Can Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Can Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
, , , , , , ,

Yorum: Emma - Jane Austen

Tür: Aşk, Klasik, Tarihi Kurgu 
Goodreads Puanı: 4,02 (699.711 oy)
Orijinal Adı: Emma
Seri: -
Yayınevi: Can Yayınları
Çeviri: Nihal Yeğinobalı
Basım Yılı: 2020 (5. baskı)
Sayfa Sayısı: 480

Jane Austen 1815'te 39 yaşındayken tamamladığı Emma'nın en sevdiği romanı olduğunu söyler. Aşk ve Gurur ile Mansfield Park gibi romanların yazarının gözbebeğidir bu kitap. Bir taşra kasabasındaki üç genç kızın gerçek aşkı arayışını anlatan roman, bir yandan insan yaradılışının zayıf yönlerini, bir yandan da XIX. yüzyıl İngiliz toplumunun katı ve ikiyüzlü geleneklerini sorgular, inceden inceye alaya alır.

Kendisini bir minyatür sanatçısı olarak gören Austen'ın dehası sağlığında anlaşılamamıştır. Oysa yıllar sonra İngiliz edebiyatının mihenk taşlarından Virginia Woolf, Austen ve romanı Emma için şunları kaleme alacaktır:

"... Bu bitirilmemiş ve aslında önemsiz hikâyede Austen'ın büyüklüğünün bütün unsurları yer alır. Bu hikaye edebiyatın tüm kalıcı niteliğini içerir. Yüzeydeki canlandırmayı, yaşama benzerliği bir yana bırakın, geriye çok daha derin bir haz, insani değerlerin eşsiz bir biçimde öne çıkarılması kalır."

Türkiye'den 20 çağdaş fotoğrafçı Can Klasikleri’nin bu özel dizisi için 20 kitabın kapak fotoğrafını özgün yorumlarıyla hazırladı.

Emma, Jane Austen'ın okuduğum ikinci kitabı. Birkaç yıl önce Gurur ve Önyargı'yı okuyup şurada yorumlamıştım. O okumadan sonra kendisinin diğer kitaplarını da incelemiştim ve Emma dikkatimi çekmişti. Ancak tanıtım yazılarında ana karakterin biraz şımarık ve umursamaz biri gibi tasvir edildiğini görüp kitaptan soğumuştum. Renkli Kitap'tan Güngör'ün tavsiyesiyle kitaba bir şans vermeye karar verdim, iyi ki de vermişim. Zira Emma, Austen'in en sevdiğim kitabı olabilir 😍

Kurgusu itibariyle Emma, Gurur ve Önyargı'ya kıyasla daha hafif. Emma'da hem daha az sayıda olay mevcut hem de bu olaylar Gurur ve Önyargı'daki kadar karmaşık değiller. Hatta iki kitapta da yaşananlar aşağı yukarı birer yıl sürmesine rağmen, sanırım bu nedenle Emma'nın daha kısa bir zaman dilimini işlediğini zannetmiştim ben. Gurur ve Önyargı'da olduğu gibi Emma'da da Austen, dönemin âdâb-ı muaşeret kurallarına yer veriyor. Ancak bu konu da Emma'da, Gurur ve Önyargı'daki kadar yoğun işlenmiyor. Bu kurallar karakterlerin davranışları, hal ve tavırları üzerinden okuyucuya veriliyor; bu kuralların ayrıca üzerinde durulmuyor. 

Kitabın ilk bölümlerinde ana karakterler, olay örgüsüyle bağlantılı olarak hikayeye dahil ediliyor. Her bölümde farklı karakterlerden bahsediliyor; karakterlerin kişilikleri, zevkleri, davranışları, gibi özellikleri okuyucuya sunuluyor. Bir nevi karakter tanıtımı yapılıyor. Emma'nın olay örgüsü fazla dallı budaklı olmasa da hatırı sayılır miktarda ve derinlikte karakteri var. O nedenle, karakterlerin tanıtımının olay örgüsünde bölümlerin aralarına dağıtılmasındansa bu şekilde, en başta yapılması hoşuma gitti. Kafam karışmadan, karakterlerin kim olduğuna bakmak için önceki sayfalara dönmek zorunda kalmadan, keyifle okudum kitabı.

Emma'yı okurken Austen'ın yazı dilinin ana karakterini yansıttığını fark ettim. Gurur ve Önyargı'da anlatıcı Elizabeth Bennet gibiydi; usturuplu, sakin, gözlemi kuvvetli... Emma'da ise anlatıcı Emma Woodhouse gibi doğrudan, kendinden emin ve biraz da mağrur bir profil çiziyor. Şu anda Austen'ın Northanger Manastırı'nı okuyorum ve bu çıkarımımdan daha da eminim. Kitaplar kahraman bakış açısıyla yazılmamış olmasına rağmen anlatıcı, ana karakterlerin özelliklerini taşıyor. Sanırım Austen'ın kitaplarında en çok kendisinin bu değişken üslubunu seviyorum 😊

