dizi yorumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dizi yorumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
, , , , , ,

Dizi Notları | 9


Yıllar sonra gelen yeni bir Dizi Notları yazısından herkese merhaba! Sekizinci Dizi Notları'nı yazalı neredeyse 4 yıl olmuş 😱 O zamandan beri çok fazla dizi izlediğim de söylenemez, aslında. İzlediklerimin çoğundan başka yazılarda bahsetmiştim. Gerek bahsetmediklerimi yazacak zaman bulamadığımdan gerekse boş zamanım olduğunda içimden yazmak gelmediğinden bu yazı dizisi öylece kaldı. Derken geçen senelerde, eskisi kadar olmasa da, dizi izlemeye başladım. Temmuzda ise yazı yazmaya değer yapımlar izlediğimi fark ettim ve geçtim klavyenin başına...

          

Bu yazı için son birkaç yılda izlediğim dizilerden aklıma ilk gelenleri seçtim, Dizi Notları'nın dokuzuncu yazısında bu dizilerden bahsetmek istedim 😊 Aklıma ilk gelen diziler ise The Office (US), Killing Eve ve Dark oldu.


The Office'i bilmeyen yoktur sanırım. Diziyi çeşitli internet memelerinden veya kullanılan giflerden tanıyıp merak eden ve bu yolla diziye başlayanların sayısı az değil. Aynı isimli İngiliz versiyonundan uyarlanan The Office, aslının ulaşamadığı başarılara imza atarak halen daha büyümekte olan geniş bir hayran kitlesi edindi.

Dunder Mifflin isimli bir kağıt satış firmasının Scranton'daki şubesinde çalışanların yaşadıklarının mizahi bir yaklaşımla anlatıldığı bir dizi, The Office. Şubenin başında tuhaf kişiliği, gevşek tavırları ve olmayan sosyal becerileriyle Michael Scott bulunuyor. Şubenin çalışanları arasında bölge müdür yardımcısı bölge müdürüne yardımcı ve satış temsilcisi Dwight Schrute; satış temsilcileri Jim Halpert, Stanley Hudson, Phyllis Lapin; muhasebeden Oscar Martinez, Angela Martin, Kevin Malone; resepsiyonist Pam Beesly; geçici eleman Ryan Howard; tedarikçi ilişkilerden Meredith Palmer; müşteri hizmetlerinden Kelly Kapoor; insan kaynaklarından Toby Flenderson; depodan Darryl Philbin, Roy Anderson; ve son olarak da Creed Bratton bulunuyor. Yapılan karakter eklemeleri-çıkarmalarıyla ve ünvan değişiklikleriyle firmanın Scranton şubesi aşağı yukarı bu şekilde, yani dizinin kadrosunun kalabalık olduğu söylenebilir.

Dizi 9 sezondan, sezonların her biri de -ilk sezon hariç- ortalama 20 küsur bölümden oluşuyor. Bölümler ise 20-30 dakika civarında. Yani hem arka arkaya devirmelik hem de aralarda birer ikişer izlemelik uzunlukta 😉

Benim için The Office bunca sezonuna rağmen final yaptıktan çok sonra keşfettiğim, bu nedenle de başlamaya yanaşmadığım dizilerden biriydi. İlk sezonlarıyla bağlantı kuramazsam, yapılan göndermeleri kaçırırsam diye endişelenmiştim. Mockumentary, yani sahte belgesel türündeki dizilere kendimi kaptırmam da biraz zaman alıyor. Çekim tarzına, karakterlerin kameraya bakmasına, dördüncü duvarın sıklıkla yıkılmasına alışmam gerekiyor. Çünkü Parks & Rec.'te yaşamıştım bir benzerini. Fakat diziye başladıktan sonra tüm bu endişelerimin yersiz olduğunu anladım.

The Office, nasıl olduysa daha ilk sezondan hatta ilk bölümden beni içine çekmeyi başardı. Hatta ilk sezondaki Michael Scott'a rağmen diziyi izlemeyi bırakamadım ben. Kendimi sürekli, bir sonraki bölümü açmış bir şekilde buldum. Michael Scott'a rağmen dedim, zira kendisi ilk sezonda o kadar itici bir karakter ki... Nefes alsa, ben onun yerine utandım; o derece yani. Neyse ki, sonraki sezonlarda görünüşünden kişiliğine esaslı bir değişime uğradı bu karakter; kabalıkları ve sivrilikleri biraz törpülendi, insani yönü öne çıkarıldı. Michael Scott'ın da empati yapabildiği; liderlik anlayışı, sorumluluk bilinci, ikna kabiliyeti gibi işinin gerektirdiği becerilere az çok sahip olduğu ilerleyen bölümlerde gösterildi. Yoksa böyle bir ana karakteri kim, kaç sezon daha çekebilirdi ki? Bu sayede Michael Scott'ı yüzeysel bir karakterden, dizi tarihinin en özgün ve komik karakterlerinden birine dönüştürdüler.

Michael hem daha öne çıktığından hem de onun değişimi diğerlerine kıyasla daha belirgin olduğundan bu yazıda sadece onun dönüşümüne yer verdim ben. Ama yalnız Michael Scott değil; yukarıda bahsi geçen isimlerin çoğu, ufak tiplemelerden kendine has özellikleri olan birer karaktere dönüştü ve hepsinin diziye kattıkları, izleyiciye sundukları birbirinden güzel, birbirinden değerli...

Dizinin karakter gelişimlerini izlemek ayrı, herkes son şekline kavuştuktan sonrasının tadını çıkarmak ayrı bir keyifti benim için. Sadece ilk sezonda dişlerimi sıkmam, biraz sabretmem gerekti. Fakat sonrası, beklentimi fazlasıyla karşıladı. Kurgusu iyi, karakterleri gelişen, güldürmek için gülme efektine ihtiyaç duymayan, uzun soluklu bir dizi arıyorsanız The Office'i tavsiye ederim; tabii henüz izlemediyseniz 😏


Killing Eve'i ikinci sezonunun çıkmasına yakın, dizi izleme isteğimin eksilerde olduğu sırada keşfetmiştim. Başrollerde MMFD'den tanıdığım Jodie Comer'ın ve Grey's Anatomy'nin Cristina'sının olduğunu görünce diziyi merak etmiştim. Killing Eve'i o kadar çok beğendim ki böyle bir dizinin, bu kadar az tanındığına halen daha inanamıyorum.

Anladığım kadarıyla Kiling Eve, kitaptan uyarlanan bir yapım. Dizinin konusu da şu şekilde: Eve Polastri mesleğinde umduğunu bulamayan, oldukça sıkılmış, zeki bir ajan. Atikliği ve dobralığı sayesinde, birbiriyle bağlantılı gibi görünen ölümleri içeren bir davaya dahil olur. Yerinde yorumları ve isabetli çıkarımlarıyla davanın ilerlemesini sağlayan Eve, davanın baş şüphelisi Villanelle'in dikkatini çeker. Dava sürecinde bu iki karakter birbirlerine takıntılı hale gelir ve davayı tabiri caizse bir kedi-fare oyununa dönüştürürler.

İlk bakışta dizinin senaryosu bilindik, sıradan bir polisiye hikâyesi olarak görünüyor; fakat kurgunun ayrıntıları, Killing Eve'i aynı türdeki diğer dizilerden farklılaştırıyor. Mesela Villanelle ile Eve'in ilişkisinin içeriği çok ilginç, dinamikleri ise çok başka. Dizinin psikolojik açıdan öne çıkan, en enteresan karakteri Villanelle gibi gözüküyor ama bence Eve, kendisinin bile keşfetmediği yönlere sahip kişiliğiyle daha fazla merak uyandıran bir karakter. Villanelle'in ise antisosyal kişilikten ibaret, tipik bir katil olmaması hoşuma gitti; bağlanma sorunları ve muzip espri anlayışı ile çok daha derin bir karakter yaratıldığını düşünüyorum.

Kurgulanan karakterler kadar oyuncuların performansı da dizinin bu kadar başarılı olmasında etkili. Dediğim gibi, Jodie ComerMMFD'den biliyorum. MMFD'de kaç sezon geçti ama ben Chloe'ye bir türlü ısınamadım. Bunun oyuncudan kaynaklandığını düşünmüştüm hep, meğer karakterden dolayıymış; Jodie Comer sadece rolünü ustalıkla canlandırıyormuş. Killing Eve ile fark ettim ki ben Jodie'yi değil, Chloe'yi sevmiyormuşum. Zira Killing Eve'de kendisine hayran kaldım; yalnızca jest ve mimikleriyle bile rol yapabildiği oyunculuk becerisini mi övsem, yoksa bukalemun gibi aksan değiştirme yeteneğinden mi bahsetsem... Sandra Oh ile de arasında inanılmaz bir kimya var ve bunun, dizinin başarısının ana nedenlerinden biri olduğunu düşünüyorum.

Dizinin mizahi yönünü çok sevdim ki bence, diziyi satan da bu mizahın polisiye ögeleriyle zekice harmanlanışı. Özellikle Villanelle'in mizah anlayışına bayıldım; çarpık olduğu kadar komik de. Kara mizah sevenler için Killing Eve, güzel bir seçim.

Karakterleri ve senaryosu iyi yazılmış, oyunculuğu iyi, komedi ve gerilimin dengede olduğu, plot-twistlerle dolu, sürükleyici bir yapım arayanlara Killing Eve'i şiddetle tavsiye ederim 👍


Dark'ı, Stranger Things'e benzeyen dizi olarak duymuştum. O yüzden de diziyi izleme taraftarı değildim. Geçenlerde, dizinin final sezonu geldiği sıralarda, izleyecek dizi arayışına girdim. Renkli Kitap'tan Güngör'ün tavsiyesiyle Dark'a başladım ve bir hafta içinde bitirdim. Bir kez daha anladım ki bu gibi konularda milletin ne dediğine bakmadan, etmeden insanın bildiğini okuması gerekiyor. Bu iki diziyi birbirine kim, nasıl benzetmiş; hayret ettim doğrusu...

Dark, Alman yapımı bir dizi. Olaylar Almanya'nın hayali kasabası Winden'da geçiyor. Açılış, kasabalı çocukların kaybolmasıyla yapılıyor ve dizide bu kayıplarla ilişkili, çeşitli sıradışı durumlar işleniyor. Kasabanın belli ailelerinin etrafında dönen olayların anlatıldığı, geçmiş ve geleceğin iç içe geçtiği, gizem olarak başlayıp bilim kurguyu da içine alan, oldukça ilginç bir dizi.

