Doctor Who etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Doctor Who etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
, , , , , , , ,

DIY: 4. Doktor'un Atkısı


Upuzun bir aranın ardından herkese merhaba :) Eğitimlerdi, işti, örgüydü derken blogla ilgilenemedim. Şu önümüzdeki haftalarda da buralarda pek olamayacağım. Ama her şeyi düzene oturtur oturtmaz geri döneceğim ^_^ Hem bloga yavaş yavaş geri dönmek hem de bu süre zarfında buraların boş kalmaması için bir DIY yazısı hazırladım.

Aslında örmeyi bitireli birkaç ay oluyor; hatta atkıyı kullanmışlığım bile var. Ama fotoğraf çekmeye zaman bulamadığım için yazıyı hazırlayamadım. Geçen hafta Doctor Who'nun yılbaşı özel bölümünün fragmanını görünce gaza geldim ve fotoğrafları sonunda çekebildim. Doctor Who'dan ayrılan Capaldi'yi anmak ve 13. Doktor'a hoş geldin demek için bu DIY yazısını şimdi, özel bölüm haftasında paylaşıyorum.

4. Doktor'un kullandığı atkılar sezona göre çeşitlilik gösteriyor. Bir bu rengarenk atkıyı, bir de morlu turunculu bir başka atkıyı kullandığını görmüşsünüzdür. Ben, Doctor Who denince akla ilk gelen bu atkıyı örmek istedim.

Ayrıntılara geçmeden önce, buradaki ana kaynaktan yararlandığımı belirteyim. Yazıda bahsedeceğim kaynaklar, o sitenin farklı bölümleri. Örgü deseninden iplerin renklerine kadar Doctor Who atkılarıyla ilgili her şeyi orada bulabilirsiniz ;)


İp ve şiş almadan önce bu atkının hangi versiyonunu öreceğinize ve atkınızın uzunluğuna karar vermelisiniz. Öreceğiniz atkı replika olsun istiyorsanız, bazı renklerden birer tane daha almanız gerekebilir. Ben, günlük hayatta kullanabileceğim bir DW atkısı istediğimden her renkten birer yumak aldım. Atkı ve püskülleri için bu kadar ip fazlasıyla yetti bana.

Aldığım ipler ise Alize'nin Süperlana Klasik koleksiyonuna ait. Bu ipleri 4 numara şiş ile örmeyi tercih ettim ben. Siz de bu renk ipleri kullanmayı düşünüyorsanız yumakların parti numaralarına dikkat edin. Renk tonları bu numaraya göre değişiyor.

Şuradaki yazı, renk tonu konusunda çok işime yaradı benim. İpleri evimin yakınındaki bir tuhafiyeciden aldığım için istediğim her rengi bulamadım. Mesela, benim aldığım kırmızı biraz daha kiremit rengine yakın bir renk olsaydı, kahverenginin de turuncu tonu biraz daha ağırlıklı olsaydı daha iyi olabilirdi. Aynı koleksiyona ait, çok fazla renk seçeneği olan bir tek bu grup vardı. Ben de içlerinden, sitede verilen renk tonlarına en yakın olanları seçtim.

İsterseniz siz, farklı marka ve koleksiyona ait iplerden çok daha uygun bir renk şeması oluşturabilirsiniz. Renk seçerken iplerin içeriğinin ve kalınlığının uyuşmasına özen gösterin.

Şuradaki Slytherin atkımda yaptığım gibi, bu atkımda da yün karışımlı yumakları tercih ettim. İmkanınız varsa, yün içeren iplerden almanızı tavsiye ederim; daha sıcak tutuyor :)


Doktor'un o çılgın uzunluktaki atkısından ziyade, günlük hayatta kullanabileceğim uzunlukta bir atkı istediğimden bahsetmiştim. İşte, bu yüzden desen konusunda başlarda zorlandım. Önümde iki seçenek vardı: İlki, aldığım iplere uygun olan şu deseni kullanacak ve istediğim uzunluğa ulaştığımda deseni yarıda bırakarak örmeyi bitirecektim. Diğeri ise desendeki renk oranının korunduğu, istediğim uzunluğa uygun olan yeni bir desen oluşturacaktım. Deseni yarıda kesmek istemedim çünkü atkımda, desendeki bütün renklerin bu renk geçişleriyle bulunmasını istiyordum. Bu yüzden, en kısa atkı olan 14. sezonun atkısını örmekten de vazgeçtim. Benim istediğim 12. sezonun desenine sahip, 2,5 metre civarında bir atkıydı. Bu konuda çok araştırma yaptım ama hiçbir şey bulamadım. Ben de biraz karışık gibi görünen şu seçeneği keşfettim; en kalın ip için hazırlanmış şu örgü desenini kullandım. İplerim ve şişlerim, tavsiye edilenden ince ve küçük olduğundan atkım çok daha kısa olacaktı. Desen sayfasının üstünde verilen örgü numune bilgilerini kullanarak, öreceğim atkının uzunluğunu tahmini olarak hesapladım. Atkının 2,5 metreye yakın bir değer çıktığını görünce bu seçeneği uyguladım.