Emma gibi klasikleri okurken çevirisine güvendiğim, belli yayınevlerini tercih ediyorum ben. Emma dışındaki diğer Austen kitaplarımı Türkiye İş Bankası ve Kültür Yayınları'ndan almıştım. Can Yayınları'nın fotoğraflı klasikleri hoşuma gittiği için Emma'yı da buradan almak istemiştim. Can Yayınları'nın çevirisini çok akıcı bulduğumu belirtmeliyim. Bir ara bu akıcılığın kitaptan kaynaklanıyor olabileceğini düşünmüştüm. Sonuçta konusu ve kurgusu itibariyle de Emma, Austen'ın diğer kitaplarına göre okunması daha kolay bir kitap. Ancak İş Bankası'nın çevirisiyle Can Yayınları'nın çevirisini orijinal metne bakarak incelediğimde, çeviri konusunda farklılaştıklarını gördüm. İş Bankası orijinal metinden birebir çeviri yapıyorken, Can'ın çevirisi biraz daha basitleştirilmiş gibiydi. Nihal Yeğinobalı, Austen'ın uzun cümlelerini bölerek kısaltmış ve cümle aralarına bağlaçlar koyarak daha akıcı bir metin elde etmiş. O yüzden İş Bankası'ndan çıkan Austen kitapları Can'a göre daha ağır, ağdalı bir dile sahip gibi görünüyor. Can'dan çıkan Emma ise bu çeviriden dolayı kolay okunan bir kitap haline gelmiş. Ben, birebir çeviri taraftarıyımdır; fakat Emma'nın akıcılığını görünce Can'ın çevirisine dair olumsuz bir şeyler söyleyemiyorum. Sadece, kitapta etiquette kelimesinin "etiket" olarak çevrilmesini garipsedim. Onun dışında bence çeviri gayet başarılı. O nedenle, Can Yayınları'nı da tavsiye edebilirim. Özellikle de Austen okumak isteyen genç okurlara, dili daha sade olduğundan Can Yayınları'na göz atmalarını öneririm.

İtici gibi görünse de kendini sevdiren bir ana karakteri, hafif bir kurgusu ve sade bir dili olan Emma'yı okurken ben çok eğlendim. Jane Austen okumaya başlayacaklar için Emma'nın güzel bir seçim olacağını düşünüyorum.



"İnsanların birbirlerine yaptıkları hemen hemen hiçbir açıklamanın tümüyle doğru olduğu söylenemez. Hiçbirinin en ufacık bir ayrıntısının bile hiç maskelenmediği, azıcık olsun gerçeği saptırmadığı seyrek görülür, hem de çok seyrek."





post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , ,

Yorum: Koku - Patrick Süskind

Tür: Gerilim, Gizem, Tarihi Kurgu
Goodreads Puanı: 4,02 (290.723 oy)
Orijinal Adı: Das Parfum: Die Geschichte eines Mörders
Seri: -
Yayınevi: Can Yayınları
Çeviri: Tevfik Turan
Basım Yılı: 2016 (43. baskı)
Sayfa Sayısı: 264

Alman edebiyatının şimdiden efsaneleşmiş münzevisi Patrick Süskind, Koku romanıyla artık "klasikler" arasında...

XVIII. yüzyıl, Fransa. Kitabın kahramanı Jean-Baptiste Grenouille, tüm insancıl duygulardan yoksun, yalnızca kokulara karşı görülmedik ölçüde duyarlı, istediği kokuları üretebilmek için cinayet işlemekten bile çekinmeyen biridir. Herkesin, her şeyin kokusunu alma, dilediği tüm kokuları üretme konusunda gerçek bir dâhi olan bu genç adamın, kendi kokusunun olmadığını, bu nedenle insanların kendisinden koku alamadıklarını anladığı gün dünyası başına yıkılır. Tek çıkar yol, başkalarına varlığını hatırlatacak kokular sürünmektir.

Toplum içinde bir birey olarak var olamamış; ama kendi benliği dışında her istediğini yaratabilmiş bir dâhiyi sergileyen bu görkemli alegorinin olağanüstü akıcılıkla erişilen son bölümü, benzeri herhalde ancak Kafka'nın eserinde görülebilecek bir insanlık tragedyasının anlatısıdır.

Koku'yla lise yıllarında, filmi vasıtasıyla tanışmıştım. O zamandan beri de kitabını okumayı istiyordum. 2018'de, birkaç arkadaşla birlikte kitabı okumaya karar verdik. Yani 2018'te okuduğum fakat incelemesini ancak yazabildiğim kitaplardan biri de Koku 😬

Üstünkörü bakıldığında Koku'nun birkaç yüzyıl önce yaşamış, koku duyusu uçlarda olan bir ana karakterinin, bu karakterin yaşadıklarının anlatıldığı bir kurgusunun ve okuru yer yer şaşırtan bir olay örgüsünün olduğu görülecektir. Kurgu gerçekten de özgün; böyle bir duyu keskinliğine sahip bir karakter kurgulamak ve bunu 18. yüzyıl Fransa'sına koymak, kaç kişinin aklına gelebilir ki... Fakat bu, tabiri caizse, buzdağının görünen yüzü... Koku, Jean-Baptiste Grenouille'ün aşırı gelişmiş koku duyusu veya bunlar yüzünden gerçekleştirdiği eylemler ile bilinse de aslında bunların arkasında çok sağlam eleştirilerin yer aldığı, gerek ana karakter gerekse felsefe ve tema açısından oldukça derin bir kitap.