Olay örgüsüne, karakterlere, vs. daha fazla girmek istemiyorum; spoiler vermeden ancak bu kadarından bahsedebilirim. Çünkü dizinin en güzel yanı, spoiler yememiş bir şekilde kurguyu çözmeye çalışmak; olaylar arasındaki bağlantıları kurmak, karakterleri birbiriyle ilişkilendirmek... Normalde ben gelemem böyle şeylere, sabredemem; dizinin ilk bölümünü bitirir bitirmez wiki sayfasını açıp tüm kurguyu öğrenirim. Ama Dark'ı izlerken kendimi biraz tuttum, diziyi kardeşimle izlememin de yardımı oldu tabii.

Dark'ın en beğendiğim kısmı, cast seçimi. Oyuncular, nokta atışıyla seçilmiş. Ebeveynler çocuklarıyla o kadar benziyor ki, kendi çocukları oynasa bu kadar olmazdı. Karakterlerin geçmiş ve geleceklerini başka başka oyuncular canlandırıyor. Aynı şekilde bu oyuncular da öyle bir seçilmiş ki, oyuncuların kendisini ifade etmesine gerek bile kalmadan kimin kim olduğu anlaşılıyor. Kurgu, bölümler ilerledikçe karmaşıklaşmaya başlıyor. O nedenle oyuncu seçiminin başarıyla yapılması, diziyi anlamayı ve olay örgüsünün takibini yapmayı kolaylaştırıyor.

Kurguda sembolizm çok baskın. Buradan haraketle, karakter isimlerinden olayların oluşturduğu örüntülere kadar dizinin birçok unsurunun neyi simgelediği anlaşılabilir. Hatta olayların gidişatını çıkarmak da bir dereceye kadar mümkün. Fakat bunun için hem belli bir bilgi birikimine sahip olmak hem de diziyi pür dikkat izlemek gerekiyor. Neler olacağını kestirmek, dizinin ortalarına gelindiğinde zorlaşmaya başlıyor. Son sezonda ise bir adım sonrasını tahmin etmeyi geçtim, olayları kavramak zaten başlı başına güç.

Spoiler yememek için araştırma da yapamadığımdan, son sezonu kafam allak bullak bir biçimde izledim ben ve hayal kırıklığına uğradım. Sanki izleyici olay örgüsünü sorgulayamasın, kurulan neden-sonuç ilişkilerindeki açıkları yakalayamasın diye bu kurgu böyle dallanıp budaklandırıldı gibi geldi bana. Diziyi izlerken, her şeyin en sonda belli bir mantık çerçevesinde anlam kazanacağını düşünmüştüm. Lakin Dark, beklentimin altında kalan açıklamalarla ve bölümlerle kapanış yaptı. Özellikle o son bölümlerin temposunu çok hızlı buldum. Bu böyle yaptı, şu şöyle oldu şeklinde pat pat pat diye geçiştirildi çoğu şey ve birçok probleme, karakterlerin o anda ortaya attıkları gerekçelerle çözüm getirildi. Nedenine, nasılına yer vermedikleri için de bu kısımlar mantıksız ve saçma gözüktü. Bunca sezon boyunca öyle olmayacak denilen şey, bir bölüm içinde oluyorsa ve buna akla uygun bir açıklama getirilmiyor veya gösterilmiyorsa... Eh, ben ne anladım o zaman bundan! Kurgunun gerçekten de şaşırtıcı ve mantıklı kısımları var; olay örgüsü içinden çıkılamaz bir hale geldiği için akla gelen ilk fikir uygulanmış gibi görünen kısımları da var. Diyeceğim o ki, kurgunun temelindeki düşünce yaratıcı ve ilgi çekici; bunun işlenişi ise daha iyi olabilirdi bence. Dark'ı bir kez daha izlemeyi planlıyorum. Belki de sorun bendedir, diye düşünmek istiyorum. Çünkü dizi cidden, bu sene izlediğim en iyi yapımlardan biri. Umarım, sorun bendedir 🤞

post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , ,

Yorum: Doctor Who - 10. Sezon 1. Bölüm


Doctor Who yüzünden, dizi yorumları yazmaya geri dönüyorum galiba :D Bildiğiniz gibi birkaç gün önce, cumartesi gecesi Doctor Who'nun yeni sezonu başlamıştı. Ben de tadını çıkararak izlemek istediğimden diziyi ertesi güne bırakmıştım. Nitekim pazar günü, oynat düğmesine bastım ve arkama yaslandım. Bölümü o kadar çok sevdim ki 50 dakikanın nasıl geçtiğini anlamadım.



Devamı spoiler içerir.



Bölümün ana noktası, companionın tanıtılmasıydı. Bu yüzden bölümde işlenen olay, o kadar da ön planda değildi. Yine de senaryonun farklı bir çarpıcılığı olduğunu hissettim ben. Yaratıcılık açısından baktığımda, beni fazlasıyla tatmin ettiğini fark ettim. Zira yeni companionların tanıtıldığı bölümlerin çoğunun, yaratıcılık konusunda pek de iyi olduğu söylenemez. Geride kalan bir uzay gemisine ait yağ birikintisi hakkında, böyle farklı bir hikaye yazılması ise kesinlikle dikkatimi çekti. Ama, companion tanıtımından dolayı olsa gerek, olayın nedeni ve nasılı belirsiz bırakıldı. O yağın Dünya'yla etkileşimi ve geçmişiyle ilgili biraz daha bilgi sahibi olmak isterdim.


Gelelim yeni companion Bill Potts'a... Nasıl sevdim ben bu kızı, nasıl sevdim anlatamam :D Kendisinde hafif bir Donna'lık, biraz da Rose'luk gördüğüm için olsa gerek Bill'i izlerken çok keyif aldım. Dünyaya bakış açısı, renkli betimlemeleri ve yaptığı zeki çıkarımlarla kendisinde görünenden çok daha fazlasının olduğuna dikkat çekti. Bill, Doktor'a yönelttiği "doğru" sorularla bizden biri olduğu algısının güçlendiriyor. Tüm bunlar kendisinin o yerinde duramayan halleri, enerjisi, içtenliği, bilim kurguya olan ilgisi, bilinmeyene karşı duyduğu heyecan ve merakı ile birleşince ortaya tam da companionlık bir karakter çıkıyor. Bill Potts'u canlandıran Pearl Mackie'yi bu müthiş performansından dolayı tebrik etmeyi de unutmamak gerek ;)

Bill'in Rose'a benzerliğiyle ilgili daha kesin konuşmam gerekirse... Bill'i uyandıran alarmın, modern serinin ilk bölümünde Rose'un alarmıyla benzerlik göstermesinin bir tesadüf olduğunu düşünmüyorum ;) Doktor'un Rose'u yanlış yerde ve yanlış zamanda olmasıyla bulaştığı bir uzaylı sorunundan kurtarması gibi, Bill'i de buna benzer bir durumdan kurtarmasının bir tesadüften çok daha fazlası olduğunu düşünüyorum. Bu iki karakterin, okulu bırakıp çalışması ve kendileri çok küçükken birer ebeveynlerini kaybetmeleri gibi daha birçok ortak noktası var.

Bill'in tavırları, özellikle de Doktor'a verdiği tepkiler biraz Donna'yı anımsattı bana. Ağzının iyi laf yapışı olsun, Doktor'un uzaylı olduğu gerçeğiyle başa çıkma yöntemi olsun Bill'de Donna esintileri görmek mümkün ^_^ Donna'nın Doktor'a modern serideki diğer companionlardan farklı bakması gibi Bill'in de Doktor'u hoşlanacağı bir uzay gezgini olarak görmemesi hoşuma gitti açıkçası :) Rose'dan sonra Doktor'a o gözle bakan hiçbir companionı sevmedim, sevemedim... Bill, biraz da bu nedenle gözüme girdi :D Doktor-companion ilişkisinin romantik bir çekime çevrilmesini klişe buluyordum zaten. Senaristlerin Bill'de de bu çekimi denememeleri, bu ilişkinin sanırım en çok hoşuma giden ögesiydi. Romantizm dolu herhangi bir hareketin olmadığı, güven ve empatiye dayalı dostluğu en son 10th ve Donna'da izlemiştim diye hatırlıyorum. Benzer bir kimyayı 12th ve Bill'de de göreceğim için çok heyecanlıyım ^_^

Aynı şekilde, Doktor'un Bill'e verdiği cevaplarla bu bölümü Rose bölümüne fazlasıyla benzetiyorum. Özellikle de Doktor'un uzaydan gelmeyip herkes gibi bir gezegenden geldiği ve TARDIS'in başka bir dilde aynı baş harfleri oluşturmayacağı o diyalog var ya, bana 9th ve Rose'un Doktor'un uzaylı olmasına rağmen aksanının kuzeyli gibi çıkması ve bir sürü gezegenin kuzeyinin olması muhabbetinin döndüğü sahneyi anımsattı. Doktor'un masasındaki fotoğraflarla ve bir kupa dolusu sonik tornavidayla, eski bölümlere selam durulan ufak dokunuşlar da çok hoşuma gitti ^_^

Bill'e ve Bill'in Doktor'la arasındaki kimyaya şimdiden bayıldım. Bölümde hoşuma giden bir başka şey, eski bölümlere yaptıkları göndermelerdi. Moffat sanırım bu küçük hareketlerle giderayak Doctor Who'yu eski sezonlarına bağlamaya çalışıyor. Moffat'ın yazdığı senaryoları ağzım bir karış açık izlesem de kendisine özel, apayrı bir DW oluşturduğuyla ilgili söylenirdim hep. Bu bölümün sonundaki fragmanı gördükten sonra bütün şikayetlerimi geri alıyorum. Çünkü...

Çalan davulları duyuyor musunuz? Usta geri dönüyor!


Usta'nın gösterildiği şu kısacık sahne, yeni companionın nefis bir senaryoyla sunulduğu 50 dakikalık bölüm kadar mutlu ediyor beni ^_^ John Simm'in oyunculuğunu zaten beğeniyorum; DW dışında, Life on Mars'taki performansını da başarılı buluyorum. Kendisini Usta rolünde izlemeye ise bayılıyorum; John Simm, Usta karakterine öyle bir hayat veriyor ki...

