkütmüyor değil... Bu benzerliğin üstüne, karakterin kendi uygarlığından on yıllarca ötedeki bir gelişmişlik düzeyini idrak etme ve anlatma çabası yalnızca geleceğe yön veren, başarılı bilim kurgularda görülen o tüyler ürpertici derecedeki sahiciliği daha da öne çıkarıyor. O yüzden, kurguyu daha sağlam buluyorum ve Zaman Makinesi'ni farazi bir senaryo olarak görürken, Dünyalar Savaşı'nın gerçekleşmesi muhtemel bir gelecek olduğunu düşünüyorum.

Wells'in Dünyalar Savaşı'ndaki üslubu bana Jules Verne'i anımsattı; Wells, Verne'in yaptığı gibi, kurguladığı teknolojinin ayrıntılı açıklamalarını okura sunuyor. Zaman Makinesi'ndekinin aksine, sosyolojik eleştirilerini kurgunun geneline yayarak, üstü kapalı bir biçimde yapıyor ve Verne gibi olay örgüsünü ters köşelerle doldurarak ana karakterine daha tehlikeli bir serüven yaşatıyor. Bu yüzden, Verne'i okumayı daha çok seviyorum ben; Dünyalar Savaşı'nı da bu yüzden bir solukta, keyifle okudum.

Kitabın basımından da kısaca bahsedeyim. Kitapta Arthur C. Clarke'ın, Wells'e ve yapıtlarına dair yazdığı spoiler içeren bir önsözü var. Önsözün en beğendiğim yanı ise daha ilk paragrafta spoiler uyarısında bulunması. Benim gibi, spoiler yiyip tüm hevesini yitirmekten korkanlar için bu, ufak ama çok düşünceli bir hareket 😊 Bir diğer sürpriz ise metnin aralarına serpiştirilmiş, yüz küsur yıl öncesinin illüstrasyonlarıydı. Bu karakalem çizimlerin çok belirgin çizgileri yok. Sahnelerin ana hatları kağıda aktarılmış, detayları okurun hayal gücüne bırakılmış gibi... Ama hepsi de birbirinden rahatsız edici, ürkünç ve ilginç eserler. Basımda beğenmediğim tek şey, kapak tasarımı. Bilimkurgu serisinin kapaklarına bayılıyorum fakat bu sefer olmamış sanki. Bu tasarım fazla basit geldi bana, daha iyi olabilirdi diye düşünüyorum 🤔

Dünyalar Savaşı, gerçekçi kurgusu ve sürükleyici olay örgüsüyle okuduğum en iyi Wells kitabıydı. Onca bilim kurgu yapıtına ilham kaynağı olduğu düşünülürse, Dünyalar Savaşı bilim kurguya başlamak isteyenler için de iyi bir seçenek olabilir. Bu nedenle bilim kurgu okuyan, okumayan herkese bu kitabı tavsiye ediyorum.



"Belki benim istisnai bir mizacım vardır. Deneyimlerimin ne kadarının herkesçe paylaşıldığını bilmiyorum. Bazı zamanlar kendimden ve çevremdeki dünyadan sıyrıldığıma dair tuhaf bir his duyuyorum; her şeyi dışarıdan, düşünülemeyecek kadar uzak bir yerden, zamanın ve mekânın dışından, her şeyin geriliminden ve trajedisinden uzakta seyreder gibi oluyorum. O gece bu hissi çok yoğun bir şekilde yaşadım. İşte düşümün başka bir yönü."





post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, ,

Kitap Alışverişi | 22


Bir başka alışveriş yazısıyla daha merhaba 🙋 Uzun zamandır birkaç ay arayla alışveriş yapmamıştım, yazısını girmek bir garip hissettiriyor 😄 Bu kadar kısa bir sürenin ardından kitap almamın nedeni, yıllık okuma hedefime erişebilmek. Bunun için de geçen sene yaptığım gibi, çizgi romanlara ağırlık vermem gerekiyor. Çizgi roman almışken yanına onu da ekleyeyim, bunu da derken böyle bir alışveriş gerçekleştirdim 😇

Alışverişi, eksik Sandmanleri edinmek için yaptım. Serinin ilk beş cildi kitaplığımda, okunmayı bekliyor. Yaz bitmeden, şöyle nefis bir çizgi roman maratonu yapmayı planlıyorum. Sandmanler, Buffyler ve daha niceleri havada uçuşacak 😍 Böylece hem yıllık okuma hedefime yaklaşacağım, hem de bayağıdır köşede bekleyen Buffy'nin incelemesine el atmış olacağım.