Jean-Baptiste Grenouille, inanılmaz bir koku alma yeteneğine sahip; çevresindeki uyarıcıları doğal olarak burnu aracılığıyla algılıyor, kavrıyor ve çevresiyle kokuyu kullanarak ilişki kuruyor. Ayrıca doğuştan kendi kokusu olmayan biri; ne yapıyorsa, kendisindeki bu eksikliği tamamlamak için yapıyor. Mükemmel koku arayışları ve bunun için gerçekleştirdiği cinayete varan eylemleri, hayalindeki kokuyu üretmek için hep; hayalindeki o kusursuz kokuyu yaratma amacı ise herkes tarafından tanınmak, görünür olmak... Yani Koku, bir seri katilin maceralarından çok daha fazlası; etrafını diğerlerinden farklı algılayan, farklı olan birinin iletişim kurma ve kendini var etme çabası...

Patrick Süskind'in üslubu çok ilginç... Kitabın anlatımı, tanrısal bakış açısıyla gerçekleştiriliyor ve yazar sesini araya sıkıştırmaktan geri kalmıyor. Bu da ortaya belgesel tadında, oldukça değişik bir anlatı çıkarıyor. Ayrıca anlatımın ana karakter üzerinden gerçekleştirildiği görülüyor. Jean-Baptiste Grenouille ile birlikte anlatımın tonu da gelişiyor; Grenouille kasvetli bir ruh haline sahipken atmosfer de buna uygun bir tona bürünüyor, Grenouille heyecanlandığı zaman birden çok sıfatla veya tekrar edilen kelimelerle anlatımın temposu da o heyecanı yansıtacak şekilde değişiyor. Üslupta dikkat çeken bir diğer şey, betimlemelerin müthişliği; özellikle de kokuların tasvirleri o kadar canlı, o kadar kuvvetli ki... Böylesine ayrıntılı, renkli betimlenen kokuları, dokuları okurken duyumsamamak epey güç. Aynı şekilde, yazarın bahsettiği parfüm yapım tarzları ve aşamaları da bayağı ayrıntılı; tüm bunlar insanın gözünde rahatlıkla canlanıyor. Kısacası Koku bu yoğun üslubuyla sadece göze değil, birden çok duyuya hitap edebilen bir kitap.

Koku'yu filmini izlemeden önce okuyanlar, kitabın şaşırtıcılığını yüksek bulacaktır. Olay örgüsünün aralarına serpiştirilmiş sarsıcı olaylar ve kitabın o sürpriz sonu, olaylar dizisini bilmeyen birini hayretler içinde bırakacak potansiyelde. Şahsen ben, filmi önceden izlediğim için kitapta nelerin olacağını biliyordum. Yine de kitabı sıkılmadan, hatta heyecanla okuduğumu söyleyebilirim.

Koku sıradışı kurgusu, öyküleyici anlatımı, detaylı ve güçlü betimlemeleriyle okumaktan ziyade hissedebileceğiniz, dokunabileceğiniz, koklayabileceğiniz bir eser. Sürükleyici ve şaşırtıcı olay örgüsü, kitabı elden bırakmayı oldukça güçleştiriyor. Favorilerime eklediğim bu kitabı herkese tavsiye ediyorum.



...insanlar büyüğe karşı, korkunca, güzele karşı gözlerini yumabiliyor, ezgilere ya da gönül çelici sözlere kulaklarını tıkayabiliyorlardı. Ama kokudan kaçamıyorlardı. Çünkü koku, soluğun kardeşiydi. Onunla birlikte insanların içine giriyordu, yaşamak istiyorlarsa karşı duramıyorlardı. Hem de tam orta yerlerine giriyordu koku, doğrudan kalplerine ve orada akla karayı ayırır gibi ayırıyordu ilgiyle aşağılanmayı, iğrentiyle zevki, aşkla nefreti. Kokulara egemen olan, insanın kalbine egemen olurdu.





post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , ,

Yorum: Franz Kafka - Dönüşüm

Tür: Öykü, Klasik
Goodreads Puanı: 3,74 (256.654 oy)
Orijinal Adı: Die Verwandlung
Yayınevi: Can Yayınları
Çeviri: Ahmet Cemal
Basım Yılı: 2014
Sayfa Sayısı: 102
Franz Kafka'nın 1915'te yayımlanan Dönüşüm adlı öyküsü, yazarın, anlatım sanatının doruğuna ulaştığı bir eseridir. Küçük burjuva çevrelerindeki yozlaşmış aile ilişkilerini en ince ayrıntılarına kadar irdeleyen bu uzun öykü, aynı zamanda toplumun dayattığı, işlevini çoktan yitirmiş kalıplara bilinç düzeyinde başkaldıran bireyin tragedyasını çarpıcı bir biçimde dile getirir.

