On8 Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
On8 Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
, , , , , , , , , ,

Yorum: Philip Reeve - İhanet Altını (The Hungry City Chronicles, #2)

Tür: Bilim Kurgu, Distopya, Genç-Yetişkin, Kıyamet Sonrası, Steampunk
Goodreads Puanı: 4,07 (4.256 oy)
Orijinal Adı: Predator's Gold
Yayınevi: ON8 Kitap
Çeviri: Müren Beykan, Fulya Yavuz
Basım Yılı: 2013
Sayfa Sayısı: 368
Dev kent Anchorage, demir paletler üstünde Ölü Kıta’ya doğru Buz Diyarı boyunca ilerliyordu. Sokaklarında hayaletlerin ve deliliğin kol gezdiği bu tuhaf kent, kurşunlarla delik deşik,başıboş sürüklenen bir havagemisinin umutsuz iki pilotu Tom ve Hester için bir sığınak olabilir miydi?.. İngiltere'den sonra Amerika'da da ödüller kazanan Philip Reeve'in, dünya edebiyatının en etkileyicilerinden sayılan bilimkurgu dizisinin ikinci kitabı.

"Hester elini boynuna götürmeye çabaladı; ama ilaç etkisini çok çabuk gösteriyordu, kol ve bacakları artık itaat etmez olmuştu. Bağırmaya uğraştıysa da, baykuş ötüşü gibi bir ses çıkarabildi yalnızca. İleriye doğru bir adım attı, düştü, yüzü adamın çizmelerinin dört beş santim yakınına geldi. Adamın "Çok üzgünüm," dediğini duydu; sesi titrek ve uzaktı."
Serinin ilk kitabı Yürüyen Kentler'i severek okumuştum. Araya başka kitaplar girince seriye ara verdim. Geçtiğimiz aylarda serinin ikinci kitabı İhanet Altını'na başlamak istedim ve kitabı Dönüşüm gibi kasımda bitirdim. Aradan bayağı bir zaman geçtiği için de, sadece aklımda kalanlar üzerinden bir inceleme yazmaya çalıştım :)

Yoruma geçmeden önce, serinin ilk kitabı Yürüyen Kentler yorumumu okumak isteyenleri buraya alayım.

Serinin kurgusu gittikçe güzelleşiyor. Yazar, kurguladığı distopyada muhteşem bir altyapı hazırlamış. Bunu, okudukça anlıyorsunuz. Kurgu değiştikçe yeni yerler, yeni karakterler ekleniyor. Bunların her birinin birer geçmişi olmalı ki kurgu, hem sonraki sayfalar hem de sonraki kitaplar için bir temele otursun. İşte, İhanet Altını'ndaki bu temel fazlasıyla sağlam. Bahsedilen yerler, kültürler karakterler sadece isimden ibaret değil; birer geçmişleri var ve yazar bunu okuyucuya öyle başarılı bir şekilde sunmuş ki... Bu bilgiler belli bir yerde toplanmadan, aralarda, kurguyla da bağlantılı olacak şekilde; yani tam yerinde verilmiş.

Kitabın kurgusu beklediğimden çok daha aksiyon doluydu. Serilerin ikinci kitapları genelde durgun olur diye beklentimi düşük tutmuştum, ama İhanet Altını, bu konuda beni şaşırttı. Kitap, Yürüyen Kentler'den daha heyecanlıydı. Bunda, kurguya katılan yeni karakterlerin de payı var. Birçok olay bu yeni karakterlerin etrafında döndüğü için kitap, aralarda karakterleri tanıtmak amacıyla biraz durgunlaşmış gibi gözükse de sonraki sayfalarda bunun acısını çıkarıyor :) Olayların farklı açılardan yazılması da, birinde durgunluk olsa bile diğerindeki aksiyonla bunu telafi etme imkanı veriyor.