Örgü gerilimi kişiden kişiye değişir. Ben parmaklarımı biraz serbest bırakarak, çok germeden örüyorum. Ama siz çok sıkı örüyorsanız, atkınızın boyu daha kısa olacaktır. Bu yüzden, atkıya başlamadan önce ufak bir numune örmenizi tavsiye ederim. Desenlerin örgü bilgileri ile kendi numunenizi karşılaştırarak atkınızın tahmini olarak ne boyutlarda olacağını hesaplayabilirsiniz.


4. Doktor'un atkısında düz örgü tekniği kullanılıyor; her sıra aynı şekilde, düz örgü ile örülüyor. Bu yüzden, renk geçişleri atkının bir yüzünde görülüyor. Düz örgü demişken, sitede sunulan örgü desenlerini incelerken dikkat edin. İlk sayfada sunulan desende yer alan numaralar, örgü sıralarını temsil ediyor; ikinci sayfadaki numaralar ise çıkıntı yapan sıralar. Örneğin, yukarıdaki fotoğraflardaki bej rengi parçanın 5 tane çıkıntı yapan sırası var fakat orası 10 sıralık bir kısım. Diğer sıralar, çıkıntıların arasında olduğu için gözükmüyor.

Slytherin atkımda ilk ilmeği örmeden aldığım için, renk geçişi yaparken sorun yaşamıştım. Bu sefer, ilk ilmeği örüp son ilmeği örmeden bırakmayı tercih ettim. Atkının genişliğini biraz azaltarak 42 ilmek ile atkıma başladım. Buradaki deseni baştan sona takip ettim. Sonuç olarak, 22 cm genişliğinde ve 2,48 cm uzunluğunda bir atkı ördüm; püsküllerle beraber atkının uzunluğu 2,74 cm'yi buluyor. Düz örgünün kullandıkça boylamasına daha da esneyeceğini hesaba katarsak, 4. Doktor'un atkısını andıran uzunlukta fakat ayağıma dolanmadan rahatlıkla kullanabileceğim bir atkım oldu ^_^


Atkıda ip taşıma olmadığından, her renk değişiminde ipleri kestim. Kesmeden önce de atkının içine dokumaya yetecek kadar ip bırakmaya dikkat ettim. Bu ipleri nasıl birleştireceğiniz konusunda bir fikriniz yoksa, sizi buraya alayım. İplerin nasıl bağlanacağı ve atkıya dokunacağı resimli bir biçimde, çok güzel açıklanmış. Ben de, bire bir olmasa da, oradaki teknikleri uyguladım.


İpleri de hallettikten sonra sıra püskülleri eklemeye geldi. Püskül sayısı, ipin kalınlığına göre değişiyor. Kalın ipler için 10 püskül yeterliyken, ince ve orta kalınlıktaki ipler için 12 püskül tavsiye ediliyor. Ben, 13 püskülü daha çok yakıştırdım atkıma. 12 püskül ile, püsküller arasındaki boşluk gözüme batıyordu. Püskül sayısını bir artırınca bu sorunu çözmüş oldum. Her renkten birer ip aldım ve üçer ilmek arayla 13 püskülü ekledim.

Püskül iplerinin ikiye katlanacağını göz önünde bulundurarak, istediğiniz uzunluğun iki katını kesin. Hatta, istediğiniz uzunluktan birkaç santim uzun kesmeniz daha iyi olur. Ben, ipleri 35 santime yakın kestim. Püskülleri ekledikten sonra, iplerin uçlarını birkaç parmak kırptım. Püskül uzunluğuyla ilgili herhangi bir bilgiye rastlamadığım için sitede yer alan fotoğrafları baz aldım. Püsküller, mordan sonra gelen bej rengi kısımla aşağı yukarı aynı uzunlukta görünüyor. Ben de bu oranı uyguladım. Ama siz, püskülleri istediğiniz uzunlukta kesebilirsiniz.


Eylül ortası gibi başladığım atkımı bir aya kalmadan, ekimin ilk haftasında bitirdim. İpleri dokuyup püskülleri de ekleyince ortaya, hem zaman yolculuğuna hem de günlük kullanıma uygun böyle renkli bir parça çıktı :)

Atkının örgü tekniği düz örgü olduğundan, örmesi oldukça kolay. Atkınızı sıcak içeceğinizle birlikte favori Doctor Who bölümlerinizi izlerken örebilirsiniz. Böylece, el yapımı atkınız gibi örerken geçirdiğiniz zamanlar da kıymetli olur. Örmeye başlayacaklara şimdiden kolay gelsin ;)

-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-

Güncelleme (08.02.2020): Herkese merhaba! Atkıyı iki yıldan uzun bir süredir kullanıyorum. Bu sürede olanlara kısaca değineyim.

Atkı, gariptir ki uzamadı :D Yer çekimi ve püsküllerin ağırlığı atkıyı aşağı çeker, sıraların arasındaki boşluklar artar diye tahmin ediyordum ama olmadı. Atkıyı her kullanışımda atkı uzuyormuş gibi hissediyorum ama, az önce ölçtüğümde uzunluğun aynı olduğunu gördüm. Atkı esnek bir yapıda olduğu için bana böyle geliyor, muhtemelen. Bir diğer ihtimal de atkı boynumdayken, gerçekten de uzuyor; ama çıkarınca yapısı gereği kendini hemen topluyor. Uzun yıllar kullandıktan sonra nasıl olacak, merak ediyorum doğrusu...