Kitabın Değişim olarak bilinen adının gerçekte Dönüşüm olduğu, ifadesini Ahmet Cemal'in açıklamasında bulur: "Gregor Samsa'nın bir sabah kendini yatağında bir böcek olarak bulması, salt bir değişim değil fakat 'başkalaşım'dır. O, insanlığını koruyarak bazı değişiklikler geçirmemiştir; artık farklı bir canlı türü olmuştur."

Bu açıklama, Kafka'nın eserini tanımlarken kullandığı ifadeyle de örtüşür: "Herkes, beraberinde taşıdığı bir parmaklığın ardında yaşıyor. Şimdi hayvanlarla ilgili bunca şey yazılmasının nedeni de bu. Özgür ve doğal bir yaşama duyulan özlemin ifadesi. Oysa insanlar için doğal yaşam, insanca yaşamdır. Ama bunu anlamıyorlar. Anlamak istemiyorlar. İnsan gibi yaşamak çok güç, o nedenle hiç olmazsa kurgusal düzeyde bundan kurtulma isteği var... Hayvana geri dönülüyor. Böylesi, insanca yaşamaktan çok daha kolay."
Dönüşüm, Kafka'nın okuduğum ilk kitabıydı. Kafka ve yazım tarzı hakkında o kadar çok şey duymuştum ki sırf merakımdan bir kitabını okumak istedim. Ben de elimin altında olan bir kitabını, Dönüşüm'ü okudum. Beklediğim kadar iyi değildi ama genel olarak kitabı keyifle okudum.

Kitabın kurgusu, bir adamın ansızın kendini böcek olarak bulması üzerine kurulu. Kafka, bu değişimi somut bir olaydan ziyade soyut, felsefi bir olgu olarak işlemiş. Bu konuda beklediğimden çok farklı bir kurguyla karşılaştım. Ben, bu dönüşümün biraz daha gerçekçi bir bakış açısıyla ele alınacağını; adamın nasıl böceğe dönüştüğü, bundan nasıl kurtulacağı gibi soruların yanıtlarını bulacağımı sanmıştım. Onun yerine bu dönüşümün sosyal ve felsefi etkilerini okudum. Kafka, bu dönüşümün hem Gregor Samsa'nın hem de etrafındakilerin hayatına etkilerini ve bu böcekten uzak durma nedenlerini çok iyi yazmış. Yine de aklımdaki soruların cevaplarını bulamadığım için kitabın bir yönden eksik kaldığını düşünüyorum.

Kafka'nın yazım tarzı, şimdiye kadar okuduğum hiçbir yazarınkine benzemiyor. Öncelikle yazar, böceğe dönüşme kavramını ilginç bir açıdan ele alışıyla şaşırttı beni. Sonra da insanların kendinden ve normal olmayana karşı hislerini ve düşüncelerini başarıyla işleyişini okudum. Özellikle, Gregory Samsa'nın ailesinin kendisine olan tavırlarının değişimi mükemmeldi. Kitabın sonu da benim için tam bir sürprizdi.

Kitap kısa olmasına rağmen, yaklaşık iki ayda bitti. Bunun en büyük nedeni, kitapta Dönüşüm hakkında yazılan notların fazla olmasıydı. Kitapta yer alan her cümleyi -ister önsöz olsun ister ekler- okuyan biri olduğum için bu açıklamaları atlayamadım ve okurken sıkıldım. Kitabın bu kısımları, özellikle benim gibi daha önce hiç Kafka okumamış olanlar için, bulunmaz nimet; zira hem Kafka hem de Dönüşüm çok güzel açıklanmış. Fakat not kısımlarını okumayı sevmeyenler sıkılabilir veya Kafka'nın eserlerine aşina olanlar için bu kısımları okumak zaman kaybı olabilir. Kitabın basım özelliklerinden bahsetmişken, kitabın kapağını yaratıcı bulduğumu da belirteyim :)

Aslında, kitap hakkında yazmak istediğim çok şey var. Hem uzun zamandır yorum yazmayıp paslandığımı hem de Kafka'nın yazım tarzının betimlenmesinin çok zor olduğunu düşündüğümden daha fazla yazacağımı sanmıyorum. Dönüşüm'ü okumak, benim için ilginç bir deneyimdi. Kitabı bir daha okumayı düşünüyorum. Sorularıma cevap bulamasam da neden bulamadığımı ve Gregory Samsa'nın değişimini daha iyi anlayabilirim, belki. Sırf Kafka'nın üslubu için diğer kitaplarını da okumak istiyorum. Dönüşüm'ü ise farklı bir tarzla karşılaşmak isteyenlere tavsiye ediyorum.