Yine eksikleri tamamlamak için İthaki'nin bilimkurgu klasiklerinden birkaçını aldım. Bundan sonraki alışverişlerimde de aldıklarımın yanına bunlardan 3-5 tane atmayı düşünüyorum. Yoksa nasıl tamamlanacak bu liste...

Bende Everest'ten çıkan basımı var zaten, diye Akhilleus'un Şarkısı'nı aslında almayacaktım. Ön okumaya bakınca, İthaki'nin çevirisini daha çok beğendim; onu da attım sepete... Kitabın incelemesi ise ne zamana gelir, hiçbir fikrim yok 🤷 TSOA'yı edinip bir de paperback olarak okuduktan sonra incelemeyi girerim, diyordum ama dolar malum... Doların halini gördükçe, incelemeyi e-book ve çeviri üstünden yapacakmışım gibi hissediyorum 😑

Phaidros'u kaç yıldır almak ve okumak istiyordum. İş Bankası'nın çevirisini bekledim hep. Sonunda, kitabı sessiz sedasız da olsa çıkardılar. En kısa zamanda okuyup yorumunu yazacağım ✌️

Diğer iki kitap, Kitapsepeti'nin hediyesi olarak geldi. Bilimin Devleri: Charles Darwin, her alışverişe hediyeydi. Poe'nun Bütün Hikayeleri ise yanlış hatırlamıyorsam 200 lira üstüne hediyeydi. Kitapların basımı fena değil, fakat içeriğini inceleme fırsatım olmadı henüz. Bir de şu hediyedir çıkartmalarını kulanmaktan vazgeçseler, müthiş olacak!

Kitaplar hakkında yazmaktan, siparişin ayrıntılarından bahsetmeyi unutuyordum 😬 Siteden en memnun kaldığım alışverişimi gerçekleştirmiş olabilirim. Sadece teminde biraz sıkıntı yaşadık; kitaplar hazır olmasına rağmen, bizim iletişime geçmemiz sonucunda, iki gün sonra kargoya verildi. Onun dışında, paketleme de daha iyi olabilirdi. Nasıl olduysa, bu paketlemeye rağmen, kitaplar sanki gidip kitapçıdan ellerimle ben almışım gibi düzgün ve hasarsızdı. Aman, nazar değmesin; bundan sonraki alışverişlerim de hep böyle, minimum sorunla elime geçsin 🧿

post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , ,

Aylık Rapor | Temmuz 2020


Temmuz ayının raporundan herkese merhaba! Bu ayı bolca yazarak, biraz da okuyup izleyerek geçirdim. Geçen senenin kitap yorumlarını bitirdim sayılır, son incelemeyi yazıyorum. Kitabı okur okumaz incelemesini yazdığım zamanlara geri dönebileceğim artık 😇

Yazılacak inceleme olunca kitap okuyasım gelmiyor benim. Kitapları genelde silip süpürerek okuduğumdan başladığım her kitap, birkaç güne biten kitap oluyor. Biten her kitap da yazılacak bir inceleme anlamına geliyor. O yüzden tam incelemeler bitti derken, okuduğum yeni kitaplarla listeyi o eski kabarık haline getirmeyi başarıyorum. Böyle giderse bu yazılacaklar listesinin sonu hiç görünmeyecek, diye düşünüp bir şeyler yapmaya karar vermiştim. Son bir senedir okumamı biraz kontrol altında tutmaya çalıştım. Önceliği yorum yazmaya verdim ve sonunda, istediğim o noktaya geldim 🙌 Yazılacak, Dünyalar Savaşı'nın incelemesi kaldı bir tek; onu da şu sıralar yazdığım için incelemelere bitti gözüyle bakıyorum 😏