Kullanımının çok kolay olduğunu belirteyim. Atkı geniş olduğundan, boynuma dolayınca ikiye katlandığı oluyor. Ama örgü stilinden dolayı katlamalar rahatsız etmiyor. Hatta aksine, bu atkı daha ince olduğundan o katlamalar beni sıcak tutuyor.

Bu atkının da tüylenme yapmadığını ve varla yok arası bir ağırlıkta, yumuşacık bir atkı olduğunu söyleyerek yazıya noktayı koyuyorum.


post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , ,

Yorum: Doctor Who - 10. Sezon 1. Bölüm


Doctor Who yüzünden, dizi yorumları yazmaya geri dönüyorum galiba :D Bildiğiniz gibi birkaç gün önce, cumartesi gecesi Doctor Who'nun yeni sezonu başlamıştı. Ben de tadını çıkararak izlemek istediğimden diziyi ertesi güne bırakmıştım. Nitekim pazar günü, oynat düğmesine bastım ve arkama yaslandım. Bölümü o kadar çok sevdim ki 50 dakikanın nasıl geçtiğini anlamadım.



Devamı spoiler içerir.



Bölümün ana noktası, companionın tanıtılmasıydı. Bu yüzden bölümde işlenen olay, o kadar da ön planda değildi. Yine de senaryonun farklı bir çarpıcılığı olduğunu hissettim ben. Yaratıcılık açısından baktığımda, beni fazlasıyla tatmin ettiğini fark ettim. Zira yeni companionların tanıtıldığı bölümlerin çoğunun, yaratıcılık konusunda pek de iyi olduğu söylenemez. Geride kalan bir uzay gemisine ait yağ birikintisi hakkında, böyle farklı bir hikaye yazılması ise kesinlikle dikkatimi çekti. Ama, companion tanıtımından dolayı olsa gerek, olayın nedeni ve nasılı belirsiz bırakıldı. O yağın Dünya'yla etkileşimi ve geçmişiyle ilgili biraz daha bilgi sahibi olmak isterdim.


Gelelim yeni companion Bill Potts'a... Nasıl sevdim ben bu kızı, nasıl sevdim anlatamam :D Kendisinde hafif bir Donna'lık, biraz da Rose'luk gördüğüm için olsa gerek Bill'i izlerken çok keyif aldım. Dünyaya bakış açısı, renkli betimlemeleri ve yaptığı zeki çıkarımlarla kendisinde görünenden çok daha fazlasının olduğuna dikkat çekti. Bill, Doktor'a yönelttiği "doğru" sorularla bizden biri olduğu algısının güçlendiriyor. Tüm bunlar kendisinin o yerinde duramayan halleri, enerjisi, içtenliği, bilim kurguya olan ilgisi, bilinmeyene karşı duyduğu heyecan ve merakı ile birleşince ortaya tam da companionlık bir karakter çıkıyor. Bill Potts'u canlandıran Pearl Mackie'yi bu müthiş performansından dolayı tebrik etmeyi de unutmamak gerek ;)

Bill'in Rose'a benzerliğiyle ilgili daha kesin konuşmam gerekirse... Bill'i uyandıran alarmın, modern serinin ilk bölümünde Rose'un alarmıyla benzerlik göstermesinin bir tesadüf olduğunu düşünmüyorum ;) Doktor'un Rose'u yanlış yerde ve yanlış zamanda olmasıyla bulaştığı bir uzaylı sorunundan kurtarması gibi, Bill'i de buna benzer bir durumdan kurtarmasının bir tesadüften çok daha fazlası olduğunu düşünüyorum. Bu iki karakterin, okulu bırakıp çalışması ve kendileri çok küçükken birer ebeveynlerini kaybetmeleri gibi daha birçok ortak noktası var.

Bill'in tavırları, özellikle de Doktor'a verdiği tepkiler biraz Donna'yı anımsattı bana. Ağzının iyi laf yapışı olsun, Doktor'un uzaylı olduğu gerçeğiyle başa çıkma yöntemi olsun Bill'de Donna esintileri görmek mümkün ^_^ Donna'nın Doktor'a modern serideki diğer companionlardan farklı bakması gibi Bill'in de Doktor'u hoşlanacağı bir uzay gezgini olarak görmemesi hoşuma gitti açıkçası :) Rose'dan sonra Doktor'a o gözle bakan hiçbir companionı sevmedim, sevemedim... Bill, biraz da bu nedenle gözüme girdi :D Doktor-companion ilişkisinin romantik bir çekime çevrilmesini klişe buluyordum zaten. Senaristlerin Bill'de de bu çekimi denememeleri, bu ilişkinin sanırım en çok hoşuma giden ögesiydi. Romantizm dolu herhangi bir hareketin olmadığı, güven ve empatiye dayalı dostluğu en son 10th ve Donna'da izlemiştim diye hatırlıyorum. Benzer bir kimyayı 12th ve Bill'de de göreceğim için çok heyecanlıyım ^_^

