30 Haziran 2016 Perşembe

Bu ay ne(ler) okudum (Haziran/2016)


Bu ay ne(ler) okudum yazı dizisine geri döndüm!!! Derslerdi, sınavlardı derken bu yazı dizisini çok aksatmıştım. Üstüne bir de son sınıf olmanın getirdiği stres ve mezuniyet telaşı da eklenince buraları çok ihmal etmiştim. Ama özellikle, her ay okuduğum kitaplardan kısaca bahsettiğim bu yazı dizisine zaman ayıramamıştım. Birkaç değişiklikle, her ay okuduklarımı paylaşmaya kaldığım yerden devam ediyorum :)

Haziranda okuduklarımı paylaşmadan önce, değişikliklerden bahsedeyim... Bu yazının bir benzerini artık Yorum Cadısı'nın instagram hesabında da paylaşıyor olacağım. Hesaba gitmek için buraya tıklamanız yeterli ;) Ayrıca, her ay okuduğum kitapları gösterdiğim o klasik fotoğrafların da değiştiğini belirtmeliyim. Kitaplığımda yer kalmadığı için fotoğrafları çektiğim çalışma masasının üzerini de kitaplarla doldurmak zorunda kaldım. Bu demek oluyor ki yazı dizisinde her ay farklı açılardan, farklı arka planlarda çekilmiş kitap fotoğrafları paylaşacağım ^_^


Bu ay lisans hayatımın son finalleriyle uğraşmaktan ve mezuniyet hazırlığından dolayı sadece iki kitap okuyabildim.

Zen Kaçıkları, Budizm konuşmalarıyla beni biraz sıksa da severek okuduğum bir kitaptı. Kerouac'in maceralarını özlediğimi fark ettim. Kendisinin doğa ve yol aşkını ise bir kez daha hissettim. Çevirisini beğenmediğim için kitabın İngilizcesini en kısa zamanda edinmeyi planlıyorum.

Yolun Sonundaki Okyanus ise beni benden alan bir Gaiman kitabıydı. Gaiman'ın sihrine bir kez daha tanık olmak ve çocukluğumla tekrar bağlantı kurmak çok iyi geldi bana. Gaiman inanılmaz bir yazar, kitapları da en az kendisi kadar büyüleyici...

Haziran ayında sizler hangi kitabı/kitapları okudunuz?


post signature

Yorum: Neil Gaiman - Yolun Sonundaki Okyanus

Tür: Fantastik, Gerilim, Gizem, Korku, Yetişkin
Goodreads Puanı: 3,98 (272.950 oy)
Orijinal Adı: The Ocean at the End of the Lane
Yayınevi: İthaki Yayınları
Çeviri: Zeynep Heyzen Ateş
Basım Yılı: 2013
Sayfa Sayısı: 182
Bir kelebeğin kanatları kadar narin ve hüzünlü.
Karanlıktaki bir bıçak kadar tehditkâr ve korku verici.

Neil Gaiman, sarsıcı eseri Yolun Sonundaki Okyanus'ta, insanı insan yapan tüm duyguları ortaya çıkarmakla kalmayıp, okurlarını onları çevreleyen karanlıklardan korunmaları için geçmişin sığınağına davet ediyor.

Hikâye, kahramanımızın çocukluğuna dönmesi ve evinin yanındaki gölün aslında bir okyanus olduğunu iddia eden Lettie Hempstock'a dair anılarının canlanmasıyla başlıyor. Bu andan sonra; küçük bir çocuğun fazlasıyla ürkütücü, garip ve tehlikelerle dolu geçmişine doğru bir kapı açılıyor.
Artık, yolun sonunda neyle karşılaşacağını kahramanımız da bilmiyor...
Yolun Sonundaki Okyanus, fuardan aldığım İthaki'lerden biriydi. Kitap ilk çıktığında, Neil Gaiman'ın uzun bir aradan sonra yazdığı ilk yetişkin kitabı olduğu için dikkatimi hemen çekmişti. Fakat araya başka kitaplar girdiği için kitabı almayı sürekli ertelemiştim. Nitekim, fuar havasından dolayı daha fazla dayanamadım ve Yolun Sonundaki Okyanus'u da almış bulundum. Kitaba finallerden hemen önce başlamıştım ve birkaç içinde de bitirmiştim.