İncelemeler bittiği için kitap okumaya döndüm ve biz arkadaşlarla yine toplandık; Dune'un filmi çıkmadan bir Dune daha patlatalım, dedik. Dune Tanrı İmparatoru ile Dune okumalarına kaldığımız yerden devam ediyoruz 😉 Kitabın henüz başlarında olmama rağmen, serinin önceki kitaplarına kıyasla Dune Tanrı İmparatoru'nu hem kurgu hem de üslup açısından çok farklı buldum. Bu farklılığın neyden kaynaklandığına dair ise hiçbir fikrim yok. Bakalım, Dune evreninde beni ne gibi sürprizler bekliyor. Kitabın incelemesi ise kitap biter bitmez gelecek ✌️

Bu senenin en çok dizi izlediğim ayı, temmuz olabilir. Temmuzun birinde Dark'a bir başladım, bitirene kadar da başka bir şey izleyemedim. Diziyi kardeşimle birlikte, sindire sindire ve bölüm aralarında deliler gibi tartışma yaparak izledik. Bu ay izlediğim bir diğer dizi ise Killing Eve'di. Şuradaki en son yazdığım Dizi Notları'nda bu iki diziden bahsettim. Killing Eve hakkında yazarken fark ettim ki bunun yeni sezonu gelmiş, hatta geleli aylar olmuş. Yazıyı bitirir bitirmez hemen açtım 3. sezona baktım. Araya kitap incelemeleri girince sezon yarıda kaldı. Bu hafta bu sezonu bitirip yeni dizi arayışına girmeyi planlıyorum. Benim dizi tarzım az çok belli, diye düşünüyorum. Var mı şöyle bildiğiniz, ilginç bir kurgusu ve sağlam karakterleri olan bir dizi?

Siz temmuz ayını nasıl geçirdiniz, neler yaptınız?

post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , ,

Yorum: Uzayda Piknik - Arkadi & Boris Strugatski

Tür: Bilim Kurgu, Klasik
Goodreads Puanı: 4,18 (40.461 oy)
Orijinal Adı: Пикник на обочине
Seri: -
Yayınevi: İthaki Yayınları
Çeviri: Hazal Yalın
Basım Yılı: 2018
Sayfa Sayısı: 200

"Herkes mutlu olsun, bedavaya, ve hiç kimse incinerek gitmesin!"

Arkadi ve Boris Strugatski, entelektüel açıdan kışkırtıcı, inanılmaz eğlenceli, cesur ve eleştirel kitaplarıyla "Sovyetler döneminin en büyük bilimkurgu yazarları" sıfatını hak eden yegâne ikili. Uzayda Piknik ise yazarların en şöhretli ve ilham verici romanı.

Uzaylılar dünyanın beş bölgesini ziyaret etmiş ve giderken geriye "atıklarını" bırakmışlardır. Bu atıklar, tüm dünyada bir gizem yaratır, endüstri ve bilim çevrelerinin de odak noktası haline gelir. Atıkların bulunduğu yerler "Bölge" olarak adlandırılarak karantina altına alınır ve bu Bölgeler çevrelerindeki şehirleri ekonomik ve sosyal açıdan etkilemeye başlar.

Redrick Schuhart, Bölgeden uzaylı atıklarını kaçırıp satan bir stalkerdir. Çoğu insan gibi, hayatı yasak Bölge tarafından şekillendirilen Red ve bilim insanı arkadaşı Kiril'in bir zamazingo elde etmek amacıyla buraya yaptıkları yolculuk ise beklenmedik olaylara sebep olur...

Uzaylıların dünyaya yaptığı bu ziyaret bir piknikten mi ibaret? Yoksa arkasında insan aklının alamayacağı bir gizem mi yatıyor?

Uzayda Piknik, karantinaya alınmış insanlığın var olma çabası.