Aynı şekilde, Doktor'un Bill'e verdiği cevaplarla bu bölümü Rose bölümüne fazlasıyla benzetiyorum. Özellikle de Doktor'un uzaydan gelmeyip herkes gibi bir gezegenden geldiği ve TARDIS'in başka bir dilde aynı baş harfleri oluşturmayacağı o diyalog var ya, bana 9th ve Rose'un Doktor'un uzaylı olmasına rağmen aksanının kuzeyli gibi çıkması ve bir sürü gezegenin kuzeyinin olması muhabbetinin döndüğü sahneyi anımsattı. Doktor'un masasındaki fotoğraflarla ve bir kupa dolusu sonik tornavidayla, eski bölümlere selam durulan ufak dokunuşlar da çok hoşuma gitti ^_^

Bill'e ve Bill'in Doktor'la arasındaki kimyaya şimdiden bayıldım. Bölümde hoşuma giden bir başka şey, eski bölümlere yaptıkları göndermelerdi. Moffat sanırım bu küçük hareketlerle giderayak Doctor Who'yu eski sezonlarına bağlamaya çalışıyor. Moffat'ın yazdığı senaryoları ağzım bir karış açık izlesem de kendisine özel, apayrı bir DW oluşturduğuyla ilgili söylenirdim hep. Bu bölümün sonundaki fragmanı gördükten sonra bütün şikayetlerimi geri alıyorum. Çünkü...

Çalan davulları duyuyor musunuz? Usta geri dönüyor!


Usta'nın gösterildiği şu kısacık sahne, yeni companionın nefis bir senaryoyla sunulduğu 50 dakikalık bölüm kadar mutlu ediyor beni ^_^ John Simm'in oyunculuğunu zaten beğeniyorum; DW dışında, Life on Mars'taki performansını da başarılı buluyorum. Kendisini Usta rolünde izlemeye ise bayılıyorum; John Simm, Usta karakterine öyle bir hayat veriyor ki...

Aynı fragmanda 12'nin rejenerasyonuna dair sahneler de görsek, şahsen ben şimdilik bunu düşünmemeye çalışıyorum. Peter Capaldi'yi Doktor olarak David Tennant kadar çok sevdim; 12'nin gidişi beni 10'unki gibi çok üzecek, eminim. O yüzden, bu hoş olmayan durumu gerçekleşeceği bölüme kadar düşünmemeyi seçip John Simm'in Usta olarak döneceği haberine ve yeni companionın 12'yle arasındaki o muhteşem kimyaya odaklanıyorum ^_^

post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , ,

Yorum: Doctor Who - 8. Sezon 11. Bölüm


Aslında, artık dizi yorumu yazmayı düşünmüyordum. Bölüm başına yorum yazmaktansa genel olarak dizilerin değerlendirmesini yapmak, daha uygun görünmüştü; ta ki Doctor Who'nun son bölümünü izleyene kadar... Bölüm, tek kelimeyle muhteşemdi. Peter Capaldi'nin her bölümünü büyük bir beğeniyle izlesem de içlerinde, açık ara farkla en kaliteli ve şaşırtıcı olanı bu bölümdü.



Devamı spoiler içerir.



Öncelikle, bu bölümde kullanılan temadan bahsetmek istiyorum. Ölüm gibi çoğu dizide karşımıza çıkan bu sıradan temaya Moffat, apayrı bir açıdan bakmış: Ölüler aslında bilinçli kalsaydı ve dünyada kalan bedenlerine olan her şeyi hissedebilseydi, nasıl olurdu? Bu yaklaşım, biraz daha zaman tanınsaydı çok daha derinlemesine incelenebilirdi; bu şekilde çok daha ilginç bir bölüm senaryosu yazılabilirdi. Bölümün sonundaki sürprize odaklanıldığı için bu düşünceye çok zaman harcanmadığını düşünsem de bu hâlde bile senaryonun zekice yazıldığı, su götürmez bir gerçek.

Clara'nın gerçirdiği değişim beni biraz korkutsa da, bunun iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. Sonuçta her companion, değişim geçirecek kadar uzun süre Doctor'la seyahat etmiyor. Danny'yle tanıştıktan sonra önceliklerini belirlemeye başlayan Clara, bu bölüme kadar biraz karışık sinyaller veriyordu. Bir yanı Doctor'la takılıp keşfe çıkmak isterken; diğer yanı Danny'yle birlikte normal bir yaşam sürmek istiyordu. Bu bölümde Clara'nın tercihini kesin olarak yaptığı, davranışlarına bakarak söylenebilir.


Bölümün, hatta sezonun sürprizi muhtemelen son dakikalarda yer alan o malum sahneydi. Sezonun başından itibaren, Missy hakkında internette çeşitli dedikodular dönmüştü. Bunlardan biri de kendisinin Master olduğu yönündeydi. Şahsen ben, buna pek ihtimal vermiyordum; zira Moffat'ın yazdığı senaryolarda klasik seriden ve Eccleston'la Tennant zamanından karakterlere yer verdiği pek görülmemişti. Hatta sıklıkla, Moffat'ın bu şekilde davranarak Doctor Who'yu kendisine özel kıldığıyla ilgili söylenirdim. Sanırım en çok da Doctor'lar arası bütünlüğün sağlanmaya başlandığını düşündüğüm için Master'ın geri dönüşü beni çok sevindirdi.