Aynı fragmanda 12'nin rejenerasyonuna dair sahneler de görsek, şahsen ben şimdilik bunu düşünmemeye çalışıyorum. Peter Capaldi'yi Doktor olarak David Tennant kadar çok sevdim; 12'nin gidişi beni 10'unki gibi çok üzecek, eminim. O yüzden, bu hoş olmayan durumu gerçekleşeceği bölüme kadar düşünmemeyi seçip John Simm'in Usta olarak döneceği haberine ve yeni companionın 12'yle arasındaki o muhteşem kimyaya odaklanıyorum ^_^

post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , ,

Dizi Notları | 8



Birkaç günlük aranın ardından merhaba :) Bir önceki Dizi Notları'nda da bahsettiğim gibi, izlediğim diziler biriktiğinden en kısa zamanda Dizi Notları yazısı hazırlamam gerekiyordu. Ama bütün dizileri tek yazıda toplamak zor olacağından bunları, izlediğim sırayı göz önüne alarak ikiye bölmüştüm. Bu yazıda ise haziran başından beri izlediğim dizilerden bahsedeceğim ;) Tabii bir de bu yazıları hazırlama sürecinde başladığım birkaç dizi var ki onlar, bir sonraki Dizi Notları'na kalıyor artık :D


12 Monkeys'e Battletar Galactica izlediğim sıralarda denk gelmiştim. Battlestar Galactica, bilim kurgu açlığımı giderdiği gibi arttırmıştı da... BSG'yı tadını çıkara çıkara izlemek istediğimden bana, bölümlerini arka arkaya devirebileceğim bilim kurgu türünde bir başka dizi gerekiyordu. 12 Monkeys, bunun için iyi bir seçenek gibi görünüyordu. Nitekim iki günde, yirmiden fazla bölüm izleyerek dizinin yayınlanan 2. sezonunun son birkaç bölümüne yetiştim ^_^

Dizi, 1995'teki 12 Monkeys filminin uyarlanmasıyla ortaya çıkan bir yapım. Karakterlerden senaryoya, filmle farklılaşan birçok noktası var. Ama ben burada dizisinden bahsedeceğim için sadece, filmdeki senaryonun ana fikrinin alınıp geri kalan ögelerin yeniden şekillendirildiğini söyleyeceğim. Farklılıkları ve değişiklikleri sizin keşfetmeniz daha keyifli olur ^_^

Dizide, distopik bir gelecekten günümüze gelen James Cole adında bir adamın geleceği değiştirme çabası işleniyor. Gelecekte insan ırkını neredeyse yok eden bir veba ortaya çıkıyor ve bunun sonrasında dünyaya kaos hakim oluyor. James Cole ise bir grup bilim adamının yardımıyla geçmişe gönderilip Dr. Railly'nin yardımıyla vebanın başlamasını önlemeye çalışıyor.

Filmden önce diziyi izlemiştim ben; filmi ise geçenlerde, bu yazıyı hazırlamaya başlamadan hemen önce izledim ki hem film hem de ikisinin karşılaştırmaları hakkında bir şeyler söyleyebileyim ^_^  Ama filmi ve dizisi arasında kıyaslamalar yaparak birinin daha iyi olduğunu yazmayacağım. Çünkü senaryodaki ana tema dışındaki neredeyse her öge, film ve dizide birbirinden o kadar farklı ki... Özellikle dizi, 2. sezonuyla birlikte filmin çizgisinden ayrılıyor ve filmle kıyastan kurtuluyor. Bu yüzden ikisine de ayrı yapımlar gözüyle bakıyorum. Yine de ikisi arasındaki farklılıkları merak ediyorsanız, sizi şuraya alayım; farklılıklar kabaca ve açıklamalarla çok da güzel belirtilmiş :)

Dizinin senaryosunu çok zengin buldum ben. Gerek karakterler gerekse zaman çizgileriyle senaryo zenginleştirilip odak, filmden çok farklı bir yöne doğru çevrilmiş. İlk sezonda amaç vebayı önlemek iken 2. sezonla birlikte dizinin konusu, sadece insanları değil her şeyi tehdit eden ortak bir düşmana doğru kayıyor. Zaman yolculukları çoğalıyor, zaman çizgileri karışıyor ve dizi gittikçe izlemesi daha zevkli bir yapıma dönüşüyor.

Oyuncuların performansı da, senaryosu kadar başarılı. Farklı yapımlardan tanıdığımız birçok oyuncuyu 12 Monkeys'de görmek mümkün; Fringe'in Ajan Francis'i ve Suits'in Katrina'sı, gözüme ilk çarpanlardan olmuştu. 12 Monkeys ile izleme şansını bulduğum Emily Hampshire'ın oyunculuğuna ise bayıldım. Karakterinin çatlaklığını ve zekasını o kadar güzel yansıtıyor ki ekranlara... Diziyi başroldeki ikiliden ziyade Emily Hampshire ve Kirk Acevedo için izliyorum, diyebilirim :D

Dizinin, senaryodan veya başka bir şeyden kaynaklanmayan farklı bir sürükleyiciliği var. İki günde neredeyse iki sezonu nasıl ve neden bitirdiğimi hâlâ anlayabilmiş değilim. 12 Monkeys, belki senaryosuyla belki de oyuncularıyla, bir şekilde sizi kendine çekmeyi başarıyor; dizinin etkisi ise bu iki sezonu bitirseniz bile devam ediyor.

12 Monkeys zaman yolculuğunun başarılı bir biçimde işlendiği, sürükleyici yapımlardan biri. Dizinin senaryosu, aynı adı taşıyan filminin senaryosunun zenginleştirilmiş hali gibi gözükse de aslında ikisi arasında dağlar kadar fark var. Bu yüzden, ikisinin ayrı ayrı değerlendirilmesi taraftarıyım ben. Hem filmi hem de diziyi, bilim kurgu sevenlere şiddetle öneriyorum. Filmini sevenler diziye farklı bir yapım gözüyle bakarsa, diziyi de beğeniyle izleyeceklerini düşünüyorum :)


Peaky Blinders'ı birkaç yıldır dizi sitelerinde görüyordum. Ama diziyi izlemeyi düşünmemiştim; dizinin posterleri ilgimi çekse de konusu çekememişti. İzleyecek dizi bulamayınca Peaky Blinders'a bir göz atmaya karar verdim ve diziye daha ilk bölümünde bayıldım :)

Dizi, Viktoria dönemi Birmingham'ında faaliyet gösteren Peaky Blinders çetesinin yaşadıklarından uyarlanmış bir yapım. Dizide I. Dünya Savaşı sonrası, bu çetenin büyüme zamanları anlatılıyor. Senaryo, gerçeğini tabii ki birebir yansıtmıyor; çete üyelerinden çetenin yaşadıklarına kadar birçok unsur değişime uğramış. Fakat çetenin imzası niteliğindeki giyimi aynı kalmış.

Dizinin ayrıntılı konusuna geçmeden önce, Peaky Blinders isminin nereden geldiğinden de bahsedeyim. Bununla ilgili çeşitli tartışmalar dönmüş. Bazı tarihçiler bu adın, çete üyelerinin kasketlerinin siperliğine jilet dikip kavga esnasında şapkalarıyla düşmanlarının yüzünü keserek akan kanla düşmanlarını kör etmelerinden geldiğini savunmuş; bazıları ise bunun gerçekçi olmadığını belirterek ismin, üyelerin aidiyet sembolü olan kasketlerden geldiğini söylemiş. Yine de, çetenin isminin arkasındaki hikayeler her şekilde ilginçliğini koruyor.

Senaryonun ayrıntısına inmek gerekirse... 1919'da Birmingham'da saygı gören ailelerden biri de Shelbyler, nam-ı diğer Peaky Blinders. Soygun ve at yarışıyla para kazanan bu çete, yaşadıkları yerin koruyuculuğunu da yapmakta. Ailenin reisi ve çetenin lideri Thomas Shelby, hırslı ve tehlikeli biri; fakat bir yandan da travma sonrası stres bozukluğu ile mücadele etmekte. Evin erkekleri savaştayken evi çekip çeviren, ailenin gayriresmi reisi Polly Shelby ise Shelbylerin halası ve ailenin en yaşlısı. Arthur Shelby Jr., Shelby kardeşlerin en büyüğü olsa da çetenin ve evin başındaki isim değil. John ve Finn, diğer Shelby erkekleri. John, 4 çocuğuna hem babalık hem annelik yapmaya çalışan ama bir yandan da çete işlerinde aktif rol alan biri. Finn ise ailenin en küçüğü, bu yüzden de çete işlerinden özellikle Polly tarafından korunmakta. Shelby erkeklerinin tek kız kardeşi Ada, çete işlerinin çok da içinde değil; fakat Shelby adı kendisini sıklıkla bu işlere doğru çekmekte. İşte bu aile, bir soygunda yanlış malları çalınca şehre Kraliyet Ordusu'ndan Başmüfettiş Campbell geliyor. Kayıp malları kurtarmak ve suçluları yakalamak amacıyla Birmingham'a atansa da başmüfettişin asıl amacı, çetelerden rüşvet yiyen polislerle bu çeteleri yok etmek ve kendisi işe, Peaky Blinders ile başlıyor.

Dizinin merkezinde Peaky Blinders çetesi olsa da, senaryo bununla sınırlı değil. İngiltere'de gerçekleşen dönemin politik hareketleri ve kitlesel işsizlik, senaryoya aktarılan durumlardan. Dönemin kıyafet modası ile İngiltere'nin savaş sonrası durgun atmosferi de ekranlara ustaca yansıtılıyor.

Dizinin oyuncu kadrosu oldukça zengin. Farklı yapımlardan tanıdığımız birçok oyuncuyu Peaky Blinders'da görüyoruz; Batman'in Scarecrow'u ve Harry Potter'ın Narcissa Malfoy'u, tanıdık simalardan... Bütün oyuncuları beğenerek izliyorum ama özellikle Cillian Murphy ve Paul Anderson'ın performansları müthiş.

Bölümlerde kullanılan şarkıları da çok sevdim. Şarkılar, diziden bağımsız olarak dinlendiğinde de zaten harika parçalar... Bir de dizinin o karanlık havasına, Shelbylerin hareketli yaşamına, yürütülen gizli kapaklı ve şiddet dolu işlere çok güzel uyuyor. Nasıl her bir kıyafetin, her bir mekanın döneme uygunluğunun en ince ayrıntısına kadar planlanması bize görsel ziyafet olanağı tanıyorsa; dizide kullanılan kaliteli müzikler de tam bir işitsel şölen sunuyor.