"Heyecan verici, canlı ve hoş... Girift olaylar, yaratıcı detaylar içeren, etik ve entelektüel açıdan sofistike bir eser."
-Ursula K. Le Guin

"Mükemmel... Strugatskiler'in sadakati ve hırsı, dostluğu ve aşkı, umutsuzluk ve tükenmişliği marifetle ele alması şahane bir öykü yaratıyor."
-Theodore Sturgeon

Uzayda Piknik, Strugatski kardeşlerin okuduğum ikinci kitabıydı. Kendilerini, Tanrı Olmak Zor İş ile tanımıştım ve kitabı da burada yorumlamıştım; kalemlerine şaşkınlıkla karışık bir hayranlık duymuştum. Yanlış hatırlamıyorsam, dizisinin çıkacağı haberinden sonra Uzayda Piknik’i merak edip okumaya başladım. Biraz sancılı geçen bir okuma sürecinin sonunda kitabı bitirdim.

Strugatskilerin kurgularını yaratıcı buluyorum. Oldukça sıradan bir olguyu çok farklı bağlamlarda, insanın aklına bile gelmeyecek şekillerde işliyorlar. Tanrı Olmak Zor İş’te de böyleydi, Uzayda Piknik’te de böyle… Uzaylılardan kaldığı varsayılan, olağandışı bu nesnelerin dünyadaki varlığını bu tarz bir açıklamayla anlamlandırmak herkesin aklına gelmez; hatta aklının ucundan bile geçmez. O yüzden, Uzayda Piknik gibi kitapları keşfedince kendimden geçiyorum 😌 Kitabı okurken, kurgunun bu yönüne biraz daha fazla yer verilseydi keşke, demiştim. Uzaylılara ve atıklara dair arka planda dönen muhabbetin biraz daha belirginleşmesini istemiştim. Ama kitabı bitirip üstünde düşündükten sonra, yazarların yaptığı açıklamaların özellikle de piknik benzetmesinin yeterli olduğunu fark ettim. Bu sayede, sayfalarca yazacaklarını veya yaza yaza anlatamayacaklarını bir benzetmeyle ima etmiş oldular. Bu benzetmenin nereden ve nasıl çıktığının tam olarak verilmemesi ise kurguya hakim olan gizemi koruyor, atıkların bilinmezliğini pekiştirmiş oluyor. Sanırım Strugatski kardeşler cevaplardan çok sorulara, daha doğrusu soru sormaya önem veriyor. Zira Tanrı Olmak Zor İş’te de aklımdaki soru işaretleri giderilmemişti ve ben, kitap bittikten sonra bir süre bu kitaba takılı kalmıştım. Bir benzerini Uzayda Piknik’i okuduktan sonra da yaşadığım için yazarların okuru sorgulamaya ittiğini söyleyebilirim.

Kurgunun hoşuma giden birçok ayrıntısı var. Bunlardan biri, uzaylıların tüm kitap boyunca bir kere bile olsa boy göstermeden varlıklarını hissettirmeleri oldu. Bir diğeri, insanın sınırlılığını çok usulca fakat güçlü bir şekilde ifade etmeleri. İnsan aklının ve teknolojisinin ancak bu kadara yettiği düşüncesini işleyişleriyle beni ürkütmeyi, rahatsız etmeyi başardılar. İnsanların uyum sağlama becerisini gösterme biçimlerini ise ayakta alkışlıyorum. Bölge’lerin etrafının çevrelenmesi, yaşanan ekonomik ve toplumsal değişimler, yapılan bilimsel araştırmalar, insanların yaşamak için bulduğu yollar, stalker gibi yeni mesleklerin icadı, bunca bilinmezliğe rağmen insanın değişme ve gelişme becerisini çok güzel yansıtıyor.

Özellikle bilim kurguların ana karakterleri bana genelde yabancı gelir. Benden çok farklı bir zamana ait, çok farklı birini okuduğumu her fırsatta hissettirirler. Uzayda Piknik'in ana karakteri Red ise böyle hissettirmedi. Verdiği yaşam mücadelesi ve yaptığı seçimleriyle Red, insani yönü vurgulanan bir karakter; arzuları, kâbusları, istekleri ve hayalleri olan sıradan biri. Okuduğum kadarıyla, Strugatski kardeşler kurgudan ziyade karakterleri öne çıkarıyor; kurgunun iskeletini oluşturan fikir ve yaklaşımlar yerine karakterlerin psikolojisine, hayatta kalma çabasına ve belki de en önemlisi insanlığına odaklanıyorlar. Bunu da inanılmaz bir ustalıkla yapıyorlar.