Sürpriz unsuru da aksiyon kadar yüksekti, bence. Öyle anlar oldu ki; hiç beklemediğim kişilerin, hiç beklemediğim hareketleri sergilediklerini okudum. Ek olarak, kurgulanan olaylar da kitabın sonuna yaklaştıkça merakı arttıran cinstendi. Kitabı bitirdiğim zamanlarda derslerim yoğun olmasaydı, serinin üçüncü kitabını elime alırdım muhtemelen. Ama işte, araya başka şeyler girince az da olsa hevesim sönüyor. Yine de, bu yorumu yazarken bile kitabı okurken hissettiğim heyecanı ve duyduğum merakı hatırlıyorum. Bu da beni, seriye devam etmem için teşvik etmeye yetiyor :D

İhanet Altını, her açıdan serinin ilk kitabından çok daha iyiydi. Bu gidişle Yürüyen Kentler serisi, favori serilerimden biri olacak. Bu muhteşem seriyi herkese, şiddetle tavsiye ediyorum :)



Hareket halindeki bir kentte yaşamayı ne denli özlediğini şimdiye kadar fark etmemişti. Bunun nedeni motorlar, diyordu kendine; binalara canlılık duygusu veren o huzur dolu, hafif titreşim; o bir yerlere gitme duygusu ve her sabah uyanıp, yatak odası penceresinden -bu, bir başka karanlık ve buz görüntüsü de olsa- bambaşka bir manzara görmek.





post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , ,

Yorum: Iva Procházková - Çıplaklar

Tür: Çağdaş/Modern, Genç-Yetişkin
Goodreads Puanı: 3,96 (45 oy)
Orijinal Adı: Die Nackten
Yayınevi: ON8 Kitap
Çeviri: Ayça Sabuncuoğlu
Basım Yılı: 2014
Sayfa Sayısı: 328
Kendin olmak, bazen kendini bulmaktan geçer. Bulanık bir nehirde, yakınlaşamadığın bedenlerde, yaşama pamuk ipliğiyle bağlı bir dostun varlığında, özüne erişemediğin bir rüyadan uyandığında ya da kendine çizdiğin sınırların ötesine baktığında... Çek yazar Iva Procházková, ergenliğin kaçınılmaz "çıplaklığını" ve hayatın yakıcı "soğuğunu" Berlinli beş gencin kesişen yaşamları üzerinden anlatıyor.

"Yaşın ilerledikçe, giyinmeye başlarsın. Giderek daha fazla tabaka edinirsin, bunlar seni duyarsız kılar. Bütün toplum çıplak kalsaydı, önce birbirimizi kucaklar, sonra da toplu harakiri yapardık." "Kendini çıplak hissetmiyor musun artık?" Babası yavaşça ve üzgün bir ifadeyle başını iki yana sallıyor. "Belki de o kadar çok tabakam yoktur, ama doğrudan temas benim için bir mucize olurdu." "Yani bütün bunlar... şimdi yaşadıklarım... geçecek mi?" "Büyük ihtimalle evet. Maalesef."
On8 Kitap, yeni yeni keşfettiğim bir yayınevi ve gittikçe kitaplarını daha çok sevmeye başlıyorum. Yayınevinin okuduğum her kitabı için bundan daha iyisini okuyamayacağımı düşünsem de sonraki kitapları beni şaşırtmayı başarıyor. Çıplaklar ise, yayınevinin bu kategoriye giren kitaplarından sadece biri. Kitabı, en kısa sürede okumak istiyordum. Okuma Şenliği'ne katılınca kitabı okumayı erteleyeceğimi düşünmüştüm ama kitabı da şenliğin kategorilerinden birine koyunca resmen kitabı okumak için bahanem oldu :D Nitekim kitaba birkaç gün önce başladım ve çok değil, iki günde kitabı bitirdim.

Çıplaklar'ı düşününce aklıma ilk olarak yazarın duyguları, karakter üzerinden okuyucuya aktarma becerisi geliyor. Öyle ki, kitabı okurken sanki kitabı okumamış da hissetmiş gibiydim. Bu, tarifi zor bir duygu aslında. Nasıl anlatacağımı da bilemiyorum. Kitabı okurken kelime dağarcığımı genişletmek veya yeni bir şeyler öğrenmekten ziyade hissettim; karakterleri, karakterlerin duygu ve düşüncelerini, bunları oluşturan kelimeleri ve kitabı hissettim. Çıplaklar, gözlerinizi değil duyu organlarınızı yoran bir kitap; okumaktan çok hissedeceğiniz bir kitap.