Bu 46 dakikalık bölüm bana yetmedi, devamını merakla ve heyecanla beklemekteyim. En çok da Master'ın The End of Time'dan beri neler yaşadığını merak ediyorum. Umarım bu zaman aralığında yaptıklarının, en azından bir kısmı ekranlara yansıtılır.

post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , , , ,

Dizi Notları | 1



Her yaz tatilinde olduğu gibi, bu yaz da izleyecek dizi bulamama döneminden geçtim. Bu dönem genelde temmuza denk geliyor ve ağustos ayına kadar sürüyor ve 7/24 izlesem bitiremeyeceğim kadar çok dizi bulmamla sonlanıyor. İşte, bu dizi izleme döneminde hem doyasıya dizi izlemek hem de izlediklerimi buradan paylaşmak istiyorum. Fakat bunun için ayrıntılı bir dizi tanıtımı yazısı hazırlamam gerekiyor. Kendimi diziye kaptırmışken o kadar detayla uğraşmak istemediğim için yazmaya üşendiğim onlarca dizi tanıtımı var. Ben de bunun yerine tanıtımların daha kısa bir versiyonunu hazırlamaya karar verdim. Dizi Notları adını verdiğim yazı dizisinde, o günlerde veya haftalarda izlediğim dizilere kısaca değineceğim. Dizilerin neyini sevip neyini sevmediğimden, izlediklerimi tavsiye edip etmediğimden, vs. bahsedeceğim. Arada sırada dizi tanıtımları da yapmayı düşünüyorum. Ama güncel olarak izlediğim dizileri Dizi Notları üzerinden anlatmayı planlıyorum.


Yeni yazı dizisinin ilk bölümünü yaz tatilimin son 1-1,5 ayını harcadığım 4 diziye ayırdım. Bunlardan ilki izleyecek dizi bulamadığım ve Eren'in tavsiyesine uyup başladığım Buffy: The Vampire Slayer. Şu zamana kadar birçok dizi izledim ama nasıl olduysa Buffy'yle hiç karşılaşmamışım. Yahu nasıl olur bu, aklım almıyor. Kendimi romantik filmlerdeki, sürekli birbirinin yanından geçen ama bir türlü çarpışıp tanışamayan; bu nedenle de birbirlerine aşık olamayan çiftlerden biri gibi hissediyorum. Buffy'yle aramızdaki ilişkiyi en iyi bu şekilde özetleyebilirim, sanırım. Çünkü Buffy'yi bitirdikten sonra beynimin derinliklerinden minicik bir anı yüzeye çıktı. Meğer ben, yıllar yıllar önce birkaç kere Buffy'ye denk gelmişim fakat bir kere olsun Buffy izlememişim. Buffy'yi bitirdikten sonra bile, diziyi bırakma taraftarı değildim. Bu yüzden de Buffy hakkında araştırmalar yaptım. Öğrendim ki bu dizi önceden televizyonda yayınlanmış ve ben ona bile denk gelmemişim. Bir yerlerde gördüğüm bir posterde Buffy'yi ve yanında platin sarısı saçlı bir adamı hatırlıyor gibiydim ama bu anı hâlâ net değil ve nasılsa ben bu ikilinin başka bir isminin olduğunu düşünmüştüm; ta ki yıllar sonra o posterle karşılaşana kadar. Hayır, nasıl oldu da Buffy gibi bir ismi unuttum, bilmiyorum. Neyse ki bu olayın da iyi bir yanı var; zihnime güvenemeyeceğimi bu yüzden de şimdiye kadar izlediğim dizileri listelemem gerektiğini anladım. Sonuç olarak Buffy gibi mükemmel ötesi bir diziyi çok sonra izlediğim için pişmanım. Buffy, tıpkı Supernatural gibi, arada sırada özlem gidermek için açıp keyifle tekrar tekrar izleyebileceğim diziler kategorisine girdi. Hâlâ izlemeyen varsa, çok şey kaçırıyor, söyleyeyim.

Bir de buradan Eren'e son kez teşekkür etmeliyim :) Beni Buffy ile tanıştıran biricik arkadaşım, resmen bir canavar yarattın benden :D 12 günde bitirdiğim Buffy yetmedi, üstüne 3 dizi daha izledim; tatilimin yarısı dizilerle geçti. Buna rağmen en iyi yaz tatillerimden birini geçirdim, sayende. Bundan sonra dizi tavsiyesine ihtiyacım olduğunda kimi aramam gerektiğini biliyorum :D