Güçlü oyuncu kadrosu, bol aksiyonlu senaryosu, döneme uygun kostüm ve dekor seçimleriyle Peaky Blinders'ı büyük bir zevkle izledim, izliyorum. Diziyi başta dönem dizilerini sevenlere tavsiye ediyorum. Ama herkesin Peaky Blinders'da bir şeyler bulacağından ve bu nedenle diziyi bir çırpıda izleyeceğinden kuşkum yok ^_^


Temmuz başlarında bir başka dönem dizisi olan Mad Men'e başlamıştım. Aslında diziyi çok önceleri duymuştum, fakat nedense başlamamıştım. Bu sefer, izleyecek dizim kalmadığından Mad Men'e bir göz atmak istedim ve ilk sezonu tek oturuşta bitirdim.

Dizi, 1960'ların New York'unda geçiyor. Sterling Cooper reklam ajansında kreatif direktörlük yapan Don Draper adında bir adamın hayatı, dizinin merkezini oluşturuyor. Don Draper tüketici mantığını çözmüş, reklamlar için ürettiği fikirleri müşterileri olan firmalara onlar istemese bile satabilen, işinde son derece başarılı, zeki ve yaratıcı birisi; aynı zamanda evli ve iki çocuk babası... Mükemmel bir hayatı olsa da kendisi nadiren mutlu görünüyor. Dizi boyunca Don'un gerek iş gerekse özel hayatı dizinin odak noktası olsa da, sırlarla dolu geçmişi de ara ara kendini gösteriyor. Aynı zamanda Don'un çalıştığı firmadaki personellerin hayatı ve reklamların oluşturulma süreçleri de dizide işleniyor.

Senaryo, altmışları çok iyi yansıtıyor; erkekler egemen iş hayatında kadınlara uygulanan cinsel taciz ve ayrımcılık, siyahilere yapılan ırkçılık, su gibi tüketilen içkiler, biri sönmeden diğeri yakılan sigaralar... Her bölümde görülen bu durum ögeleri dışında, arka planda Kennedy-Nixon seçimi veya 1962 uçak kazası gibi dönemin önemli olaylarına da yer veriliyor.

Moda ve tasarım konusunda bir dönem Mad Men rüzgarı esmişti. Dönemin dekorasyon ve kıyafet modasının retro dokunuşlarıyla, hayatlarına biraz altmışlar katmak isteyenler Mad Men'i izlemiş ve incelemişti. Ama ben, bundan ziyade dizinin altmışların stilini ekranlara nasıl yansıttığından bahsetmek istiyorum. Dekordan sorumlu Ellen Freund dizide kullanılan aksesuarlardan eşyalara her bir parçayı büyük bir özenle arayıp buluyormuş. Çoğunu, sahiplerinin sattığı alışveriş sitelerinden veya arkadaş ve tanıdıklardan alsa da bazıları için açık artırmalara gidiyormuş. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgiyi şurada bulabilirsiniz :) Ellen Freund ile yapılan o röportajda da görüldüğü gibi, izleyicileri altmışlar atmosferine götürebilmek için çok büyük uğraşlar verdikleri ortada...

Bunun dışında, dizinin tüketim psikolojisini de çok iyi yakaladıklarını düşünüyorum. Geçen senelerde okulda tüketici psikolojisi dersini almıştım; reklamlarda kullanılan tekniklerden satın alma isteğinin oluşturulmasına kadar sektörde kullanılan birçok yöntemi şaşkınlıkla karşılamış ve öğrenmiştim. Keşke diziyi, dersi aldığım o dönemde izlemeye başlasaydım diyorum; derste öğrendiğim çoğu bilginin uygulaması Mad Men'de yapılıyordu çünkü. Dizideki tüketicinin isteği, malı pazarlamada kullanılan taktikler, reklam afişlerindeki görsellerin ayrıntıları ve sloganlar gibi birçok öge gerçeğe son derece uygundu. Psikoloji kısmı benden geçer puan alan dizide, 60'lardaki gerçek reklamlara ve bunların oluşma süreçlerine de yer veriliyor. Dizinin bu kadar çok ödül almasına şaşmamak gerek; insan Mad Men'i izlerken kendisini altmışların Amerika'sında kolaylıkla bulabilir.

Mad Men, senaryo ve dekor kadar oyuncu performansıyla da göz dolduruyor. Jon Hamm ve Christina Hendricks'in oyunculuğuna zaten bayılıyorum. January Jones'un da karakterine başarıyla hayat verdiğini düşünüyorum. Elisabeth Moss ise Peggy'nin karakter gelişimini mükemmel bir biçimde ekranlara yansıtmayı başarıyor.

Mad Men gerek oyuncuları gerekse senaryosuyla muazzam bir yapım. Diziden, herkesin kendine bir şeyler bulabileceğini düşünüyorum; bu yüzden de diziyi herkese tavsiye ediyorum :)


Salem'e Fringe'i bilmem kaçıncı kere izlediğim geçen haftalarda başlamıştım. Fringe'in Ajan Lee'si Seth Gabel'ı başka yapımlarda görmek istemiştim. Yani diziye başlama nedenim, dizinin konusundan çok Seth Gabel'dı :D

Salem, 17. yüzyıl sonlarındaki Massachusetts'teki cadı mahkemelerini konu edinen bir yapım. Dizinin odağında ise Salem kasabasında yaşayan ve geçmişte yapmak zorunda olduğu bir eylem yüzünden kendini büyücülüğün içinde bulan Mary Sibley var.

Dizinin senaryosu, tarihi Salem cadı mahkemelerinden esinlenilerek hazırlanmış. Yani dizideki olaylar, tarihi birebir yansıtmıyor; fakat gerçek olaylardan besleniyor. Fakat dizide bazı tarihi kişilere rastlamak mümkün. Örneğin, Salem cadı mahkemelerinin en büyük destekçilerinden Cotton Mather'ı dizide görüyoruz ki kendisini, diziyi izleme sebebim olan Seth Gabel canlandırıyor :)

Dizinin henüz birkaç bölümünü izledim, senaryo fena değil gibi... Öyle çok aman aman bir kurgu yok; ama merak uyandırmayı ve korkutmayı başarıyor. Özellikle ilk bölümü çok korkutucu bulmuştum. Gerçi bunda, korku ögelerinin bu kadar güçlü olacağını beklemememin de etkisi var; bu yönüyle dizi, beni hazırlıksız yakalamıştı. İlk bölümden sonra dizinin temposunu kavradığım için sonraki bölümler ilki kadar korkutucu gelmedi. Hatta korkuyu tam dozunda buldum; uyutmayacak kadar değil, birkaç saatliğine uyku kaçıracak düzeyde bir korkutuculuğu var dizinin. Her bölümde saklı bir gerilim de var ve bu, her an açığa çıkacakmış gibi duruyor. Ayrıca, dizinin o karanlık atmosferinin verdiği diken üstündelik hissini de gerçekten çok seviyorum ^_^

Oyuncuların çoğunu daha önce bir başka yapımda görmemiştim;sadece, Peaky Blinders'dan tanıdığım Iddo Goldberg'i biliyorum. Performansına hayran kaldığım bir tek Seth Gabel var; diğerlerinin oyunculuğu hakkında bir şeyler söylemem için henüz erken. En azından ilk sezonu bitirip öyle yorum yapmak istiyorum.

Cadı mahkemeleri gibi konularla ilgiliyseniz Salem'ı izleyin, derim veya benim gibi Seth Gabel'ı başka bir yapımda görmenin nasıl olacağını merak ediyorsanız... Bir de diziye başlamadan önce beklentinizi düşük tutmanızı öneririm.

post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , ,

Dizi Notları | 7



En son hazırladığım Dizi Notları'nın üzerinden 9 ay gibi uzun bir süre geçmiş... O zamandan beri izlediğim dizi sayısını da göz önüne alırsak, bahsetmek istediğim bir ton dizinin olması hiç de şaşırtıcı gelmeyecektir size :D Bu sene bayağı güzel yapımlarla tanıştım ve çoğunun sezonlarını bir oturuşta bitirdim. Her birini uzun uzun anlatmak istediğim için dizileri daha fazla biriktirmemeye karar verdim. Üzerimdeki şu üşengeçliği biraz olsun atıp kolları sıvadım ve ilk iş olarak dizileri, izlediğim sıraya göre düzenledim. Hepsini bir yazıda toplamak hem benim için yorucu hem de sizin için okuması sıkıcı olacağından iki yazı hazırlamayı planladım. Bu yazıda ise bunların ilk dördünden bahsedeceğim ^_^


Banshee'yi nereden görüp izlemeye başladığımı hatırlamıyorum zira dizinin ilk bölümünü birkaç yıl önce izlemiş ve dizi ilgimi çekmediğinden devam etmemiştim. Bu yıl bir arkadaşımın tavsiyesiyle diziye başlama kararı aldım ve dizinin ilk sezonunu 2 günde, ikinci sezonunu da o hafta içinde bitirdim. Şu anda ise 3. sezonun ortalarındayım; diziyi hemen bitirmemek için yavaşlama kararı aldım.

Dizi, hapisten yeni çıkan profesyonel bir hırsızın eski meselelerini halletmek için Banshee'ye gelmesiyle başlıyor. Kendisiyle aynı gün kasabaya gelen yeni şerif öldürülünce onun kimliğini alıp kasabada kalma kararı veriyor. Çünkü bu sayede yeni bir başlangıç yapabilme ihtimali olduğunu görüyor. Eh, tabii bir de uğruna yıllarca hapis yattığı sevgilisinin o kasabada kendine bir hayat kurmuş olması nedeni de var... Böylece yalan bir hayatı yaşamaya başlayan Şerif Hood'un geçmişinin onu yakalamasını, kasabanın sırlarını ve çok daha fazlasını izleme imkanımız oluyor.

Dizi daha çok Fargo ve True Blood havasında gibi... Fargo'nun o her an patlayacakmış gibi hissettiren esrarengizliği ile True Blood'ın kasaba ve insan ilişkilerini içeren bir yapım, Banshee. Dizinin yapımcılarından birinin True Blood'ın yaratıcısı Alan Ball'un olması, Banshee'deki True Blood tadını az da olsa açıklıyor bence.

Çıplaklık, şiddet ve kan içeren sahneler dizide fazlasıyla yer edinmiş durumda. Bu yüzden dizinin yayınlandığı ülkelerde dizi için 13 ile 18 arasında değişen yaş sınırının olduğunu da belirteyim. Fakat bu sahnelerdeki duygu yoğunluğu diziye resmen can veriyor; aksiyonu daha bir tatlı kılıyor ve gerilimi daha çok hissettiriyor.