Aynı şekilde, yazarın betimleme becerisi de oldukça başarılı. Karakterlerin bulunduğu yerleri zihnimde kolaylıkla canlandırmamı sağladı. Karakterin duygularından hava durumuna kadar yapılan bütün betimlemelerin çok iyi olduğunu düşünüyorum. Öyle ki, betimlenen her şeyi sadece zihnimde canlandırmadım, hissettim de. Kitapta geçen havanın ne kadar sıcak olduğunu hissetmekten bol bir şey yapmıyorum şu zamanlarda zaten. Ama Sylva'nın doğaya olan özlemini, Niklas'ın Evita'ya olan hislerini, Evita'nın ufuktaki kuleye ulaşmak için gösterdiği azmi, Filip'in hissetme isteğini ve Robin'in kelimelere olan öfkesini sadece okumadım veya hayal etmedim, hissettim.

Kitabın öyle çok abartılı bir kurgusu da yok. Sadece, 5 gencin birbirlerini etkileyen seçimlerini, birbirlerine bağlı hayatlarını anlatıyor. Fakat yazar, kurguyu basit tutarak karakterleri veya kitabı basitleştirmiyor. Aksine, bu sayede yazar karakterlerin hislerini aktarmak için daha çok alana sahip oluyor. Kurgu karmaşık olsaydı, anlamak için o kadar çok çaba sarf ederdim ki kitabı hissetmeye zaman bulamazdım ve bu kitap için hissetmenin öncelikli olduğunu düşünüyorum.

Kitabın sevmediğim tek yeri, bitiş kısmıydı. Karakterlerin sonu ayrı olarak belli olsa da bazı karakterler, diğerlerinin sonunu bilmiyordu. Kitap boyunca sürekli birbirini etkileyen karakterler var ve bunların diğerlerinin sonuna verdiği tepkileri de okumak isterdim. Bu yüzden kitap biraz yarım kalmış gibi geldi bana. Yine de, kitabın sonunu hissettirdikleri açısında değerlendirirsem, bir eksiği olmadığını görüyorum. Yani, kitabın son sayfaları hakkında düşüncelerim biraz karışık.

Kitabın kapağını da çok sevdim. Bir tek kapak için kullanılan görseldeki kızı Sylva'ya benzetemedim. Kapaktaki kızın saçları daha açık renk olsaydı, Sylva'ya daha çok benzeyeceği için kapak benden tam puan alacaktı. Ama bu şekilde de kitabı yansıtan bir kapağın kullanıldığını düşünüyorum.

Çıplaklar, hissederek okumanız gereken kitaplardan. Okudukça katmanlarımızdan, hislerimizle aramıza giren her şeyden kurtulmamızı sağlayan muhteşem bir eser. Kaç yaşında olursanız olun, bir kereliğine kendinizi toplumdan soyutlayıp Çıplaklar'ı elinize alın, okuyun ve hissedin.



"...Toplum büyük, canlı bir vücuttur. Hangi ideal ısıya, hangi kan basıncına, kan şekeri seviyesine, yağ oranına, kaç tane akyuvar ve alyuvara filan sahip olması gerektiğini içgüdüsel olarak hisseder. Olabilecek en iyi değerleri aşan her şey, vücut için tehlikelidir ve gözlemlenmeli, aşırıya kaçması durumunda yok edilmelidir. Bu son derece açıktır ve bunu kabul etmek istemeyen, sonuçlarına katlanmalıdır."





post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , ,

Tanıtım: Danielle Martinigol - 100Dünya'nın Gizli Yüzü (La trilogie des Abîmes, #1)