Strugatskilerin kitaplarını anlamakta, dolayısıyla da okumakta bayağı zorlanıyorum, nedenini ise henüz bulabilmiş değilim 🤨 Bu durumun çeviriden kaynaklı olabileceğini düşündüm. Fakat Rusça bilmediğim için kitapları inceleyip bu kanıyı doğrulama veya yanlışlama gibi bir imkanım yok. Belki de bu, hem olay örgüsündeki boşluklardan hem de sonun muğlaklığından kaynaklanıyordur. Çünkü yazdıkları kitaplarda karakterlerin eylemleri ve bu eylemlerin ardındaki güdüleri genelde açıkça belirtilmiyor, dolaylı bir biçimde ifade ediliyor; olay örgüsünün bağlandığı sonuç ise oldukça muammalı. Tanrı Olmak Zor İş'e göre Uzayda Piknik, bir tık daha anlaşılır. En azından bu sefer karakterlerin neyi neden yaptığı kavranıyor ve yazılan son, bu kurgu çerçevesinde anlamlı geliyor. Ama okura yine belli açıklamalar ve net bir son sunulmuyor.

Uzayda Piknik ile Strugatskiler, okuduğum en ilginç bilim kurgu yazarları olmayı sürdürüyor. Kitap her şeyiyle tam da kendilerinden beklediğim gibi, sıradışı lakin anlaşılması biraz güç bir eser. Olay örgüsünün basit göründüğüne aldanılmamalı. Sakin bir zamanda, sağlam bir kafayla okunmasını tavsiye ederim.



"Ziyaret, sadece bu on üç yılın değil, insanlığın bütün tarihinin en önemli keşfidir. Bu ziyaretçilerin kim oldukları o kadar önemli değil. Nereden geldikleri, neden geldikleri, ne amaçla böyle kısa süre kaldıkları ve daha sonra nereye gittikleri de önemli değil. Önemli olan, insanlığın bugün kesin olarak bildiği şey: kâinatta yalnız olmadığı..."





post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , ,

Dizi Notları | 9


Yıllar sonra gelen yeni bir Dizi Notları yazısından herkese merhaba! Sekizinci Dizi Notları'nı yazalı neredeyse 4 yıl olmuş 😱 O zamandan beri çok fazla dizi izlediğim de söylenemez, aslında. İzlediklerimin çoğundan başka yazılarda bahsetmiştim. Gerek bahsetmediklerimi yazacak zaman bulamadığımdan gerekse boş zamanım olduğunda içimden yazmak gelmediğinden bu yazı dizisi öylece kaldı. Derken geçen senelerde, eskisi kadar olmasa da, dizi izlemeye başladım. Temmuzda ise yazı yazmaya değer yapımlar izlediğimi fark ettim ve geçtim klavyenin başına...

          

Bu yazı için son birkaç yılda izlediğim dizilerden aklıma ilk gelenleri seçtim, Dizi Notları'nın dokuzuncu yazısında bu dizilerden bahsetmek istedim 😊 Aklıma ilk gelen diziler ise The Office (US), Killing Eve ve Dark oldu.


The Office'i bilmeyen yoktur sanırım. Diziyi çeşitli internet memelerinden veya kullanılan giflerden tanıyıp merak eden ve bu yolla diziye başlayanların sayısı az değil. Aynı isimli İngiliz versiyonundan uyarlanan The Office, aslının ulaşamadığı başarılara imza atarak halen daha büyümekte olan geniş bir hayran kitlesi edindi.

Dunder Mifflin isimli bir kağıt satış firmasının Scranton'daki şubesinde çalışanların yaşadıklarının mizahi bir yaklaşımla anlatıldığı bir dizi, The Office. Şubenin başında tuhaf kişiliği, gevşek tavırları ve olmayan sosyal becerileriyle Michael Scott bulunuyor. Şubenin çalışanları arasında bölge müdür yardımcısı bölge müdürüne yardımcı ve satış temsilcisi Dwight Schrute; satış temsilcileri Jim Halpert, Stanley Hudson, Phyllis Lapin; muhasebeden Oscar Martinez, Angela Martin, Kevin Malone; resepsiyonist Pam Beesly; geçici eleman Ryan Howard; tedarikçi ilişkilerden Meredith Palmer; müşteri hizmetlerinden Kelly Kapoor; insan kaynaklarından Toby Flenderson; depodan Darryl Philbin, Roy Anderson; ve son olarak da Creed Bratton bulunuyor. Yapılan karakter eklemeleri-çıkarmalarıyla ve ünvan değişiklikleriyle firmanın Scranton şubesi aşağı yukarı bu şekilde, yani dizinin kadrosunun kalabalık olduğu söylenebilir.