İnsan belli bir anda çalışamayacak durumda olabilir; ama o insanın geçmişteki hizmetlerini anımsamak ve engel ortadan kalktıktan sonra hiç kuşkusuz daha büyük ve yoğun bir çaba göstereceğini düşünmek için en uygun zaman da işte o andır.





post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , , ,

Yorum: George Orwell - 1984

Tür: Bilim Kurgu, Distopya, Klasik
Goodreads Puanı: 4,09 (1.293.690 oy)
Orijinal Adı: Nineteen Eighty-Four
Yayınevi: Can Yayınları
Çeviri: Celâl Üster
Basım Yılı: 2014
Sayfa Sayısı: 352
Parti'nin dünya görüşü, onu hiç anlayamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. (...) Her şeyi yutuyorlar ve hiçbir zarar görmüyorlardı çünkü tıpkı bir mısır tanesinin bir kuşun bedeninden sindirilmeden geçip gitmesi gibi, yuttuklarından geriye bir şey kalmıyordu.

George Orwell'in kült kitabı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, yazarın geleceğe ilişkin bir kâbus senaryosudur. Bireyselliğin yok edildiği, zihnin kontrol altına alındığı, insanların makineleşmiş kitlelere dönüştürüldüğü totaliter bir dünya düzeni, romanda inanılmaz bir hayal gücüyle, en ince ayrıntısına kadar kurgulanmıştır. Geçmişte ve günümüzde dünya sahnesinde tezgâhlanan oyunlar düşünüldüğünde, ütopik olduğu kadar gerçekçi bir romandır Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. Güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen bir başyapıttır; yalnızca yarına değil, bugüne de ilişkin bir uyarı çığlığıdır.

Can Yayınları, bu "bütün zamanların kitabını" Celâl Üster'in özenli çevirisiyle okura sunmaktan kıvanç duyuyor.
Yaz tatilinde okuduğum, yorumu geciken bir başka kitap da 1984'tü. Kitabı, uzun zamandır okumak istiyordum. Ama kitap fuarında almama rağmen aylarca kitaplığımda beklettim. Yaz tatilinde ise kitaba başlamaya karar verdim. Araya başka şeyler girse de kitabı bir hafta içinde bitirdim.

Öncelikle, kitaba çok büyük beklentilerle başladığımı belirtmeliyim. Kitabı duyduğum zaman ile edinip okumaya başladığım zaman arasında bu beklentim zirveye ulaştı. Kitabı elime aldığımda, ya muhteşem bir eser okuyacaktım ya da kalitesi fazlasıyla abartılmış bir kelime yığınına katlanacaktım. Kitabı bitirdikten sonra, 1984'ün hiç de abartılmadığını anladım.

Kitabın en iyi distopyalardan biri sayılmasının en büyük nedeni, Orwell'ın kurguladığı dünya: geçmişin kontrol altına alındığı, karanlık, baskıcı bir yönetim ve bu yönetimin yaptıklarını bilen ve kabullenen insanlar... Geleceğin, kitabın başında tarif edilenden daha da karanlık olmayacağını düşünürken çevirdiğim her sayfa aksini ispatladı: Bırakın düşünce özgürlüğünü, özgürlük kelimesinin bile var olmayacağı bir geleceğe doğru yola çıkılmış. Kurgulanan dünya o kadar gerçekçi ve ayrıntılı ki... Kitapta anlatılan dünya korkutucu olsa da oldukça başarılı bir biçimde kurgulanmış.

Kurgulanan dünyanın temeli sağlam olunca, olaylar ve bu olayların kurgulanış biçimi de sağlam oluyor, tabii. Kitabın zekice yazılmış, detaylı bir kurgusu var. Yazar, ilk sayfalardan itibaren okuyucuyu bir sorgulama sürecine itiyor. Ana karakter Winston gibi, kitaptaki dünyayı geçmişi, şimdisi ve geleceğiyle birlikte sorgulamaya başlıyoruz. İç karartıcı distopyası gereği okunan her sayfa insanı biraz daha boğsa bile, tüm bunlara hayran olmamak elde değil. Yazar, aklımda o kadar olası bir distopya örneği canlandırdı ki sayfaları korkarak çevirdim. Orwell'in 1984'te anlattığı dünya, imkansız değil. Hatta şimdiye kadar okuduğum distopyaların içinde en gerçekçi olanı buydu; uygun koşullar sağlandığı takdirde kitapta okuduklarımın gerçekleşmemesi için hiç bir neden göremiyorum. Sanırım, kitabı böylesine destansı yapan etmenlerden biri de bu boğucu distopyanın gerçekleşme ihtimalinin varlığı.