Goodreads Puanı: 4,31 (16 oy)
Orijinal Adı: Les Abimes D'Autremer
Yayınevi: ON8 Kitap
Çeviri: Azade Aslan
Liste Fiyatı: t 15,00
Sayfa Sayısı: 190
Uzak gelecekte, uzay-zamanı katlamayı başaran insan ırkı Dünya'yı aşmış, koloniler halinde galaksinin dört bir yanına dağılmış durumda. İnsanlık yine bilindik hırslar, tanıdık emeller ve benzer siyasi yapılarla varlığını sürdürüyor. Birbirinden binlerce ışıkyılı uzaklıktaki gezegenlerin oluşturduğu "100Dünya Konfederasyonu" adlı bu yeni düzende, Dünya'dan da mavi, gizemli bir okyanus-gezegen dikkati çekiyor: Başkadeniz. Konfederasyonun en genç gazetecilerinden, Agoralı Sandiane Ravna objektifini bu ketum gezegenin sırlarına çevirdi bile. Bilmediğiyse, gerçekleri öğrenmekle onları medyada paylaşmak arasında çok hassas bir denge olduğu...

İnsanın doğa üzerindeki egemenliğine bir sınır çizmek mümkün mü? Buluşlar ve keşiflerle bugünlere gelen insanın "merak" duygusunu esas harekete geçiren nedir? Bilgilenme ve haber alma hakkı yaşam hakkının önüne geçtiğinde, en büyük zararı kim görür? Fransız bilimkurgu edebiyatının tanınmış yazarı Danielle Martinigo'’ün ünlü üçlemesi "100Dünya" başlıyor.

"Bir anda, on bin yolcunun gözüne siyah perde indi. Herkes asıldığı tutamağı bütün gücüyle sıkıyordu. Uzaygemisinin derinliklerinden hayvansı bir kükreme yükseldi. Sandiane manyetik akımın avuç içlerine battığını ve vücudundan aktığını hissetti, Uzaygemisinin akıl almaz donanımı. onları galaksinin bir ucundan diğerine ulaştırmak için uzayı ikiye katlarken, genç kız saniyeleri saymaya başladı."
On8 Kitap, son zamanlarda çevirdiği eserlerle ilgimi çekiyor. Özellikle çıkardıkları bilim kurgu türündeki kitapları takip ediyorum. 100Dünya'nın Gizli Yüzü de yayınevinin ilgimi çeken kitaplarından biri. Kitabın GR'de çok fazla oylanmadığı dikkatimi çekti, bu da kitabı daha çok merak etmeme neden oldu. 100Dünya'nın Gizli Yüzü, 2002 Grand Imaginaire Gençlik Romanı Ödülü ve 2003 Chronos Ödülü'nü aldığı hâlde adını çok duyurmamış. Kitabı en kısa zamanda edindikten sonra kitabın keşfedilmemiş başarılı kitaplardan olup olmadığını öğrenmek istiyorum :)

On8 Kitap'a göre serinin ikinci kitabı ağustosta, üçüncüsü ise eylülde çıkacak. 100Dünya'nın Gizli Yüzü'nü seversem, serinin devam kitaplarını da almayı düşünüyorum.

post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , , ,

Yorum: Janne Teller - Ağaçtaki

Tür: Çağdaş/Modern, Felsefe, Genç-Yetişkin
Goodreads Puanı: 3,75 (6.487 oy)
Orijinal Adı: Intet
Yayınevi: ON8 Kitap
Çeviri: Abdulgani Çıtırıkkaya
Basım Yılı: 2014
Sayfa Sayısı: 184
Her gün yapmakta olduklarımız, üstünde fazla fazla kafa yormadan sürdürdüklerimiz, bir şey ya da biri olmak için... Her şey anlamsız diyen biri çıksa, ne kadar dayanabiliriz? Yayımlandığından bu yana tüm dünyada gençlerin büyük ilgisini toplayan ve çeşitli dillere çevrilen romanda Danimarkalı yazar Janne Teller, naiflikle gerçekliğin arasında, kan dondurucu bir nihilizmin sınırlarında geziyor!