Dizinin oyuncularının çoğunu daha önce hiçbir yapımda izlememiştim. Özellikle ana karakter Hood'u canlandıran Antony Starr'ı nasıl oldu da daha önce izlemedim, bilmiyorum. Kendisi, duygularını jest ve mimikleriyle müthiş bir şekilde yansıtıyor ekrana. Diziye renk katan, dizideki en kafa karakterlerden biri olan Job rolündeki Hoon Lee'nin performansı da çok iyi...

IMDb puanı 8,4 olan Banshee'de ara ara flashbacklerle soru işaretleri gideriliyor. Şerif Hood'un kimliğini alan ana karakterin adının dizi final yapsa da açıklanmamış olması, senaristlerin bazı soru işaretlerini o şekilde bırakmakta kararlı olduğunu gösteriyor. Gerilim, aksiyon ve gizem türündeki dizileri seviyorsanız Banshee'ye bir şans vermenizi öneririm ;)


Stitchers'ı, konusunu yakın zamanda denk geldiğim bir başka diziyle karıştırdığım için başlamayı reddettiğim dizi olarak sınıflandırıyorum :D Posterinin de katkısıyla ben Stitchers'ı, balerinlerin hayatını vs. anlatan bir başka yapımla karıştırdığım için diziyi uzun bir süre incelemedim bile. Bir arkadaşımın dizi hakkındaki düşüncelerini öğrenince dizileri karıştırdığımı anladım ve diziye bir şans vermek istedim. Dizinin konusunu ve türünü görünce ise heyecandan yerimde duramadım :D

Stitchers açılışı, ana karakterlerden biri olan Kirsten'ın gizli bir devlet ajanı olarak göreve alınmasıyla başlıyor. İleri teknolojideki aletler yardımıyla ölen kişilerin hafızalarına girerek davaları araştıran bu ekipte Kirsten'ın görevi, ölenlerin anılarına girip onların kimi öldürdüğünü bulmak. Kendisi, bir yandan cinayet davalarını çözmeye yardımcı olurken, diğer yandan onu büyüten aile dostunun ölümünü aydınlatmaya çalışıyor.

Dizinin dayanak noktası olan ilmeklemek/stitching, yani ölen birinin anılarına girme fikrini yaratıcı bulmuştum. Ama dizide bunun çok da iyi işlenmediğini düşünüyorum. Kirsten'ın bunu yapabilmesinin nedeni olarak kurgusal bir hastalığın gösterilmesini zayıf bir neden olarak görüyorum. Kirsten, bu hastalık sonucu zamanı algılayamıyor ve herhangi bir duyguyu hissedemiyor. Bu sayede ilmeklenirken benliğini koruyabiliyor, hisleri vs. ölen kişininkiyle karışmıyor sanırım. Bu konuda net bir açıklama görmediğim için tahmin yürütüyorum. Bu düzenek kendi içinde mantıklı fakat bu durum, buna benzer gerçek bir hastalığa dayandırılsaydı diziyi daha ciddiye alabilirdim veya hastalığın kurgusal olduğu bir şekilde belirtilseydi daha iyi olabilirdi. Kirsten'ın durumunu merak edip hastalığı araştırmak istemiş ve hakkında hiçbir şey bulamamıştım. Saatler süren araştırmalarım sonucu dizinin wiki sayfasına bakmak aklıma gelmişti ve gereken açıklamayı orada görmüştüm. Siz de benim gibi beynin işleyişi ve hastalıklarına ilgi duyuyorsanız, Stitchers'ı izlerken bunu en aza indirgemenizi öneririm zira dizide bahsedilen hastalık, gerçek değil!

Dizinin oyuncularını kurgudan bir tık daha iyi buldum. Kirsten'ı canlandıran oyuncu Emma Ishta, rolünü o kadar iyi oynuyor ki ilk sezondaki Kirsten'a gıcık olmamak elde değil. Hastalığı nedeniyle duyguları anlayamayan ve zaman kavramı için matematiksel taktiklere başvuran Kirsten'ın robotik tavırlarını çok iyi yansıtıyor. Cameron'ı oynayan Kyle Harris'i ise alıp bağrınıza basmak istiyorsunuz; kendisi o derece şapşal ve cana yakın ^_^ Bu arada, Kyle Harris'i birine benzetiyorum ben ama kime benzettiğimi hâlâ çıkaramadım. Fikri olan varsa yorumda belirtebilir mi, lütfen? ^_^

Dizideki bazı oyuncuları başka yapımlardan tanıyor olmam, diziye daha kolay ısınmamı sağladı. Örneğin Kirsten'ın ev arkadaşını oynayan oyuncuyu Warehouse 13'ten biliyordum. Orada da kendisini severek izlerdim, Stitchers'da da severek izliyorum :)

İlk bölümlerde kurgusu için izlediğim Stitchers'ı daha sonra insan ilişkileri için izledim ben. Çünkü bir yerden sonra şu ilmekleme olayı bayağılaştı ve Kirsten'ın geçmişiyle ilgili sırlar da ilk bölümlerdeki kadar dikkatimi çekmemeye başladı. Özellikle 2. sezondan sonra bazı olaylar sonucu Kirsten'ın çevresindekilerle iletişimi dikkatimi çekti ve ben de ilmekleme teknolojisi yerine buna odaklanmayı tercih ettim.

Stitchers'ın kurgusu başlangıçta çok etkileyici ve yaratıcı gelebilir ki öyle de... Fakat birkaç bölüm izledikten sonra dizinin tek niteliğinin bu olduğunu ve bunun üzerine fazla bir şey koyulmadığını görebilirsiniz. Oyuncuların performansı yeterli olsa da Kirsten'ın dışında başka bir karakter gelişimini göremediğim için Stitchers'ı çerez diziler kategorisine koyuyorum ben. Dizi, sürükleyici mi sürükleyici; bir bölüm izlemek için başına geçtiğimde kendimi sezonu bitirmiş olarak bulabiliyorum. Ama bu, dizinin senaryo açısından gelişime ihtiyacı olduğunu değiştirmez. Bu yüzden Stitchers'ı kafa dağıtmak istiyorsanız izlemenizi öneririm. Bir de beklentinizi benim gibi yüksek tutmazsanız, diziden daha çok keyif alabilirsiniz :)


Breaking Bad'le çok geç tanışanlardan biriyim ben. Dizinin bitimiyle birlikte, Breaking Bad'in gelmiş geçmiş en iyi dizi olduğunu açıklayan yazıların ortalıkta dolaştığı zamanlarda diziye başlamıştım. Herkesin diziyi öven yorumlarını gördükçe beklentimi stratosfere kadar çıkardığım için ilk bölümlerde umduğumu pek bulamamıştım.Ardından herkesin dizide ne bulduğunu bir türlü anlayamadığım için de birkaç bölüm sonra diziyi yarım bırakmıştım. Haziranın başında, diziye bir şans daha vermeye karar verdim ve ben daha ne olduğunu anlamadan, bir hafta içinde ilk 4 sezonu bitirdim.

Diziyi duymayan, bilmeyen kalmamıştır herhalde. Yine de konusundan bahsedeyim ben. Yerel bir lisede kimya öğretmeni olan Walter'ın kanser olduğunu öğrenmesiyle başlıyor dizi. Kanserin tedavi edilemeyecek safhada olması nedeniyle de ailesinin gelecekte para sıkıntısı çekmemesi için, kısa yoldan para kazanma yolları aramaya başlıyor. En iyi olduğu konu kimya olduğu için de metamfetamin üretip satarak para kazanabileceğini düşünüyor ve bu yolda adımlar atıyor. Eski öğrencisi Jesse ile birlikte bu uyuşturucuyu üretme ve satma maceraları anlatılıyor.

Dizinin konusu öyle çok ahım şahım değil; fakat her şey o kadar güzel işleniyor, oyuncular karakterlere o kadar güzel hayat veriyor ki... Bunları ilk bölümlerde göremediğim için diziyi yarım bırakmıştım sanırım ki, ilk bölümlerde altyapı yeni yeni oturmaya başladığından dizinin mükemmelliğini daha ilk dakikada görmek pek mümkün olmuyor. Biraz aksiyon ve ufak gizemlerle ilk bölümlerde seyirci, diziye çekilmeye çalışılıyor. Sonraları ise oyuncuların performansını başarılı bulmaya başlıyorsunuz. Nitekim birkaç bölüm sonra size neyin çarptığını anlamadan ilk sezonu bitirmiş oluyorsunuz :D

Diziyi böylesine şevkle izlememin birden çok nedeni var. Bunlardan biri, Walter'a hayat veren Bryan Cranston'ın gerçekçi performansı. Walter White karakteri, kendisinin üzerine cuk diye oturmuş bir kıyafet sanki... Karakteriyle o kadar bütünleşmiş gözüküyor ki Walter için bir başka oyuncuyu düşünemiyorum bile ben. Bir diğeri, Walter'ın karakter gelişiminin mükemmel bir biçimde işlenmesi. Vergisini ödeyen, kurallara uyan normal bir aile babası rolünden şimdiye kadarki en saf methi üreten uyuşturucu şebekesinin başındaki adama dönüşmesini şahsen ben büyülenerek izledim. Öleceğini öğrendikten sonra başlayan bu değişim, her bölümde karşılaştığı zorlukların üstesinden gelmek için yaptığı zor tercihlerle pekişiyor ve sonunda ortaya bambaşka bir Walter White çıkıyor. Walter'ın diğerleriyle ilişkisi ve bu ilişkilerin geçirdiği değişim de, Walter'ın değişimi gibi diziyi izleme nedenlerimden biri. Özellikle eşiyle ilişkisi ve ilişkilerindeki dinamiklerin değişmesiyle eşinin karakterinde meydana gelen değişiklikler, izlenmeye değer...

Jesse'yi oynayan Aaron Paul da, Bryan Cranston kadar yetenekli; Jesse'yi oynamayıp resmen yaşıyor. Walter-Jesse ilişkisi ise belki de izlediğim en güçlü ilişkilerden biri. İlişkilerinin inişiyle çıkışıyla, yani her şeyiyle ekrana yansıtılması, bu ikilinin akıllara böylesine derin kazınmasını sağlıyor. Walter'ın karakter gelişimi dışında, diziyi bir çırpıda izleten diğer önemli unsur işte bu Walter-Jesse ilişkisi...

Sadece Walter ve Jesse'yi canlandıran oyuncuların değil, dizideki her bir oyuncunun performansı fazlasıyla başarılı. Her biri rolüne öyle iyi bürünüyor ki, 50 dakika boyunca kendinizi Albuquerque'de yaşanan olaylara gerçekten şahit oluyormuşsunuz gibi hissettirebiliyor.