Winston'la birlikte yaşadığı dünyayı sorgulamaya ek olarak biz okurların yaptığı bir diğer şey, kitapla yazıldığı dönem hatta günümüz dünyası ile bağlantılar kurmaktı. Kitap, yazılıp basılalı 60 yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen tıpkı Hayvan Çiftliği'nde olduğu gibi günümüzde gerçekleşen olaylarla da bağlantı kurulabiliyor. Bu da, 1984'ü arada sırada birkaç sayfasını karıştırabileceğim başucu kitaplarımdan biri haline getiriyor ;)

Kitabın gerilimi ve aksiyonu da bol. Bir yandan kurgulanan dünyaya hayran kalırken diğer yandan üstümde sürekli bir diken üstündelik hissi vardı. Büyük Birader'in kesintisiz olarak dinlemesi ve izlemesi, bana bir rahatsızlık hissi vermişti. Normalde -benim gibi- özgürlüğünüzün kısıtlanması düşüncesine bile katlanamıyorsanız, kitabı bitirdikten daha sonra bile izlenmişlik hissini atmanız zor olabilir. Ama bu da kitabın başarısının bir başka göstergesi, benim gözümde :)

Kitabın şaşırtıcılığının da yüksek olduğunu eklemeden geçemeyeceğim. Özellikle son olayların aniliği, beni şok etmişti. Bu kısımlarda, yanlış okuduğumu sanıp tekrar cümle başına dönmüşlüğüm çok oldu. Son bölümleri şaşkınlık nidaları eşliğinde bitirdim.

Kitabın birazcık uzun bir önsözü var. Ama okuduğunuza değecek, harika açıklamalar mevcut bu önsözde. Kitaba başlamadan önce bu kısma bir göz atılırsa, kitapta geçen olayların ve kavramların çok daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum.

1984, kitapta da denildiği gibi, bir insanlık karabasanı. Kurgulanan dünya her ne kadar karanlık, ümitsiz ve korkunç olsa da aynı zamanda hayranlık uyandıran bir mantığı var. 1984'ü herkesin ölmeden önce mutlaka bir kez okuması gerektiğini düşünüyorum.



Bir zamanlar dünyanın güneşin çevresinde döndüğüne inanmak nasıl delilik belirtisi olarak görüldüyse, şimdi de geçmişin değiştirilemeyeceğine inanmak delilik belirtisi olarak kabul ediliyordu. Bu inancı bir tek kendisi taşıyor olabilirdi ve eğer öyleyse, o zaman delinin tekiydi. Ama deliliği pek dert etmiyordu, onu asıl ürküten yanılıyor olabileceğiydi.





post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , ,

Yorum: Albert Camus - Sürgün ve Krallık

Tür: Felsefe, Öykü
Goodreads Puanı: 3,86 (4.654 oy)
Orijinal Adı: L'exil et le Royaume
Yayınevi: Can Yayınları
Çeviri: Tahsin Yücel
Basım Yılı: 2011
Sayfa Sayısı: 147
Albert Camus'nün genç yaşta ölümünden sonra Jean-Paul Sartre şunları yazmıştı: "Uzun süre düşünmeden seçimini yapmayan, bir kez seçince de buna bağlı kalan ender insanlardandı. Camus'nün insancılığında, ansızın bastıran ölüme karşı insanca bir davranış varsa; mutluluk yolunda giriştiği o gururlu, katıksız araştırma, insana bu denli aykırı gelen ölüme dayanıyor, ölümle besleniyorsa; Camus'nün yapıtını da, bu yapıttan ayrı düşünülemeyecek yaşamını da, varlığın her anını ölümün elinden kapan bir insanın katıksız, başarılı denemesi olarak görebiliriz."

Kırk dört yaşındayken Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Albert Camus, Sürgün ve Krallık'ta yer alan altı öyküde, acıma, güçsüzlük, iyilik, kötülük gibi insanın temel durumlarını, davranışlarını yönlendiren kurban ve cellat ikilemini ele alıyor.
Sürgün ve Krallık, iki yıldır kitaplığımda okunmayı bekleyen kitaplardandı. Kitabı daha önce başka bir Okuma Şenliği'nde okumayı planlamıştım ama okuyamamıştım. Fakat bu sefer kitabı, Yaz Okuma Şenliği'nde okumayı başardım.

Sürgün ve Krallık, okuduğum ilk Albert Camus kitabıydı. Beklentilerimin oldukça altında bir kitap okudum. Ama, Camus'nün kitaplarına başlamak için kötü bir seçim yaptığımı da düşünüyorum. Çünkü Sürgün ve Krallık, beni etkilemeyen normal kitaplardan biriydi.

Kitap, 6 öyküden oluşuyor: Aldatan Kadın, Dönme ya da Karışık Bir Kafa, Dilsizler, Konuk, Jonas ya da Resim Yapan Ressam, Büyüyen Taş. Öyküler çok yoğun geldi bana. Öykü dediğimiz yazı türü, yüzlerce sayfada vereceği duygu ve düşünceleri çok daha az sayfada verebilmek için yoğun olmalıdır, biliyorum ama bu kadar yoğunluğun da fazla olduğunu düşünüyorum. Belki de kitabı yayarak okusaydım, öyküler bana bu kadar yoğun gelmezdi diye de düşünmedim değil; ama kitabı neredeyse bir ayda bitirebildim, daha ne kadar yayabilirdim ki...