Nedense ben, kitabın polisiye türünde olduğunu sanmıştım, bu türde bir kitabın yetişkin kategorisinde olması da normal diye düşünerek başlamıştım Yolun Sonundaki Okyanus'a. Ayrıca, kitaba başlamadan önce ufacık da olsa endişelerim vardı; kitabın arka kapak yazısında konuya dair çok fazla bilgi verilmemesi, kitabın umduğum kadar iyi olmayabileceğini düşündürtmüştü bana ve Gaiman'ın uzun bir aradan sonra bir yetişkin kitabı yazmasıyla birazcık paslanmış olabileceğinden, dolayısıyla da beklentilerimi karşılamayacak bir kitap olabileceğinden korkmuştum. Ne kadar da yanılmışım... Kitap, tek kelimeyle müthişti!


Öncelikle, kitabın masalsı kurgusuna bayıldığımı söylemek istiyorum. Her şeyin başka bir dünyadanmış gibi göründüğü o çocukluk dönemine, yeteri kadar büyülü değilmiş gibi, masalsı ögeler eklemek ve sihri gerçek kılmak sanırım sadece Neil Gaiman'ın başarıyla altından kalkabileceği bir şey... Masalsı bir atmosferi, bir yetişkin kitabında oluşturmak da ona özgü becerilerden biri galiba... Bir başka becerisi ise okuduğum bütün kitaplarında, beni bir şekilde hem hikâyenin içine çekmesi hem de çocukluğumla aramdaki bağı kurması. Nasıl yapıyor bilmiyorum, ama her seferinde beni çocukluğuma ve o dönemin gerçeküstülüğüne götürebiliyor. Gaiman'ın kitaplarında işlediği sihirden çok daha fazlasına, kendi sihrine sahip olduğunu düşünüyorum.

Olaylar her ne kadar bir yetişkinin çocukluk anılarından oluşsa ve bir çocuğun bakış açısından anlatılsa da Yolun Sonundaki Okyanus'u bir yetişkin kitabı olarak kategorilendirmek bence de doğru olacaktır. Zira kitapta, bir çocuğu korkutabilecek olaylar ve fantastik ögeler bulunuyor. Yetişkinler için ise bu kitap tam da uyku kaçıracak ama bütün gece uyanık tutmayacak dozda gerilime sahip.

Kitabın sürükleyiciliği de oldukça yüksekti. Final öncesi çalışma haftasında başladığım kitabı bir türlü elimden bırakamamıştım; bitirdiğimde ise teşekkür yazısına nasıl geldiğimi anlamamıştım bile. Hatta çocukluk anılarının anlatıldığı karakterin bir adının olmadığını da kitabı GR'de puanlamak için girdiğimde, karakter isimlerinde The Nameless Boy'u görünce fark etmiştim. Kitap, o kadar sürükleyiciydi yani :D Ek olarak, anlatıcının yani anılarını anlatan karakterin ve ailesinin isimlerinin olmaması kitaba ayrı bir hava da katıyor. Bütün bu esrarengiz olaylar ve unutmalar/hafıza değişimleriyle birlikte ele alındığında bazı kişilerin isminin olması ve bazılarının olmaması bir açıdan da mantıklı geliyor.


Yolun Sonundaki Okyanus'un akıcılığına da değineyim. Kitabı, finallere çalıştığım haftada başlamış; derslerle, finallerle ve mezuniyet telaşıyla dolu 3 günde bitirmiştim. Bunda Gaiman'ın üslubu kadar çevirinin de payı var; bu yüzden Zeynep Heyzen Ateş'i de tebrik etmek istiyorum, böylesine başarılı bir çeviri gerçekleştirdiği için...

Kitabın kapağı orijinal olmasa da, kapakta kullanılan görsel hem kitaba uygun hem de orijinal kapağa yakın olduğu için İthaki'nin kapağını sevdim ben. Kapaktaki su birikintisinin göl izlenimi vermesine rağmen, dikkatle bakıldığında birkaç balığın da bu birikintide bulunmasıyla aslında bir okyanus olabileceği fikri ise kitaptaki göl/okyanus tartışmasını çok iyi temsil ediyor. Kısacası, bu kapağı da orijinali kadar beğendim.