Müthiş oyunculuk performansı, incelikle dokunan senaryosu ve dram ile aksiyonun ustalıkla dengelendiği bir yapım Breaking Bad. Dizinin finalinin de dizi kadar dillere destan olduğu söyleniyor. Diziye veda etmeye hazır olmadığım için ben, son sezonu işkence yavaşlığında izliyorum. Breaking Bad'i bir şekilde duymuşsunuzdur ama henüz izlemediyseniz, diziye bir an önce bakmanızı tavsiye ederim ;)


Battlestar Galactica da çok önce başlayıp saçma sapan bir nedenden dolayı yarım bıraktığım dizilerden biri :D Battlestar Galactica hakkında o kadar çok şey duymuştum ki merak edip diziyi izlemeye başlamıştım. Ama sonra, bir şeyleri kaçırdığımı fark etmiştim ve diziyi öylece bırakmıştım. Geçen aylarda internette Battlestar Galactica'nın muhabbetini yapmıştık, nerede ve kiminle yaptığımı hatırlamıyorum ama :D O konuşmadan sonra diziyi biraz daha araştırmıştım ve güzel bir izleme sırası belirlemiştim. Sonrasında ise yapmam gereken tek şey mısırları ve içecekleri hazırlayıp arkama yaslanmak ve dizinin keyfini çıkarmaktı ^_^

Dizinin konusunun basitçe insanlar ve robotlar arasındaki savaşı anlattığı söylenebilir. İnsanların yarattığı Cylonlar, insanlara baş kaldırıp insanlarla aynı hakları talep ederler. Yıllar süren savaş sonucunda ateşkes sağlanır ve Cylonlara uzakta başka bir gezegen verilir. Bu iki gezegen arasında bir üs belirlenir ve her yıl oraya iki taraftan da temsilci gönderileceği konusunda anlaşılır. İnsanlar temsilcilerini gönderirken Cylonlar göndermez ve bu uzun bir süre böyle devam eder. Derken Cylonlar sessizliği bozar ve saldırı düzenlemeye başlarlar.

Dizi açılışı bu saldırılarla yapıyor, bundan önceki olayların anlatımı bölümlere dağılmış durumda. İnsanların Cylonlara karşı savunmaya geçişi gösterilirken bir yandan da geçmişle ilgili bilgiler veriliyor.

Dizinin izlenme sırasıyla ilgili farklı görüşler var. Ben, önce dizinin mini serisini izlemiş, ardından yeni nesil versiyonunun ilk sezonuna geçmiştim. Yani 70lerde yayınlanan eski yapımını izlemedim. Benim takip ettiğim izlenme sırasının bir benzerine buradan ulaşabilirsiniz :)

Dizi, gerek senaryo gerekse karakterler açısından çok zengin bir yapım. Bu zenginlik ilk bölümlerde kafa karıştırsa da, karakterler oturunca her şey netlik kazanıyor. Senaryonun altyapısı sağlam; önümüzde keşfedeceğimiz bir kurgusal tarih var ki bu, en ince ayrıntısına kadar ustaca planlanmış. Dizinin neden bu kadar çok ses getirdiğini, sadece kurguya bakarak da anlayabilirsiniz.

Kurgu ve senaryoya ek olarak oyuncuların performansını başarılı, kullanılan özel efektleri ise tatmin edici buldum ben. Zaten bu tarz yapımlarda görsellikten çok içeriğe, kurgulanan tarihe dikkat ederim. Bu yüzden, diziye bayıldığımı söyleyebilirim :)

Battlestar Galactica ile ilgili söylemek istediğim o kadar çok şey var ki... Ne kadar çok ayrıntıya insem de, diziden ne kadar çok bahsetsem de Battlestar Galactica'nın mükemmelliğini tam olarak aktaramıyorum. Çünkü BSG, betimleyemeyeceğim kadar olağanüstü bir yapım! Uzay operası sevenler, diziye mutlaka bakmalı. Bilim kurgu ve aksiyon sevenlere de izlemelerini tavsiye ederim ^_^

post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , ,

Yorum: Sherlock - Yılbaşı (Noel) Özel Bölümü


Buralara bir Sherlock yorumu yazıyorum ya, mutluluktan ağlayacağım şimdi... Bildiğiniz gibi Sherlock'un yılbaşı özel bölümü dün gece, 1 Ocak 2016'da yayınlandı. Biz de CNBC-e'nin dönüştüğü kanal olan TLC sayesinde tüm dünya ile eş zamanlı olarak izleme şansına sahiptik. Sonunda hasret bitti ve diziye kavuştum, kavuştuk. Yeni bölüm için tam 719 gün beklemişiz, dile kolay... Yeni sezon için bir bu kadar daha beklemeyiz diye umuyorum ve yorumuma geçiyorum :)

Ama, geçmeden önce yeni sezonun başlama zamanıyla ilgili bildiklerimi aktarayım ^_^ Çekimlere nisan civarı başlanacağını, yeni sezon için ise net bir tarihin olmadığını duymuştum. Şimdilik, yeni sezonun 2017'de yayınlanacağı bilgisi var. 4. sezon muhtemelen 2017 kışında yani, yayınlanan bu özel bölüm gibi yeni yıl zamanında başlayacak.



Devamı spoiler içerir.




Öncelikle, gerek kostümler gerekse mekan olarak Viktoryen dönemi İngilteresi'nin ekrana çok iyi yansıtıldığını söylemeliyim. Kıyafetleri, taşıtları, binaları, insanların tavır ve davranışlarını, neredeyse her şeyi bu devre çok uygun buldum ben. Neredeyse, diyorum çünkü Sherlock tabii ki bir çıkıntılık yapıp döneminin dışında tavırları ve düşünceleriyle, bölüme damgasını vurmak zorundaydı :)

Bu arada, jeneriğin bölüme uygun olarak değiştirilmesini beklemiyordum. Viktoryen döneminden de kesitler içeren jeneriği beğendim. Tıpkı bölüm gibi geçmiş ve geleceğin bir arada olduğu bir jeneriğin kullanılması, hoş bir ayrıntıydı ;)

Bölümü beklerken en çok merak ettiğim konu, Viktoryen dönem ile günümüz dünyasının nasıl birbirine bağlanacağıydı. Moffat ve Gatiss tüm bunları, Moriarty'nin dönüşü üzerine düşünen Sherlock'un Viktoryen dönemde vuku bulmuş bir vakayla olan benzerliğini karşılaştırırken yazdığı mini bir senaryo şeklinde kurgulamayı seçmişler; iyi de etmişler. Bence, bağlantıyı bu şekilde kurmak inanılmaz yaratıcıydı.

Sherlock, Sherlock ve Watson'ın modern dünyaya uyarlanmış maceralarını anlatan bir yapım olduğu için aslen Viktoryen dönemde geçen bu hikayeleri değişmeden, olduğu gibi görmek gibi bir şansımız pek yoktu. Moffat, bu fırsatı yılbaşı özel bölümü olarak görüp bize böyle bir görsel şölen hazırladığı için kendisine olan saygımın arttığını söyleyebilirim. Aslında Doctor Who'dan bildiğimiz üzere Moffat, bir yılbaşı özel bölümü nasıl mükemmel bir şekilde hazırlanır, iyi biliyor. Bu konuda hakkını yemiyorum, ama keşke şu hayal gücünü biraz daha etkin bir şekilde kullansa ve sonraki sezonlar için bizi senelerce bekletmese...


Moffat'ın hayal gücüne olan hayranlığımı ifade edeyim derken konuyu iyice dağıttım :D Gelelim bölümün bombasına... Geçen sezonda Moriarty'nin "Miss me?"siyle şaşkınlıktan küçük dilimizi yutacak hale gelen biz, bu bölümde Sherlock'un Moriarty'nin öldüğünü söylemesiyle ayrı bir şok geçirdik. Bir de Sherlock bu olayı öyle genel geçer bir doğruymuş, herkesin yapabileceği bir çıkarımmış gibi konuşmasının içinde bir cümleyle geçiştirmedi mi... Bir ölmedi deniyor, bir öldü deniyor; Moffat da artık bir karar verse şuna... Şu anki durum Moriarty'nin öldüğü fakat ölmeden önce yaptığı ayarlamalarla ölmemiş gibi gözükeceği yönünde olsa da, ben yazarlara -özellikle de Moffat'a- güvenemiyorum. Zaten daha Sherlock'un o atlayıştan nasıl sağ kurtulduğunu adam gibi açıklamadılar; yeni sezonun sonunda, bütün sezon boyunca Sherlock tarafından öldüğü düşünülen adamın çıkıp da bir "Did you miss me?" daha patlatmayacağına nasıl güveneyim ben şimdi? O yüzden, Moriaty'yi şimdilik öldü diye kabul ediyorum ama seçeneklerimi de açık tutmayı ihmal etmiyorum; çünkü Moffat bu, ne olacağı hiç belli olmaz :)

Konuşmak istediğim daha ne ayrıntılar, ne göndermeler var da yazıyı daha fazla uzatmayayım; yoksa yazması da okuması da bitmez bu yazının :D Sonuç olarak, bana zaman kavramını kaybettiren, oyunculardan senaryoya kadar her bir şeyine bayıldığım, izlerken kendimden geçtiğim bir Sherlock bölümüydü. Yeni sezon başlayana kadar ben bunu her bir saniyesinin tadını çıkara çıkara, tekrar tekrar izlerim gibime geliyor ki zaten başka şansımız da pek yok gibi :/ 2016'ya Sherlock ile bomba bir giriş yapmış olabilirim, bloga yazdığım ilk 2016 yazısı da bir dizi yorumu olmuş olabilir... 2016 için bunların devamından veya çokluğundan ziyade, Sherlock'un yeni sezonunun çekimlerine başlanmasını ve çekimlerin bir an önce bitirilip şu 3 bölümcüğü izleyebilmeyi diliyorum ^_^

post signature

Paylaş:
Devamını Oku
, , , , ,

Dizi Notları | 6


Aslında Dizi Notları'nın arasına bayağı bir zaman koymaya özen gösteriyorum; böylece izlediğim diziler birikiyor ve hepsini tek yazıda toplayabiliyorum. Bu sefer bir yazıda sadece iki diziyi işleyeceğim çünkü bunlar, özellikle de Black Books hakkındaki düşüncelerimi daha fazla içimde tutamıyorum; herkes bilsin, izlesin istiyorum :D


Black Books'u geçtiğimiz aylarda, başlayacak yeni dizi aradığım dönemde keşfetmiştim. Ne izlesem diye nette gezinirken bir blogda dizinin tanıtım yazısına denk gelmiştim. Başlarken tereddütlerim vardı, sonuçta dizi biraz eski bir yapım ve sitcomun fanı olduğum da pek söylenemez; sevebilir miyim acaba diye düşünmüştüm. Bu yüzden, yazıyı gördükten birkaç hafta sonra izleyecek cesareti buldum kendimde. Diziye ilk gördüğümde başlasaydım, diziyi bir önceki Dizi Notları'nda bulabilirdiniz; ama neyse, geç olsun da güç olmasın ;)

Dizi, ağırlıklı olarak Londra'da bir kitapçı dükkanında geçiyor. Dükkanın sahibi Bernard, arkadaşı ve komşusu Fran ile dükkanda çalışan Manny'nin yaşadıkları konu ediniliyor. Dizi, Manny'nin diğer ikisiyle nasıl tanıştığını ve akabinde işe nasıl başladığını anlatan bir bölümle açılışı yapıyor. Ardından her bölüm birbirinden komik, eğlenceli ve absürt olaylarla devam ediyor.