Dizi 9 sezondan, sezonların her biri de -ilk sezon hariç- ortalama 20 küsur bölümden oluşuyor. Bölümler ise 20-30 dakika civarında. Yani hem arka arkaya devirmelik hem de aralarda birer ikişer izlemelik uzunlukta 😉

Benim için The Office bunca sezonuna rağmen final yaptıktan çok sonra keşfettiğim, bu nedenle de başlamaya yanaşmadığım dizilerden biriydi. İlk sezonlarıyla bağlantı kuramazsam, yapılan göndermeleri kaçırırsam diye endişelenmiştim. Mockumentary, yani sahte belgesel türündeki dizilere kendimi kaptırmam da biraz zaman alıyor. Çekim tarzına, karakterlerin kameraya bakmasına, dördüncü duvarın sıklıkla yıkılmasına alışmam gerekiyor. Çünkü Parks & Rec.'te yaşamıştım bir benzerini. Fakat diziye başladıktan sonra tüm bu endişelerimin yersiz olduğunu anladım.

The Office, nasıl olduysa daha ilk sezondan hatta ilk bölümden beni içine çekmeyi başardı. Hatta ilk sezondaki Michael Scott'a rağmen diziyi izlemeyi bırakamadım ben. Kendimi sürekli, bir sonraki bölümü açmış bir şekilde buldum. Michael Scott'a rağmen dedim, zira kendisi ilk sezonda o kadar itici bir karakter ki... Nefes alsa, ben onun yerine utandım; o derece yani. Neyse ki, sonraki sezonlarda görünüşünden kişiliğine esaslı bir değişime uğradı bu karakter; kabalıkları ve sivrilikleri biraz törpülendi, insani yönü öne çıkarıldı. Michael Scott'ın da empati yapabildiği; liderlik anlayışı, sorumluluk bilinci, ikna kabiliyeti gibi işinin gerektirdiği becerilere az çok sahip olduğu ilerleyen bölümlerde gösterildi. Yoksa böyle bir ana karakteri kim, kaç sezon daha çekebilirdi ki? Bu sayede Michael Scott'ı yüzeysel bir karakterden, dizi tarihinin en özgün ve komik karakterlerinden birine dönüştürdüler.

Michael hem daha öne çıktığından hem de onun değişimi diğerlerine kıyasla daha belirgin olduğundan bu yazıda sadece onun dönüşümüne yer verdim ben. Ama yalnız Michael Scott değil; yukarıda bahsi geçen isimlerin çoğu, ufak tiplemelerden kendine has özellikleri olan birer karaktere dönüştü ve hepsinin diziye kattıkları, izleyiciye sundukları birbirinden güzel, birbirinden değerli...

Dizinin karakter gelişimlerini izlemek ayrı, herkes son şekline kavuştuktan sonrasının tadını çıkarmak ayrı bir keyifti benim için. Sadece ilk sezonda dişlerimi sıkmam, biraz sabretmem gerekti. Fakat sonrası, beklentimi fazlasıyla karşıladı. Kurgusu iyi, karakterleri gelişen, güldürmek için gülme efektine ihtiyaç duymayan, uzun soluklu bir dizi arıyorsanız The Office'i tavsiye ederim; tabii henüz izlemediyseniz 😏


Killing Eve'i ikinci sezonunun çıkmasına yakın, dizi izleme isteğimin eksilerde olduğu sırada keşfetmiştim. Başrollerde MMFD'den tanıdığım Jodie Comer'ın ve Grey's Anatomy'nin Cristina'sının olduğunu görünce diziyi merak etmiştim. Killing Eve'i o kadar çok beğendim ki böyle bir dizinin, bu kadar az tanındığına halen daha inanamıyorum.