Yolun Sonundaki Okyanus masalsı kurgusuyla, sürükleyici olay örgüsüyle, akıcı çevirisiyle; kısacası her şeyiyle dört dörtlük bir kitaptı. Gaiman'ın sihrine tanık olmak, aynı zamanda da kendi çocukluğunuzla bağlantı kurmak istiyorsanız elinize bir an önce bir Gaiman kitabı -tercihen Yolun Sonundaki Okyanus'u- almanızı şiddetle tavsiye ederim ^_^



"Hiçbir şey aynı kalmaz," dedi. "İster bir saniye sonra olsun, ister yüz yıl. Her şey devinir, dönüşür, değişir. İnsanlar da okyanuslar kadar değişkendir."





post signature

28 Haziran 2016 Salı

Yorum: Jack Kerouac - Zen Kaçıkları

Tür: Klasik, Macera
Goodreads Puanı: 3,93 (62.616 oy)
Orijinal Adı: The Dharma Bums
Yayınevi: Ayrıntı Yayınları
Çeviri: Nevzat Erkmen
Basım Yılı: 2009
Sayfa Sayısı: 272
Jack Kerouac yine yollarda
Bu sefer kendi içsel yolculuğuna çıkmış
"Zen Yolu"na koyulmuş.
Soruyor: "Bu sonsuz evrende bulunuşun anlamı nedir?"
Dağlara tırmanıyor, meditasyon yapıyor
Yıldızlara bakıyor,
Dostlarla sohbete dalıyor.
Aklında aynı soru hep, cevabını arıyor.
Onca yolculuk, onca âlem ve ayrılıktan sonra
Bu sefer dağlarda buluyor özgürlüğü,
Kendi yalnızlığında "sevecen" olmayı öğreniyor.
Değiştiğini duyumsuyor, bazı şeyler dışında;
Çünkü yine düzen dışı, yine sorgulayıcı
Ne de olsa geldiği yer "Beat Kuşağı".
Ulu dağların gizeminde arıyor hayatı,
"Zen Kaçıkları"na özgü hayatı ama
Budizme yakın durarak,
insanlardan kaçmayarak.
Her zamanki gibi çılgın,
Her zamanki gibi coşkun,
Jack Kerouac yine yollarda anlayacağınız,
Kendi zirvesini arıyor.
Seviyor dünyayı sevmesine de
Acınası ve tekinsiz buluyor yaşamın kendisini.
Ölmek için doğulan dünyada,
Yaşamı arıyor yollarda, yolculuklarda
Dağlarda, Buda'da ve Tanrı'da...
Birkaç yıldır Beat Kuşağı'yla ilgileniyordum ki bu sayede Kerouac ile tanıştım. Beni benden alan o muhteşem eserini, Yolda'yı okuyup şurada yorumlamıştım geçen yaz. Yolda'nın verdiği gazla, Kerouac'in bütün eserlerini edinmeye çalıştım. Nitekim, birkaçını fuar zamanı bir kitapçıdan aldım ve kısa süre sonra Zen Kaçıkları'na başladım. Kitabı, yer yer sıkılsam da severek okudum.

Zen Kaçıkları, Yolda'dan alışkın olduğum birçok temayı barındırıyor bünyesinde; bolca yolculuk, otostop, macera ve kendini bulmayı içeriyor. Adından da anlaşılacağı üzere, bu sefer tüm bunlar Budizm ve Doğu felsefeleriyle harmanlanmış. Kerouac çıktığı yolculuklarda doğayı, kendini ve hayatı anlamaya çalışıyor ama bunu Budizm üzerinden gerçekleştiriyor. Kerouac'in düşüncelerini gerçekçi, uçlarda ve çoğu zaman doğru buluyorum. Fakat bunların bazılarını Budizm'le bağdaştıramadığımı da belirtmek istiyorum. Hem bu yüzden hem de Budizm'le pek içli dışlı olmadığımdan Zen Kaçıkları, sıkılarak da olsa okuduğum bir kitap oldu.

Kerouac'in doğa sevgisini, sade yaşam tarzını ve basit mutluluklarını anlıyorum ve hatta onun bu yönünü takdir ediyorum. Ama bazı davranışları ve diyalogları var ki, bunları bir türlü Budizm'le bağdaştıramıyorum. Kerouac'in bazı eylemleri Budizm'e ters olsa da bunları yapmaktaki ısrarı ve Budizm konuşmalarındaki coşkunluğu, Kerouac'in Budizm'i benimseyemediğini ama benimsemek istediğini düşündürttü bana. Özellikle Budizm'le ilgili diyaloglarını, Budizm'i yayma amaçlı konuşmaları gibi gördüm ben. Belki bu konulara alışkın olmadığımdan veya bunlarla ilgilenmediğim için böyle düşünüyorumdur, bilemiyorum. Sadece Zen Kaçıkları'nın Budizm içeren çoğu kısmını tutarlı bulmadığımı ve bunları okurken de sıkıldığımı söyleyebilirim. Kerouac'in Budizm'i tam olarak benimsemediği, Budizm'i bir kaçış aracı olarak kullandığı da göz önüne alınırsa Zen Kaçıkları'na bu gözle bakmak daha yararlı olacaktır.