Gelelim Buffy sonrası döneme... Buffy'yle eş zamanlı olarak izlediğim diğer dizi, Buffy'nin spin-off'u Angel'dı. Dizilerdeki olayları kronolojik olarak birlikte götürmek istediğim için Angel'ın ilk 4 sezonunu Buffy ile birlikte izledim. Buffy'nin bitişiyle Angel'ın son sezonunu erteleyebildiğim kadar erteledim ki Buffy dünyasını terk edemeyeyim. Ama ne yazık ki Angel da bitti ve ben hayatımın en büyük sorusuyla karşı karşıya kaldım: kendimi Buffy ve Angel'da kaybettikten sonra nasıl bu dünyaya dönecektim? Hem de okulların açılmasına bir aya yakın zaman varken... Buradan, Angel'ın da Buffy kadar başarılı bir yapım olduğunu anlayabilirsiniz. Özellikle son sezonu, daha doğrusu dizinin final bölümü, kapanışı mükemmel bir şekilde yaptı. Bu sonu başlarda biraz sinir bozucu bulsam da sonradan anladım ki diziyi bu şekilde sonlandırarak, çizgi romanlar sayesinde Buffy dünyasına her an dönebileceğimiz açık bir kapı bırakılıyor. Çizgi romanları takip etmesek bile her şeyin bir şekilde birbirini izlediğini biliyoruz. Buffy dünyasında olayların bir şekilde devam ettiğini bilerek Angel'ı bitiriyoruz ve bu son gibi gözüken ama bir son olmayan sonu fazlasıyla sevdim ^_^


Angel'dan sonra bir ikilemle karşı karşıyaydım. Ya dizilere ara verip kitaplara dönecektim ya da saracak başka bir dizi bulacaktım. Nitekim tercihimi ikinciden yana kullandım ve Angel olarak tanıdığım David Boreanaz'ın bir başka yapımına başladım: Bones. Bones yaz tatilinin başlarında, Buffy'yi izlemeden önce gözüme takılmıştı. Fakat David Boreanaz, Bones'un posterinde çok farklı gözüktüğü için Buffy'yi izlerken bu kişilerin aynı adam olduğunu anlamamıştım. Buffy etkisinden çıkmak istemediğim için David Boreanaz'ın rol aldığı dizilere baktım ve burada Bones'la karşılaştım. David Boreanaz'ın oldukça uzun süren bir dizide hem de daha önce izlemek istediğim bir dizide oynadığı görünce, hemen diziye başladım. Ama bu sefer akıllanıp diziyi sindire sindire izledim :D Dizinin yeni sezonunun önümüzdeki günlerde başlayacağını öğrenince de son sezonun bölümlerini haftalara yaydım. Fakat yine dayanamayıp birkaç gün önce Bones'u da bitirdim. Dizi biraz Castle'ı andırıyor, karakterlerin dinamikleri ve dizinin türü bakımından oldukça benzerler. Bones'un biraz daha olay/dava odaklı olduğunu söyleyebilirim. Castle'da ise daha çok karakter ilişkilerine yoğunlaşıldığını hatırlıyorum. Onun dışında iki dizi de birbirinden başarılı yapımlar.


Hazır polisiye/suç konulu dizilere başlamışken bu tür üzerinden devam etmeyi tercih ettim ve Bones'un yeni sezonunu beklerken daha önce ilk bölümünü izlediğim, devamını daha sonra izlemek üzere yarım bıraktığım bir diziye, Criminal Minds'a başladım. Dizinin şu anda 3. sezonundayım. İlk sezonda biraz sıkılsam da çok geçmeden diziye alıştım. Sıkılmamın sebebi ise karakterlerin birbiriyle çok fazla ilişkisinin bulunmamasıydı. Her karakter dava üzerinde çalışırken görünüyor ama aralarındaki güven ilişkisi tam olarak oturmadığı için birimdeki kişileri bir grup olarak benimsememiştim. Bu da diziye ısınmamı zorlaştırmıştı. Ama bölüm bölüm karakterlerin geçmişini, yaşamlarını izleyince birbirlerini tanımaya, birbirlerine güven duymaya başladıklarını görünce ben de diziyi sevmeye başladım. Dizinin davalardaki katilleri anlamaya çalışırken psikolojiyi kullanması, diziyi izlememin başlıca nedeni. Dizide özellikle seri katillere yoğunlaşılmış durumda, katillerin profili çıkarılarak sonraki hamlelerinde yakalanmaları sağlanıyor. Criminal Minds'ta diğer suç konulu dizilerin aksine katil odaklı bir yaklaşım benimsenmiş; bu da demek oluyor ki katili yakalamak için gerekirse sonraki kurbanın öldürülmesini bekliyorlar. Ölen her kurban, katilin profilini oluşturmaya yardımcı olduğu için kurbanlarla özel olarak ilgilenilmiyor veya yaşamları dramlaştırılmıyor. Bunu ilk bölümlerde garipsemiştim ama sonraki sezonlarda alıştım. Dizinin sevdiğim bir diğer yanı, bölümlerin çeşitli bilgilerle desteklenmesi; gerçek seri katillerden örneklere, psikolojik çıkarımlara, bunlarla ilgili istatistiklere ve araştırmalara yer veriliyor. Bu özelliklerinden dolayı, dizi için bu tür diziler arasında türünün tek örneği diyebilirim.