""Kızmaya değer şeyler olacaksa, sevinmeye değer şeyler de olacaktır. Sevinmeye değer şeyler olacaksa, demek ki o şeylerin de bir anlamı olacaktır. Ama öyle şeyler yok bu dünyada!" Sesini bir ton daha yükseltip, "Birkaç yıl sonra hepiniz ölecek, unutulacak ve hiçbir şey olacaksınız; onun için, kendinizi buna bir an önce alıştırmaya bakın!" dedi.
İşte o an, Pierre Anthon’u o erik ağacından bir an önce indirmemiz gerektiğini anladık."
Ağaçtaki, fuar sonrası kitaplığıma eklenen kitaplardandı. Kitabı, ON8 standındaki görevli arkadaştan duymuştum ve kitap hakkında söylenenler merakımı uyandırmıştı. Aslında kitabı çok daha erken okumayı düşünüyordum ama finaller yüzünden ertelemek zorunda kaldım. Benim için tatil başladığında ise çok geçmeden kitabı elime aldım ve dün bitirdim ^_^

Kitap, konusundan karakterlere kadar, her yönüyle çarpıcı bir eser. İlk sayfalarda kitaba tüm dikkatimi veremediğim için biraz sıkılmış olabilirim ama sonraki her bir sayfa, çocukların yaptığı her eylem, her davranış, her düşünce yüzüme tokat gibi çarparak bunu fazlasıyla telafi etti.

Yazar, anlam ile hiçliği birbirine bağlayarak karakterler üzerinden bir tartışma ortamı yaratmış. Bir tarafta anlamsızlığı ve hiçliği savunan Pierre Anthon, diğer tarafta bu düşünceyi kabul etmek istemeyen bir grup çocuk var. Karakterler çocuk olsalar da yaptıkları eylemler kan donduran cinsten. Bir psikoloji öğrencisi olarak, bu çocukların yaptıkları şeyleri ve yaptıklarını haklı çıkarmak için başvurdukları nedenleri çok iyi anlıyorum. Çünkü yazar, tüm bunları grup psikolojisi ve ikna yöntemleri ile dolaylı olarak çok iyi açıklamış. Kitaptan çok etkilendiğimi düşünüyorum ama perdenin arkasını gördüğüm için olanlardan daha az etkilendiğimi de düşünüyorum. Çocukların neden böyle davrandığına bir anlam vermeseydim ve kullanılan yöntemi bilmeseydim, korkumdan kitabı kitaplığımın en arka tarafına tıkıştırmak isterdim diye düşünüyorum.

Bir yanım, çocukların bu kadar ileri gidemeyeceğini de söylüyor. Gerçi, çocuklar o yaşlarda oldukça acımasız olabiliyorlar ve tamamen farklı bir kişiliğe bürünebiliyorlar. Yine de yaptıkları birkaç eylem, özellikle kitabın sonunda yaşanan olay, çocukların bu tarz eylemlerde bulunamayacağını düşündürüyor. Fakat isteksizlik ve karşı çıkmalar zamanla umursamazlığa dönüşünce, bu çocuklardan o kadar da emin olamıyorum.

Kitap, "Hiçbir şey anlamlı değildir." cümlesi üzerine kurulu. Fakat, hiçbir şeyin anlamı yoksa bu cümleyi oluşturan kelimelerin de anlamı yok denilebilir. Başlarda, kitabın bir paradoks hakkında yazıldığını kabullenmek istemedim. Daha sonra kitabın, anlamsızlığı veya anlamlılığı kabul ettirmek için yazılmadığını anladım ki kitabın sonu bunu doğrular nitelikte. Kitabın, okuyucunun bu soruya vereceği kendi cevabına kendisinin ulaşmasını sağlamak için yazıldığını düşünüyorum.