Kitaptaki her hikâyenin ayrı bir teması var ve bu temaların, öykülerin anlaşılabilirliğini belirleyen en önemli etmenlerden biri olduğunu düşünüyorum. Bazıları öylesine karışık geldi ki bana, ara verip birkaç gün sonra öyküye tekrar dönmek zorunda kaldım. Bu 6 öyküden en iyi Konuk'u anladım; hem kurgu daha basit hem de Camus'nün dili daha anlaşılırdı. Jonas ya da Resim Yapan Ressam da severek okuduğum bir diğer hikâyeydi. Diğerlerini okurken pek bir şey anlayamadım ve bu yüzden de oldukça sıkıldım.

Birçok öyküde kurgu karışıktı ve yazarın üslubu ağırdı; bu öyküleri sonuna kadar okumamı sağlayan unsur ise betimlemelerdi. Kitaba genel olarak baktığımda, Camus'nün betimlemelerinin çok canlı olduğunu görüyorum. Bunu özellikle ilk öykü olan Aldatan Kadın'da hissettim, öyküde anlatılmak istenen olayı tam olarak anlamasam da betimlemeleri sayesinde öyküyü okurken iyi vakit geçirdim.

Albert Camus'nün kitaplarıyla tanışmak istiyorsanız, Sürgün ve Krallık iyi bir seçim olmayabilir. Ama daha önce yazarın başka kitaplarını okuduysanız ve okumadığınız bir tek bu kitap kaldıysa, ancak o zaman Sürgün ve Krallık'ı tavsiye edebilirim.



Kalkmak istedim, düştüm, mutluydum, en sonunda öleceğim için umutsuzca mutluydum, ölüm de serindir ve gölgesinde hiçbir tanrı barınmaz.





post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , , ,

Yorum: George Orwell - Hayvan Çiftliği

Tür: Bilim Kurgu, Distopya, Klasik
Goodreads Puanı: 3,78 (1.260.513 oy)
Orijinal Adı: Animal Farm: A Fairy Story
Yayınevi: Can Yayınları
Çeviri: Celâl Üster
Basım Yılı: 2014
Sayfa Sayısı: 152
İngiliz yazar George Orwell, ülkemizde daha çok Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı kitabıyla tanınır. Hayvan Çiftliği, onun çağdaş klasikler arasına girmiş bir diğer çok ünlü eseridir. 1940'lardaki "reel sos­yalizm"in eleştirisi olan bu roman, dünya edebiyatında yergi türünün başyapıtlarından biri olarak kabul edilir.

Hayvan Çiftliği'nin başkişileri hayvanlardır. Bir çiftlikte yaşayan hayvanlar, kendilerini sömüren insanlara başkaldırıp çiftliğin yönetimini ele geçirir. Amaçları daha eşitlikçi bir topluluk oluşturmaktır. Aralarında en akıllı olan domuzlar, kısa sürede önder bir takım oluşturur; ama devrimi de yine onlar yolundan saptırır. Ne yazık ki insanlardan daha baskıcı, daha acımasız bir diktatörlük kurulmuştur artık. George Orwell, bu romanında tarihsel bir gerçeği eleştirmektedir. Romandaki önder domuzun, düpedüz Stalin'i simgelediği açıktır. Diğer kahramanlar gerçek kişileri çağrıştırmasalar da, bir diktatörlük ortamında olabilecek kişilerdir.

Altbaşlığı Bir Peri Masalı olan Hayvan Çiftliği, bir masal anlatımıyla yazılmıştır; ama küçükleri eğlendirecek bir peri masalı değil, çarpıcı bir politik taşlamadır.
Hayvan Çiftliği, fuardan aldığım kitaplardan biriydi. Yaz tatilini bu kitapla açmayı planlamıştım ama kitabı yolda okumak daha kolay geldi. Kitabı bitirdikten hemen sonra finallerim başladığı için de kitabın yorumu tatile kalmış oldu.

Kitap için birçok yerde sosyalizm eleştirisi dendiğini ve Stalin yönetimini çok iyi yansıttığını söyleyen yazılar görmüştüm. Açıkcası, sosyalizm ve Stalin hakkında iyi ya da kötü ağır eleştiriler yapabileceğim çok da derin bilgilere sahip değilim. Bu yüzden kitabı sosyalizmi değil de günümüz ve günümüzde yaşananları göz önünde tutarak okudum. Aslında kitabın güzelliği de burada... Kitap için her ne kadar Stalin yönetimini eleştirmek için yazıldığı söylense de kitapta günümüzden birçok kesite rastlamanız mümkün.