Anladığım kadarıyla Kiling Eve, kitaptan uyarlanan bir yapım. Dizinin konusu da şu şekilde: Eve Polastri mesleğinde umduğunu bulamayan, oldukça sıkılmış, zeki bir ajan. Atikliği ve dobralığı sayesinde, birbiriyle bağlantılı gibi görünen ölümleri içeren bir davaya dahil olur. Yerinde yorumları ve isabetli çıkarımlarıyla davanın ilerlemesini sağlayan Eve, davanın baş şüphelisi Villanelle'in dikkatini çeker. Dava sürecinde bu iki karakter birbirlerine takıntılı hale gelir ve davayı tabiri caizse bir kedi-fare oyununa dönüştürürler.

İlk bakışta dizinin senaryosu bilindik, sıradan bir polisiye hikâyesi olarak görünüyor; fakat kurgunun ayrıntıları, Killing Eve'i aynı türdeki diğer dizilerden farklılaştırıyor. Mesela Villanelle ile Eve'in ilişkisinin içeriği çok ilginç, dinamikleri ise çok başka. Dizinin psikolojik açıdan öne çıkan, en enteresan karakteri Villanelle gibi gözüküyor ama bence Eve, kendisinin bile keşfetmediği yönlere sahip kişiliğiyle daha fazla merak uyandıran bir karakter. Villanelle'in ise antisosyal kişilikten ibaret, tipik bir katil olmaması hoşuma gitti; bağlanma sorunları ve muzip espri anlayışı ile çok daha derin bir karakter yaratıldığını düşünüyorum.

Kurgulanan karakterler kadar oyuncuların performansı da dizinin bu kadar başarılı olmasında etkili. Dediğim gibi, Jodie ComerMMFD'den biliyorum. MMFD'de kaç sezon geçti ama ben Chloe'ye bir türlü ısınamadım. Bunun oyuncudan kaynaklandığını düşünmüştüm hep, meğer karakterden dolayıymış; Jodie Comer sadece rolünü ustalıkla canlandırıyormuş. Killing Eve ile fark ettim ki ben Jodie'yi değil, Chloe'yi sevmiyormuşum. Zira Killing Eve'de kendisine hayran kaldım; yalnızca jest ve mimikleriyle bile rol yapabildiği oyunculuk becerisini mi övsem, yoksa bukalemun gibi aksan değiştirme yeteneğinden mi bahsetsem... Sandra Oh ile de arasında inanılmaz bir kimya var ve bunun, dizinin başarısının ana nedenlerinden biri olduğunu düşünüyorum.

Dizinin mizahi yönünü çok sevdim ki bence, diziyi satan da bu mizahın polisiye ögeleriyle zekice harmanlanışı. Özellikle Villanelle'in mizah anlayışına bayıldım; çarpık olduğu kadar komik de. Kara mizah sevenler için Killing Eve, güzel bir seçim.

Karakterleri ve senaryosu iyi yazılmış, oyunculuğu iyi, komedi ve gerilimin dengede olduğu, plot-twistlerle dolu, sürükleyici bir yapım arayanlara Killing Eve'i şiddetle tavsiye ederim 👍


Dark'ı, Stranger Things'e benzeyen dizi olarak duymuştum. O yüzden de diziyi izleme taraftarı değildim. Geçenlerde, dizinin final sezonu geldiği sıralarda, izleyecek dizi arayışına girdim. Renkli Kitap'tan Güngör'ün tavsiyesiyle Dark'a başladım ve bir hafta içinde bitirdim. Bir kez daha anladım ki bu gibi konularda milletin ne dediğine bakmadan, etmeden insanın bildiğini okuması gerekiyor. Bu iki diziyi birbirine kim, nasıl benzetmiş; hayret ettim doğrusu...

Dark, Alman yapımı bir dizi. Olaylar Almanya'nın hayali kasabası Winden'da geçiyor. Açılış, kasabalı çocukların kaybolmasıyla yapılıyor ve dizide bu kayıplarla ilişkili, çeşitli sıradışı durumlar işleniyor. Kasabanın belli ailelerinin etrafında dönen olayların anlatıldığı, geçmiş ve geleceğin iç içe geçtiği, gizem olarak başlayıp bilim kurguyu da içine alan, oldukça ilginç bir dizi.