Bu dizilere ek olarak önceden takip ettiğim ve yeni sezonuna başlamış birkaç diziye de vakit ayırdım. Bunlardan aklıma ilk gelenler Doctor Who ve Haven. Yeni Doktor'u kısa sürede benimsedim, performansına ise bayıldım. Capaldi, kesinlikle mükemmel bir iş çıkarıyor; kendisini role verdiğini görebiliyorum. Clara'yla arasındaki uyumu ise pek göremiyorum. Gerçi ben Clara'yı diziye dahil olduğundan beri pek sevememiştim. Dizinin yayınlanan son bölümü Time Heist'ta Clara'nın 12. Doktor'un yoldaşı olduğunu ilk kez hissettim; bu bölüm gerek senaryosu gerekse oyuncularıyla favori DW bölümlerim arasına girdi. Haven'da ise biraz hayal kırıklığına uğradım. Dizinin geri dönüşü beklediğimden daha sönüktü. Sonraki bölümleri de izlerim muhtemelen, dizinin alt yapısı kuvvetli olduğu için ilerleyen bölümlerde mutlaka toparlanırlar diye düşünüyorum.

post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , ,

Yorum: Doctor Who - 50. Yıl Özel Bölümü


Bu bölümü kaç aydır büyük bir merakla beklemiştik. Sonunda bütün dünyayla aynı anda izleyebildik. Bölüm biteli bir saat olmadı fakat ben hâlâ bölümün etkisindeyim ve oldukça heyecanlıyım. Uzun bir süre de bu bölümün etkisinden çıkacağımı sanmıyorum. Bölümde keşke şurası şöyle olsaymış dediğim yerler oldu fakat David Tennant'ın varlığı bütün bunları unutmam için yeterliydi :D



Devamı spoiler içerir.



Bölümün girişinin büyük bir kısmını internette görsem de, o kısımları bir bütün olarak izlemek inanılmaz keyifliydi. Clara'nın öğretmenlik yapması, kendisini Doctor ve TARDIS dışında bir yerde görmek bana, Pond'ların Doctor'sız geçirdiği zamanları hatırlattı. Diziyi izlerken Doctor'ın yol arkadaşlarının TARDIS dışında da bir hayatlarının olduğunu çoğu zaman unutuyorum, fakat hepsi de bir şekilde bunu hatırlatıyorlar.

Zaman lordlarının resim tekniklerine bayıldığımı söylemeden geçemeyeceğim. 3 boyutlu olmasının yanında, anı durdurması ve hapsetmesi özelliğiyle TARDIS ve sonik tornavidadan sonra favori Doctor Who eşyalarım arasına girdi, keşke bizde de olsa bir tane...

Bölümde Gallifrey'e de yer verileceğini biliyorduk zaten, fakat Son Büyük Zaman Savaşı fazlasıyla insanların savaşını andırıyordu. Bu savaş dizide bahsedilirken aklımda çok farklı şekillerde hayal etmiştim. Zaman lordlarının, bizim gibi askeri üniformalarını giyip koşarak saldıracaklarını düşünmemiştim nedense, ileri teknolojileriyle garip bir şekilde en azından bize garip gelecek şekillerde savaşacaklarını düşünmüştüm. Yine de, görsel şölen açısından bu kısımlar tatmin ediciydi :)

Rose, Rose, Rose... Sanırım bölümde yaşadığım en büyük hayal kırıklığı buydu. Billie Piper'ın 50. yıl özel bölümü için geri döneceğini öğrendiğimde kendisini Rose dışında bir karakter olarak görmeyi beklemiyordum. Fakat son günlerde internette yer alan fotoğraflardan kendisinin Rose olarak bölümde yer almayacağını tahmin etmiştim zaten. Benim hayal kırıklığım, 10. Doctor'ın Rose'u görememesiydi. Hatta öyle bir an geldi ki ikilinin arasında sadece santimler vardı ama yine de birbirlerine uzaktılar. 10. Doctor'ın Bad Wolf kelimelerini duyduğu zaman yüzünde oluşan ifade ise izlemeye değerdi ^_^


Yeri gelmişken, 10. Doctor'dan da bahsedeyim kısaca. O harika saçlarını, uzun paltosunu, hafif aksanlı sesini, sonik tornavidasını, Allons-y deyişini her bir şeyini nasıl da özlemişim. 10. Doctor'ı eski TARDIS'in içinde görmek bir başkaydı. Veda ederken "I don't wanna go!" deyişi ve 11. Doctor'ın buna verdiği tepki, bölümdeki favori anlarımdan biriydi. Bir diğer favori anım ise 10. ve 11. Doctor'ların arasında geçen TARDIS'in iç dekorasyonuyla ilgili olan konuşmaydı. 10. Doctor'ın TARDIS'in iç dekorasyonu hakkındaki düşüncesi sonuna kadar destekliyorum :D 11. Doctor'ın buna verdiği tepki ise gülümsememe neden oldu :)

Dizide 12. Doctor'a, Peter Capaldi'ye de yer vereceklerini tahmin ediyordum. Ama Tom Baker'ı görmek, tam bir sürpriz oldu benim için. Keşke Doctor'ı canlandıran ve hayatta olan diğer oyunculara da yer verilseydi, sonuçta bu bölüm 50. yıl için hazırlandı. Modern seri dışında, klasik seriden birkaç Doctor'ı daha görmek hoş olabilirdi, yine de bölümün sonunda diğerlerinin eski görüntülerini ve resimlerini görmek, hiç görmemekten daha iyi.