Kitabın başarılı bulduğum yanlarından biri karakterlerin gerçekliğiydi. Çoğu zaman karakterlerin birer hayvan olduğunu unuttum; düşünme biçimleri, tavırları ve eylemleriyle hayvandan çok insan gibiydiler. Bildiğiniz gibi, kitaptaki her hayvan, halkın belirli bir kesimini veya belirli bir kişiyi temsil ediyordu. Bu temsiller de aynı şekilde başarılıydı. Ama asıl dikkatimi çeken şey, nasıl temsil edildikleri değil; temsil edilenler. Orwell'ın hayvan, daha doğrusu insan tasvirleri o kadar başarılı ki kitabı okudukça Napoleon, Squealer, Boxer, köpekler veya koyunlar gibilerinin aslında etrafımızda olduğunu fark ettim. İnsanların sadece görmemize izin verdiklerini görebiliyoruz. Ama Hayvan Çiftliği'ndekiler daha fazlasını görmemize izin veriyor ve gösterdikleri, yüzüme tokat gibi çarptı. Hayvanların nasıl böyle yapabildiğini veya gözlerinin önündeki gerçeği nasıl da göremediğini okuyunca çoğu zaman acı acı güldüm. Fakat işin ilginç yanı, bunları biz de yaşıyoruz. Yapılanlar, yapılması amaçlananlar ve geçirilen dönüşümleri çok da iyi biliyoruz aslında. Hayvan Çiftliği, bize pek de yabancı olmayan bir topluluğu çarpıcı bir şekilde anlatıyor.

Dediğim gibi, kitap Stalin'i eleştirmek için yazılsa da günümüzde gerçekleşen olaylarla arasında rahatlıkla bağ kurulabilir. Bu da kitabın zamansal bir aidiyeti olmadığını gösteriyor. Bundan 10-20 yıl sonra da okusam, kitapta o zaman gerçekleşen olaylardan örneklere rastlayacağım, muhtemelen. İşte, Hayvan Çiftliği bu yüzden herkesin her zaman okuyabileceği eserlerden biri.

Kitabın dili ağır değil; hatta öyle basit ki kitap, birkaç günde rahatlıkla bitirilebilir. Kurgu oldukça akıcı. Bu yüzden kitabı okurken üzerinde çok fazla düşünemiyorsunuz, okuyup geçiyorsunuz. Kitabın özü, kitap bittikten çok sonra anlaşılıyor. Hayvan Çiftliği'ni bitirdikten sonra yeni bir kitaba başlamak için kendinize birkaç gün verip kitaptan ne anladığınızı düşünürseniz kitabı çok daha iyi anlayacağınızı, özünü kavrayacağınızı düşünüyorum.

Kitabın basım kalitesi çok iyiydi. Zaten çoğu klasik eserde Can Yayınları gibi çizgisi belli olan yayınevlerini tercih ediyorum. Can Yayınları, kitaba çevirmen Celâl Üster'in önsöz niteliğinde bir yazısını da eklemiş. Kitabı daha iyi anlamak için bu kısmın okunması taraftarıyım. Ayrıca kitapta bolca çizim de vardı. Çizimlerin bulunması ve kapakta canlı renklerin kullanılması, Hayvan Çiftliği'nin çocuk kitabı gibi algılanmasını kolaylaştırıyor olabilir. Ama kitap her yaştan okuyucuya hitap ediyor.

Hayvan Çiftliği, ustaca yazılmış kurgusuyla beni en çok etkileyen kitaplardan biri oldu. Orwell'ın çarpıcı üslubu ve kitabın kaliteli basımı da Hayvan Çiftliği'nin favorilerim arasındaki yerini yükselten özelliklerinden. Tek bir olumsuzluğunu, eksikliğini bulamadığım bu harika eseri herkese tavsiye ediyorum.



Bütün hayvanlar eşittir. Ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir.





post signature
Paylaş:
Devamını Oku
, , , ,

D&R'daki Can Yayınları Kampanyası


   Bu seneki D&R kampanyası biraz erken başladı. Tesadüfen girdiğim D&R'da kampanya olduğunu görünce dayanamadım birkaç fotoğraf çektim ^_^ Kampanyadan haberim olmadığı için yanımda kitap için para getirmemiştim, bu seferlik sadece fotoğraf çekmekle yetindim.
   Fotoğraflar D&R'ın Forum Bornova şubesinden ;) Kampanya başlayalı çok olmadığından standlar kitaplarla dolu, ilgimi çeken kitaplar olursa daha sonra D&R'a uğrayıp alabilirim.
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , ,

Yorum: Susanna Tamaro - Rüzgâr Ne Diyor


Kitabın Adı: Rüzgar Ne Diyor
Yazarı: Susanna Tamaro
Yayınevi: Can Yayınları
Orijinal Adı: Fuuori
Çeviri: Eren Cendey
Basım Yılı: Şubat 2005, 4. Baskı
Sayfa Sayısı: 128

   Kitabı geçen yaz D&R'ın 5 liralık Can Yayınları kampanyasından, öykülerle aramı geliştirmek adına almıştım. Çok fazla araştırmadan, sadece arka kapak yazısını okuyup almaya karar vermiştim. 
Devamı spoiler içerir.
Paylaş:
Devamını Oku
, , , , , , , ,

D&R ve İnkılâp Kitabevi Macerası :)

  
Can Yayınları'nın kampanyası bitmeden D&R'a uğrayıp hangi kitapların kaldığına bakmak istiyordum. Okunacak kitaplarım biriktiğinden kampanyanın son günlerinde gittim ki fazla çeşit kalmamış olsun, ben de almayayım :D 

Paylaş:
Devamını Oku