Olay örgüsüne, karakterlere, vs. daha fazla girmek istemiyorum; spoiler vermeden ancak bu kadarından bahsedebilirim. Çünkü dizinin en güzel yanı, spoiler yememiş bir şekilde kurguyu çözmeye çalışmak; olaylar arasındaki bağlantıları kurmak, karakterleri birbiriyle ilişkilendirmek... Normalde ben gelemem böyle şeylere, sabredemem; dizinin ilk bölümünü bitirir bitirmez wiki sayfasını açıp tüm kurguyu öğrenirim. Ama Dark'ı izlerken kendimi biraz tuttum, diziyi kardeşimle izlememin de yardımı oldu tabii.

Dark'ın en beğendiğim kısmı, cast seçimi. Oyuncular, nokta atışıyla seçilmiş. Ebeveynler çocuklarıyla o kadar benziyor ki, kendi çocukları oynasa bu kadar olmazdı. Karakterlerin geçmiş ve geleceklerini başka başka oyuncular canlandırıyor. Aynı şekilde bu oyuncular da öyle bir seçilmiş ki, oyuncuların kendisini ifade etmesine gerek bile kalmadan kimin kim olduğu anlaşılıyor. Kurgu, bölümler ilerledikçe karmaşıklaşmaya başlıyor. O nedenle oyuncu seçiminin başarıyla yapılması, diziyi anlamayı ve olay örgüsünün takibini yapmayı kolaylaştırıyor.

Kurguda sembolizm çok baskın. Buradan haraketle, karakter isimlerinden olayların oluşturduğu örüntülere kadar dizinin birçok unsurunun neyi simgelediği anlaşılabilir. Hatta olayların gidişatını çıkarmak da bir dereceye kadar mümkün. Fakat bunun için hem belli bir bilgi birikimine sahip olmak hem de diziyi pür dikkat izlemek gerekiyor. Neler olacağını kestirmek, dizinin ortalarına gelindiğinde zorlaşmaya başlıyor. Son sezonda ise bir adım sonrasını tahmin etmeyi geçtim, olayları kavramak zaten başlı başına güç.

Spoiler yememek için araştırma da yapamadığımdan, son sezonu kafam allak bullak bir biçimde izledim ben ve hayal kırıklığına uğradım. Sanki izleyici olay örgüsünü sorgulayamasın, kurulan neden-sonuç ilişkilerindeki açıkları yakalayamasın diye bu kurgu böyle dallanıp budaklandırıldı gibi geldi bana. Diziyi izlerken, her şeyin en sonda belli bir mantık çerçevesinde anlam kazanacağını düşünmüştüm. Lakin Dark, beklentimin altında kalan açıklamalarla ve bölümlerle kapanış yaptı. Özellikle o son bölümlerin temposunu çok hızlı buldum. Bu böyle yaptı, şu şöyle oldu şeklinde pat pat pat diye geçiştirildi çoğu şey ve birçok probleme, karakterlerin o anda ortaya attıkları gerekçelerle çözüm getirildi. Nedenine, nasılına yer vermedikleri için de bu kısımlar mantıksız ve saçma gözüktü. Bunca sezon boyunca öyle olmayacak denilen şey, bir bölüm içinde oluyorsa ve buna akla uygun bir açıklama getirilmiyor veya gösterilmiyorsa... Eh, ben ne anladım o zaman bundan! Kurgunun gerçekten de şaşırtıcı ve mantıklı kısımları var; olay örgüsü içinden çıkılamaz bir hale geldiği için akla gelen ilk fikir uygulanmış gibi görünen kısımları da var. Diyeceğim o ki, kurgunun temelindeki düşünce yaratıcı ve ilgi çekici; bunun işlenişi ise daha iyi olabilirdi bence. Dark'ı bir kez daha izlemeyi planlıyorum. Belki de sorun bendedir, diye düşünmek istiyorum. Çünkü dizi cidden, bu sene izlediğim en iyi yapımlardan biri. Umarım, sorun bendedir 🤞

post signature
Paylaş:
Devamını Oku