Ağaçtaki, bir anlam arayışından çok daha fazlasını bulabileceğiniz bir kitap. Anlamsızlık üzerine yapılan tartışmada kendi cevabınızı bulmanıza yardım ederken, yok olmamak için anlama tutunmak isteyenlerin neye dönüşeceğini de çarpıcı bir dille anlatıyor. Bu anlam savaşında yer almak için ise, Ağaçtaki'ni okumanız gerekiyor ;)



"Kötü bir koku, güzel bir koku kadar iyidir." Atacak eriği kalmamıştı, onun yerine, söylediği sözlere eşlik etmesi için eliyle oturduğu dala vuruyordu. "Kokan şey çürümüşlüktür. Ancak, ne zaman bir şey çürümeye başlar, o zaman yeni bir şeye dönüşmeye başlamış demektir. Oluşan yeni şey de güzel kokar. Onun içindir ki, bir şeyin iyi ya da kötü kokması fark etmez; bu yaşam döngüsünün sonsuz dansının bir parçasıdır."





post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , , , , ,

Yorum: Philip Reeve - Yürüyen Kentler (The Hungry City Chronicles, #1)

Tür: Bilim Kurgu, Distopya, Genç-Yetişkin, Kıyamet Sonrası, Steampunk
Goodreads Puanı: 3,98 (7.387 oy)
Orijinal Adı: Mortal Engines
Yayınevi: ON8 Kitap
Çeviri: Müren Beykan, Fulya Yavuz
Basım Yılı: 2013
Sayfa Sayısı: 352
Uzak gelecekte, 60 Dakika Savaşları'nın sonrasında mahvolan dünyada, tekerlekler üstünde "yürüyen" Londra kenti, Kuzey Denizi'nin kurumuş yatağı boyunca, küçük kentleri kovalıyordu. Tarihçiler Loncası'nın çırağı Tom, kızına aşık olduğu baştarihçiyi suikastten korumaya çabalarken, kendini tuhaf Hester'la birlikte, acımasız bir varolma savaşının içinde buldu. Ödüllü İngiliz yazar Philip Reeve'in ünlü bilimkurgu dizisinin ilk kitabı.

"Tom, yarı baygın Hester'ı kolundan kavradı. Tezgezerli adamlardan biri, kaçmalarını engellemek için hamle yapmıştı ki, kırmızı paltolu kadın adamın önüne dikildi: "Onlar benim yolcularım. Fiyatta anlaşmaya çalışıyordum!"
"Onlar bizim kölelerimiz!" diye haykırdı Wreyland, kadını itekleyerek. "Tom Nitsworthy ve arkadaşı. Onları Dış-Topraklar'da buldum. Kural kuraldır. Mal bulanındır...""
Yürüyen Kentler, uzun zamandır okumak istediğim kitapların başında geliyordu. Sadece konusunu ilgi çekici bulduğum için değil, aynı zamanda Damla ve Eren bu seriyi o kadar çok övmüştü ki konusunu ilgi çekici bulmasam bile okurdum. Serinin ilk kitabının çıktığı zamanlarda bu kitap hakkında konuştuğumuzu hatırlıyorum. Elimde okunacak çok kitap olduğu için Yürüyen Kentler'i almayı sürekli ertelemiştim. Sonunda elimdekileri biraz olsun azaltınca kitabı almaya karar verdim ve fuarın ilk günlerinde soluğu ON8 standında aldım. Birkaç gün sonra da kitaba başladım.

Yürüyen Kentler'i distopya türünün diğer örneklerinden ayıran ögelerin başında yaratıcı kurgusu geliyor. Altlarındaki devasa silindirler yardımıyla sürekli hareket halinde olan, hayatta kalmak için diğer şehirleri yiyen şehirler... Kurgunun mihenk taşı denilebilecek bir kavram, yürüyen şehirler kavramı. Yaratıcı olduğu kadar merak uyandırıcı da zira seriyi, sırf bu kavram için okumak istemiştim. Bir şehrin yürümesi, kitapta geçen bütün o eylemleri yapabilmesi imkansız gibi gözükse de yazarın ikna ediciliğinin hayli yüksek olduğunu belirtmeliyim. Belirli noktalara değinip gerekli bilgileri veren yazar bunun gelecekte icat edilebilecek bir buluş olacağını kolaylıkla kabul ettirebiliyor. Yani, Yürüyen Kentler aslında herkese hitap ediyor.