Gallifrey'in yok olmaması düşüncesi fazlasıyla yaratıcıydı. Fakat ilk önce bu fikri anlamam gerekti zira bölüm boyunca David Tennant'a dikkat etmekten bölümün bir kısmını kaçırdığımı düşünüyorum :D Olayı anladıktan sonra ise Moffat'ın kendini aştığını düşündüm. Bu bölümle daha doğrusu bu olayla dizi, yepyeni bir boyut kazandı. Doctor Who'nun sonraki bölümlerinde Doctor'ın Gallifrey'i bulmaya çalışmasını izleyeceğiz muhtemelen. Neler olacağını sabırsızlıkla bekliyorum :)

post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , ,

Haber: 12. Doktor'u canlandıracak isim açıklandı!


BBC One'da yayınlanan Doctor Who Live: The Next Doctor adlı programda Matt Smith'in yerini alacak 12. Doktor açıklandı.


12. Doktor'u canlandıracak isim, Peter Capaldi. Doctor Who izleyicileri bu isme hiç de yabancı değil. Peter Capaldi, Doctor Who'nun The Fires Of Pompeii bölümünde Lucius Caecilius Iucundus karakterini canlandırmıştı.

Aslında 12. Doktor'un kimliğinin açıklanmasından önce Doctor Who ile ilgisi bulunan birçok kişi bazı ipuçları vermişlerdi. Bu kişilerden biri, bugünkü duyuru için 12. Doktor'un fotoğraflarını çeken John Rankin Waddell'di. Twitter hesabından 12. Doktor'un fotoğraflarını çektiğini söylerken yeni Doktor'dan "he" diye bahsederek cinsiyetinin erkek olduğunu bildirmişti. 

Doctor Who Live: The Next Doctor'ın sunucusu Zoe Ball da, 12. Doktor'un kim olduğunu açıklamadan hemen önce yeni Doktor'un yakın zamanda bir projede yer aldığından bahsetmişti.

Açıkçası ben, yeni Doktor'u biraz yaşlı buldum. Matt Smith'le aynı yaşlarda bir aktörün olacağını düşünmüştüm. Yine de bu duruma ön yargılı yaklaşmamak lazım. Peter Capaldi'nin nasıl bir Doktor olacağını izleyip görmemiz gerekecek.

Siz, yeni Doktor hakkında ne düşünüyorsunuz?

post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , ,

Yorum: Doctor Who - Season 7, Episode 7


Bir önceki bölüm yorumumda, dizide yapılan değişiklikleri pek sevmediğimi yazmıştım. Üstüne bir de Clara'nın garip bulduğum -nedeni hala belli değil :D- tavırları eklenince ciddi ciddi diziyi bırakma kararını düşünmeye başlamıştım. Neyse ki bu bölüm aldı, havalara uçurdu beni :) Bölümün mü yoksa bölümü izlemeden önce okuduğum haberin etkisi mi bilemiyorum ama ben Doctor Who'nun bu bölümüne bayıldım :)
Devamı spoiler içerir.
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , ,

Haber: Doctor Who'nun 50. Yılı İçin Kimler Dönüyor?


   50. yıl özel bölümü için kimlerin geri döneceği fikri çok tartışıldı ve konuşuldu. Geçtiğimiz günlerde bu bölüm için birçok karakter ve bu karakterleri canlandıracak oyuncular açıklandı. Ve benim merakla beklediğim haber dün geldi. Doctor Who'nun resmi twitter sayfasına ve BBC'ye göre dizinin 50. yılı için David Tennant ve Billie Piper geri dönüyor! Favorilerimin 10th-Rose olduğu göz önüne alınırsa mutluluktan yerimde duramamam gayet normal :D
   Dün, bu sevinçli haberin üstüne bir de Doctor Who'nun yeni bölümünü izlemiştim. Bölüm hakkındaki yorumum birazdan geliyor, yorumumun gayet olumlu olacağının sinyalini de vereyim ;)
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , ,

Yorum: Doctor Who - Season 7, Episode 6


Doctor Who, dün Türkiye saatiyle 19:45'te, BBC One'da yayınlanan Noel özel bölümüyle izleyicisinin karşısındaydı. Bölümün ancak yarısına yetişebildiğim için baştan izleyip yorum yazmaya karar verdim. Girişin ve TARDIS'in değiştiğini günler öncesinden öğrenmiştim. Hatta nette fotoğraflarına bile denk geldim. Ama izlemek daha farklıydı ;)
   Pond'ların gidişine (daha doğrusu ayrılış şekline) o kadar üzülmüştüm ki DW'yu izlememe kararı bile almıştım. Ama sırf meraktan (:D) Noel özel bölümünü izleyip öyle karar vermeyi planladım. 
Devamı spoiler içerir.
Paylaş:
Devamını Oku