Şu paragrafı yazarken diziyi düşündüm de... Yüzümde böyle salakça bir gülümseme oluşuverdi hemen :D Keşke diziyi daha önce izleseydim, diyorum sürekli. Her izleyişimde de bütün dizi beynimden siliniverse ve ben her seferinde diziyi yeniden keşfetsem... Dizi inanılmaz komik; öyle ki, diziyi genelde kahvaltı ederken izlediğimden kaç kere boğulma tehlikesi geçirdiğimi sayamam :D

Bernard bütün o asosyalliği, kitaplara olan düşkünlüğü, mizah anlayışı, İrlanda aksanı ve sayamadığım daha bir sürü özelliğiyle gönlüme taht kurdu. Aslında kendisi uyuz, kaba, kötümser, pejmürde ve alkolik biri; normalde böylelerinden olabildiğince uzak durmayı seçersiniz. Ama gelin görün, Dylan Moran bu karaktere öyle bir hayat veriyor ki Bernard'ı sevmeden yapamıyorsunuz; alıp evde bir tane beslemek istiyorsunuz ^_^ Bernard sorumluluk almak istemeyen, fazlasıyla çocuk ruhlu bir karakter; Manny ise saf olduğu için birazcık çocuk ruhlu. Fakat bunun dışında Bernard'ın zıttı bir karakter; hijyene önem veren, yardımsever ve itaatkar bir yapısı var. Bernard'la aralarındaki ilişki ekrana sorunlu gibi yansıtılsa da ben bu ikisini bir türlü anlaşamayan kardeşler olarak görüyorum :D Fran ise koca birer çocuk olan bu iki yetişkinin hayatlarını bir nevi çekip çeviren kişi. Bazı zamanlar çıkarcı ve bencil olsa genelde her ikisinin de iyi ve kötü günlerinde yanında oluyor; bazen de çılgın yanı devreye girip bunları çok garip durumların içine çekiyor :D

Olaylar bu 3 karakterin çevresinde dönüyor, genelde. Her bölümde konu değişse de kopukluk yok, bölümler birbiriyle bağlantılı gidiyor. Olay örgüsü dışında, senaryosunu çok başarılı buldum ben. Özellikle de Bernard'ın garip ama mantıklı ve gerçekçi mizah anlayışına bayıldım. Dylan Moran, aynı zamanda dizinin yazarlarından biri olduğu için çoğu esprinin ondan çıktığını düşünüyorum. Kendisini Black Books'la tanıdım ve favori aktörlerimden biri oldu artık. Stand-up gösterileri başta olmak üzere her yapımını bulup izlemek istiyorum :)

Black Books'u izleyin ve izletin; izlemeseniz pişman olursunuz, o kadar kesin konuşuyorum :D Müthiş oyuncularla ve gülmekten yerler yatıran senaryosuyla mükemmel ötesi bir dizi. Zaten 18 bölümcük bir şey, her bölüm 20 küsur dakika sürüyor; size neyin çarptığını anlamadan dizinin bağımlısı olacaksınız :D


Humans'ın ilk bölümünü aylar önce izlemiştim, ama nedense ilk bölüm sarmamıştı; ben de diziyi yarım bırakmıştım. İzleyecek dizi bulamadığım bir zamanda diziye devam etmeyi seçtim, iyi ki de seçmişim.

Humans, bilim kurgu türünde bir dizi. Gelecek bir zamanda yapay zekanın keşfedilmesiyle adı synth olarak kısaltılan robotların üretimini ve sonrasında gelişen olayları konu alıyor. Dizinin ilk bölümleri Anita adındaki bir synthin etrafında gelişirken, sonraki bölümlerde senaryo dallanıp budaklanıyor; Anita'nın ve bazı synthlerin geçmişi işleniyor, gizemler açığa çıkarılıyor. Fakat aynı zamanda insanların synthlere verdiği tepkiler ve psikolojileri de başarıyla işleniyor.

Dizi, aksiyon ve dram yönünü dengeye oturtmuş ender yapımlardan. Synthlerin üretimiyle başlayan geçmişteki sır perdesi yavaş yavaş kalkarken, her alanı işgal eden synthlerin bulunduğu şimdiki zamandaki insanın yeri ve psikolojisi de mükemmel bir biçimde aktarılıyor. Bir bilim kurgu ilk defa senaryo ve senaryonun yaratıcılığından çok işlediği insan psikolojisiyle dikkatimi çekti. Ama cidden, dikkat çekmeyecek gibi de değil... İnsanların synthlerin üretimiyle kendini yetersiz ve değersiz hissetmeleri, synthleri aşağı ırk olarak görüp onlara karşı sergiledikleri tavır ve davranışlarında gerçek benliklerini göstermeleri ve synthleri bilinçleri olmadığı halde birer insan olarak görüp hayatlarında çok önemli roller vermeleri, onları sahiplenip gerçek birer birey yerine koymaları; yani insan yaşamının her alanında yer alan synthlerin insanlar üzerindeki psikolojik ve sosyal etkileri, her yönden mükemmel bir biçimde işleniyor. Biraz da bu yüzden, dizi bayağı bir gerçekçi; gelecekte bu tarz bir şeyin olmaması için hiçbir sebep göremiyorsunuz.

Son olarak, dizinin Äkta människor (Real Humans) isimli İsveç yapımı bir diziden uyarlandığını da belirteyim. Araştırdığım kadarıyla Humans'taki bazı karakter isimleri ve senaryonun bir kısmı İsveç yapımı diziyle paralel gidiyor. Humans'ın ilk sezonunu bitirdikten sonra Äkta människor'u da izlemeyi düşünüyorum ^_^

post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , ,

Dizi Notları | 5



Okullar kapandıktan birkaç hafta sonra çoğu dizi sezon finalini yapıp araya girmişti. Ben de minik bir izleyecek dizi bulamama dönemi geçirdim. Ama yazın bitişiyle diziler yeni sezonlarına başlıyor. Hatta çoğu kanal, sonbahar dönemine bomba gibi yapımlarla geri dönüyor. Ben de bu yeni dizilerden birkaçına göz attım ve hoşuma gidenleri, Dizi Notları'nın beşinci yazısında işlemek istedim ^_^


Sense8, bu yeni dizilerden değil. Fakat kendisine Dizi Notları'nda yer vermezsem, birçok kişinin muhteşem bir diziyi kaçıracağını düşündüğümden Sense8'i de bu yazıya dahil ettim.

Dizi, dünyanın farklı şehirlerinde yaşayan 8 farklı kişinin hayatını anlatıyor. Fakat bu kişiler zihinsel ve duygusal olarak, bir şekilde birbiriyle bağlantılı. Yani birinin hissettiğini, o anda diğerleri de hissedebiliyor; birinin diğerlerinde olmayan bir becerisi varsa, diğerleri de onu kullanabiliyor. Bağlantıları ise ilk bölümde gerçekleşen bir olayla başlıyor ve bu olaydan sonra bu 8 kişi farklı hissetmeye başlıyorlar. Günlük hayatlarında karşılarına çıkan zorlukları birbirlerinden aldıkları yardımla aşıp hayatta kalma savaşı veriyorlar. Savaştıkları şeyler aile sorunları, para kazanıp evi geçindirmek gibi normal zorluklar olsa da bölümler ilerledikçe bu kişilerin bağlantılarını bilen ve bunu kullanmak isteyen kişi ve kişilerle de olaya dahil oluyor. Bu kişilerin hayatları da bir yerden sonra ortak bir noktada buluşuyor ki bu ortak nokta bu 8 kişinin sahip olduğu kümesel bağlantıyı ele geçirmeye veya ona zarar vermeye çalışanlara karşı durmalarından oluşuyor.

Sense8'i çıktıktan birkaç hafta sonra dizi sitelerinde görmüştüm. Dikkatimi çekse de nedense izlemek istememiştim pek. Bana gelen yorum ve tavsiyeler sonucunda diziye bir şans verdim ve bilin bakalım ne oldu... Dizinin ilk sezonunu 2 gün içinde bitirdim, hem de dizi hemen bitmesin diye bölümlerin arasını uzatmıştım. Dizi, inanılmaz akıcı. İlk bölümü bitirdikten sonra devamını bir çırpıda izlemek istemiştim. Bütün bu bağlantı olayının nasıl olduğu gösterilmişti ama tam olarak açıklanmamıştı. Her bölümde azar azar bilgi verilip olayın yavaşça toparlanması, izlediğim her bölümle birlikte merakımın daha da artmasına neden oldu. Şu anda dizinin ilk sezonu bitti; fakat bu bağlantıyla ilgili doyurucu cevapların verilmediğini düşünüyorum. Dizinin şuradaki wiki sayfasında, dizide verilmeyen veya bölümlerde üstü kapalı bahsedilen bilgiler de bulunuyor. Tavsiyem, ilk sezonu bitirdikten sonra bunlara da bakmanız. Aklınızdaki soru işaretlerinin bir kısmının giderilmesine yardımcı olacaktır. Benim gibi geri kalan cevaplanmamış sorularınız varsa, onların 2. sezona kadar beklemesi gerekecek :)

Senaryo kadar oyuncular da başarılı. Dizide tanıdığımız kadar tanımadığımız, en azından benim daha önce izlemediğim, birçok oyuncu da yer alıyor. Ayrıca dizinin dünyanın 9 farklı şehrinde çekildiğini de söylemem gerek. Yeşil ekran önünde değil de karakterlerin ait olduğu şehirlerde çekim yapılmasının, oyuncuları olumlu yönde etkilediğini ve kurguya gerçeklik kattığını düşünüyorum. Dizinin yaratıcılarının Wachowski Kardeşler olduğunu biliyor muydunuz, peki?