Olaylar, şehirlerin adeta birer organizmaya dönüştürüldüğü ileri bir teknoloji çağında geçiyor. Teknoloji o kadar gelişmiş ki Londra gibi metropol bir şehir bile yürüyebiliyor. Fakat bu teknolojiye rağmen yaşama şartlarının iyileştiği söylenemez. İşte bu durum, kurguya ayrı bir hava katıyor. Kendinizi dünyanın eski haline dönmesi için neler yapılacağını, teknolojinin neden yardım edemediğini merak ederken bulabilirsiniz.

Olay örgüsündeki aksiyon daha ilk bölümlerde kendini gösteriyor. Ana karakterlerden Tom'un tanık olduğu olaydan sonra içine düştüğü macera ile başlayan tempo, hiç düşmüyor. Yer yer şaşırtıcı olaylarla desteklenmiş bu kitabı elinizden bırakmakta zorlanabilirsiniz. Şahsen ben, sunumlarımın olduğu haftaya denk geldiği için bayağı zorlandım :)

Karakterlerin geleceği beni oldukça şaşırttı. İlk bölümlerde karakterlerin neler yaşayacağını tahmin ettiğimi düşünüyordum. Ama kitabı bitirince, tahminlerimin  okuduklarımla uzaktan yakından alakası olmadığını gördüm. Tahmin edilebilir gelecekleri olan karakterler, kurguyu da sıkıcı hâle getirebiliyor. Bu açıdan Yürüyen Kentler, heyecan doluydu.

Kitabın yurt dışı kapaklarını sevdiğimi pek söyleyemeyeceğim. ON8'in hazırladığı kapaklar daha çok hoşuma gitti. Sadece Yürüyen Kentler'in değil, serideki bütün kitapların kapakları sevdim. Kapakların kitabın temasıyla örtüşmesi ve birbiriyle uyumu da, bizim kapakları yurt dışındakilere nazaran daha başarılı bulmamın nedenlerinden.

Kitaba genel olarak görülen geçmiş zaman kipi, yer yer de geniş zaman kipi hakim. Geniş zaman kipi, yan olayların anlatılması, arka planda nelerin döndüğünün gösterilmesi gibi nedenlerle kullanılmış. Başlarda kip geçişlerini biraz garipsediysem de olayların ayrımı için en uygun yolun bu olduğunu anladım ve bu geçişlere kısa sürede alıştım. Kipler dışında beni rahatsız eden hiçbir şeyle karşılaşmadım.

Yürüyen Kentler, daha önce okumadığıma pişman olduğum kitaplar kategorisinin ilk sıralarında yer alıyor. Yaratıcı kurgusu, sürprizlerle dolu olay örgüsü ve kaliteli basımıyla favorilerim arasında. Türü ne olursa olsun, kurmaca kitapları seviyorsanız Yürüyen Kentler'e bir şans verin derim ;)



"...Londra hareket etmeye asla son vermeyecek. Hareket yaşamdır. Son gezgin kenti yiyip, son sabit yerleşmeyi de silip süpürdükten sonra, kazmaya başlayacağız. Yeryüzü çekirdeğinin ısısıyla çalışan dev makineler inşa edecek ve gezegenimizi yörüngesinden çıkartacağız. Mars'ı, Venüs'ü, asteroitleri tüketeceğiz. Güneş'i de yiyip bitirecek, sonra da uzay boşluğunda yol alacağız. Kentimiz bundan bir milyon yıl sonra, yiyebileceği kasabaları değil, yepyeni dünyaları avlamak üzere yolculuk ediyor olacak!"





post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , , , , ,

Tanıtım: Philip Reeve - Yürüyen Kentler (The Hungry City Chronicles, #1)


 Gerek kapağı gerekse konusuyla ilgimi çeken Yürüyen Kentler, On8 Kitap etiketiyle raflardaki yerini aldı. 352 sayfalık kitabın liste fiyatı 18 tl olarak belirlenmiş. 

Kitabın tanıtım yazısı şu şekilde;
Paylaş:
Devamını Oku