Diziyi tavsiye etmeden önce biraz cinsellik içerdiğini de belirtmeliyim. Diziyi izleyen birçok kişi cinsellik içeren sahnelerin çokluğundan ve farklılığından rahatsız olduğunu söylemişti; ama bence birkaç extreme sayılabilecek olayın dışında rahatsızlık verecek sahneler yoktu. Bu sahnelere takılmadan izlerseniz, diziden keyif alacağınızı düşünüyorum.


Lucifer'ı daha yayınlanmadan Amerika'da annelerin dahil olduğu bir grubun tepkisini toplayan ve kaldırılması için kampanyalar başlatılan dizi olarak tanımıştım. Biraz araştırınca dizinin Neil Gaiman'ın Sandman çizgi roman serisindeki Lucifer karakterinin hayatını anlattığını öğrendim.

Dizi, cehennemdeki hayatından sıkılan Lucifer'ın Los Angeles'ta bir bar açıp burada yaşamaya başlamasını konu ediniyor. Bir gün, değer verdiği birinin cinayetine tanık oluyor. Katili bulmaya çalışırken de FBI ajanı ile karşı karşıya gelince, bundan kurtulmak için FBI'a yardım edip katili bulacağını düşünüyor. Fakat bu arada Amenadiel isimli bir melek de Lucifer'ı ait olduğu yere, cehenneme döndürmeye çalışıyor. 

Dizinin ilk bölümünde anlatılanlar, bundan ibaret. Serinin devamında muhtemelen Lucifer, FBI ile birlikte davalara bakıp çözecek ve ilk bölümde yer alan bazı gizemli olayları aydınlatmaya çalışacak diye düşünüyorum.

Sandman'de Lucifer'ın olduğu kısımları veya Lucifer'ın kendi çizgi romanını okumadım. Fakat diziyi izlerken Lucifer'ın kendine has tavırlarında ve davranışlarında Gaiman'ın mizahını görür gibi oldum. Merak edip biraz araştırma yaptım. Diziyi çizgi romanı ile karşılaştıracak olursam, sanırım dizide sadece şeytanın cehennemi terk edip L.A.'da bar açma fikrini ve birkaç karakter ile Lucifer'ın bazı karakteristik özelliklerini kullandıklarını söyleyebilirim. Bunun etrafında gelişen çoğu şey senaristlerin yazdığı, çizgi romanda yer almayan olaylardan oluşacaktır diye düşünüyorum. Ayrıca, Lucifer'ın çizgi romandaki "ışık getiren" ismine yakışan sarışın, beyaz tenli ve yakışıklı bir genç adam görünümünün dizide kullanılmadığını da belirteyim. Dizide Lucifer'ı Tom Ellis canlandırıyor; kendisi sarışın olmasa da farklı bir karizması var; Lucifer'ı oldurmayı başarmış bence.

Dizinin pilot bölümünün nete, dizinin başlamasına daha çok varken düştüğünü belki duymuşsunuzdur. Dizi daha başlamadan çok tepki çektiği için, Fox'un bunu izleyicilerin nabzını ölçmek amaçlı bilerek nete düşürdüğünü düşünenler var. Neden düştüğü bilinmez ama ben ne bunu ne de tepkileri önemsiyorum. Dizinin oldukça başarılı bir yapım olduğu gerçeğini geçtim, Neil Gaiman'ın kaleminden çıkan bir karakter bu. Sırf bu yüzden diziye devam etme kararı alırım :) Neil Gaiman demişken... Kendisi, kişisel tumblr hesabından bu tepkilere çok güzel bir yanıt vermişti; bakmak isteyenleri buraya alayım ;)

Kısacası Lucifer bol aksiyon ve mizah içeren, Neil Gaiman'ın çizgi romanından uyarlanan bir dizi. IMDb'de 8,7 puan aldığına göre, gösterilen tepkilere rağmen izleyicilerin beğenisini kazandığını söyleyebilirim. 


Minority Report, 2002'de Spielberg'ün yönetmenliğini yaptığı aynı isimli filmden uyarlanan bir yapım. Diziye başlamadan önce filmini izlemenizi tavsiye ederim, zira dizi filmde yaşanan olaylardan 10 yıl sonrasını anlatıyor.

Filmi izlemeyenler için, spoilersız mini bir özet geçeyim. Gelecekte PreCrime dedikleri -Türkçe'ye Suç Öncesi diye çevrilmişti sanırım- bir dönem bulunuyor. Kurulan sistem sayesinde cinayetler önceden belirlenip önleniyor ve suçlular gelecekte teşebbüs edecekleri cinayetlerden dolayı tutuklanıyor. Sistem, kahin olarak adlandırılan 3 kişi üzerine kurulu. Onların gördükleri sahneler kaydedilip tekrar tekrar oynatılarak cinayet anına dair ip uçları yakalanıyor, katil ile kurban belirleniyor. Film, bu cinayetlerin önceden görülüp önlendiği dönemi anlatırken dizi ise bundan 10 yıl sonrasını konu ediniyor. Dizinin konusu, filmi izlemeyenler için spoiler barındırdığından dizi ile ilgili ayrıntılı bir özet geçemeyeceğim. Her iki yapımda da ana karakterlerin kahinlerden birini ve bir ajanı barındırdığını, olayların bunlar etrafında döndüğünü söyleyebilirim. 

Diziyi, filmden önce izlemiştim ben. Bu yüzden filmini izlerken neler olacağını aşağı yukarı biliyordum. Filmi izledikten sonra dizide, filme dair birkaç göndermenin yapıldığını fark ettim. Aynı kurguyu paylaşan böyle yapımların arasında kopukluk olmaması, dizi için bir artı, benim gözümde. Sanırım Spielberg de dizinin yapımcıları arasında yer alıyor. Kendisiyle kaç bölüm için anlaşıldığını bulamasam da ismini bu ekibin arasında görmek güzel ;) Aynı şekilde, filmde oynamış birkaç oyuncuyu dizide görmek de güzeldi.

Dizilerin son zamanlarda konu sıkıntısı çektiğini, bu yüzden de zamanında ilgi çeken birçok filmin diziye uyarlandığı görüyoruz. Minority Report da bunlardan biri. Diziyi öyle çok başarılı bulmasam da şimdilik iyi bir başlangıç yaptığını düşünüyorum. Bir filmin bir de dizinin oyuncu kadrosuna bakıyorum da... Umarım ilerleyen bölümlerde diziye filmde yer almış oyunculardan veya başka kaliteli oyunculardan katılanlar olur. Dizinin şu anda tek eksiği buymuş gibi geliyor bana.


Limitless da Minority Report gibi aynı isimli filmin, dizi uyarlaması. Yine, dizinin film ile aynı kurguyu paylaştığını ve diziye başlamadan önce filmi izlemenizin daha iyi olacağını belirtmeliyim. Ama filmi önceden izlemediyseniz de çok bir şey kaçıracağınızı düşünmüyorum. Çünkü filmdeki kurgunun benzerini, farklı karakterlerle pilot bölümünde bulabilirsiniz ve bölümün sonunda filme dair ufak açıklamaları yakalayabilirsiniz.

Dizi, başka ana karakterlerle filmin bıraktığı yerden ama birkaç yıl sonrasından devam ediyor. İki yapım da NZT denilen, insanın beyninin kullanımını maksimuma çıkaran bir tür uyuşturucuyu farklı ana karakterlerin tüketmesini ve sonrasında yaşadıklarını anlatıyor. Dizi, filmin devamı niteliğinde olduğundan bunda da filme yapılan minik göndermelerle karşılaşmak mümkün.

Dizide gözüme çarpan ilk şey, efsane bir oyuncu kadrosunun olduğu. Farklı yapımlardan tanıdığımız birçok oyuncuyu Limitless'ta görmek mümkün. Shameless'ın Mike'ı, Dexter'ın Debra'sı, Fringe'in Nina Sharp'ı CSI: NY'un Sheldon'ı ve daha bir çoğu Limitless'ın oyuncu kadrosunda yer alıyor. Dizinin pilot bölümünde filmin başrol oyuncusu Bradley Cooper'a yer verilmesi de dizinin hoşuma giden özelliklerinden. Biraz araştırınca Bradley Cooper'ın dizide birden fazla bölümde yer alacağını ve aynı zamanda dizinin birkaç bölümünün yapımcılığını üstleneceğini gördüm.

Film ve dizinin ana karakterleri, başlangıçta benzer birçok özelliğe sahip gibi görünseler de ayrıntıda aslında farklılık gösteriyorlar. Ana karakterlerin özellikleri, hapı keşfetmesi ve sonrasında yaşadıkları neredeyse birebir aynı. Hatta pilot bölüm ile filmde olay örgüsüne başlangıç şekilleri bile aynı ki pilot bölümde bir yere kadar aynı şeyler yaşanıyor gibi görünüyor. Neyse ki bir yerden sonra olaya filmde yer almamış farklı değişkenler giriyor ve dizideki olay örgüsünde farklılıklar başlıyor. Böyle olmasaydı, birbirini tekrar eden yapımları izlemek zorunda kalacaktık ve bu, dizi için hiç de iyi bir başlangıç olmayacaktı. Neyse ki, bölümün sonuna doğru olayların farklılaşacağının sinyalleri verildi. Dizinin ilerleyen bölümlerinde bu ayrıntıların öne çıkarılıp dizinin filmin ikizi gibi görünmesine neden olan benzerliklerinden arındırılacağını düşünüyorum. Bu yüzden eğer filmi izlediyseniz, benim gibi sıkılmamaya çalışıp biraz sabredin. Böyle muhteşem bir oyuncu kadrosu ile önceki film versiyonuyla böylesine işbirliği içinde bir dizi bulmak, biraz zor.

Şu bilgiyi de düzeltip Dizi Notları'nı burada bitireyim: Limitless'da kullanılan, beynimizin sadece %10-20 gibi bir kısmını kullandığımız bilgisi aslında yanlış. Beynimizin hepsini; her lobunu, bölümünü kullanıyoruz. Kurgu doğru bir ilke üzerine oturtulsaydı, benim için daha gerçekçi olacaktı. Yine de, kurgu bunlar deyip geçiyorum ^_^

post signature
Paylaş:
Devamını Oku