Zen Kaçıkları'nın ağır Budizm içeren ve Budizm'i tanıtmayı amaçlayan bir nevi Budizm dersinin verildiği kısımlarını bir kenara bırakırsak, kitabın geri kalanını severek okudum. Kerouac'in yol maceralarını okumak çok iyi geldi; doğada tek başına geçirdiği zamanları okurken ise inanılmaz keyif aldım.

Yolda'da olduğu gibi Zen Kaçıkları'nda da Kerouac, içimdeki bir şeyleri harekete geçirdi. İçinde hapsolduğumuz bu karbondioksit dolu, kalabalık şehirleri bir kenara bırakıp tek sınırın gökyüzü olduğu doğaya, açık havaya çıkma isteği uyandırdı bende. Kerouac'in bu hissettiren üslubu, kitaplarını okumak için tek nedenim aslında... Konu ne olursa olsun, kendisi neye inanırsa inansın Kerouac'in arayışları bir şekilde hislere, duygulara dönüşüyor ve bunları karşısındakine de hissettirebiliyor. Nitekim Zen Kaçıkları'nda Kerouac'in doğa sevgisini, o kaşif ruhunu iliklerime kadar hissettim ben.

Kitabın başında birden fazla önsöz bulunuyor. Ayrıca diğer kitapların önsözlerinden farklı olarak Zen Kaçıkları'nda, Kerouac ve arkadaşlarıyla ilgili bolca fotoğraf da bulunuyor. Çevirmenin gözünden çeviri sürecinin ve kitaptaki kişilerin hayatlarının anlatıldığı bu önsözlerin mutlaka okunması gerektiğini düşünüyorum.


Zen Kaçıkları'nın çevirisiyle ilgili çok şey duymuştum; kimileri çeviriye bayılırken, diğerleri çeviri beğenmemişti ve sanırım ben de beğenmeyen kesimdenim. Kitabın anlatımını çok basit, diyaloglarını ise sokak diline aşırı derecede yakın buldum. Bütün bunlar, çevirinin eski olmasından da kaynaklanıyor olabilir; emin değilim. Ama bir yerden sonra dayanamayıp internetten kitabın İngilizce e-kitabını bulmuş ve biraz da oradan okumuştum. Zen Kaçıkları'nın bir kısmını orijinal diliyle okumuş biri olarak şunu söyleyebilirim ki, Nevzat Erkmen'in çevirisini kesinlikle tavsiye etmiyorum, en azından Zen Kaçıkları için... Az biraz İngilizce biliyorsanız, kitabı orijinal diliyle okumanızı tavsiye ederim. Böylece serserice konuşmaları, argo deyişleri Ege ve Trakya ağızlarıyla okumak zorunda kalmazsınız.

Kerouac'in tırmandığı dağlarda aradığı huzuru hissettiren ve özgürleştiren bir kitaptı, Zen Kaçıkları. Budizm ağırlıklı kısımları beni sıksa da, kalan kısımları büyük bir zevkle okudum. Zen Kaçıkları'nı okumayıp yaşamak isteyenler için ise kitabı yollarda veya bahçe, orman gibi doğayla iç içe olabilecekleri yerlerde okumalarını tavsiye ederim ^_^



"Rahatsız bir yatakta özgürce uyumak, rahat bir yatakta tutsak olarak uyumaktan daha iyidir."





post signature

22 Haziran 2016 Çarşamba

Yorum: Neil Gaiman - Mezarlık Kitabı

Tür: Fantastik, Genç-Yetişkin, Gizem, Paranormal
Goodreads Puanı: 4,10 (278.780 oy)
Orijinal Adı: The Graveyard Book
Yayınevi: İthaki Yayınları
Çeviri: Evrim Öncül
Basım Yılı: 2009
Sayfa Sayısı: 289
Arkadaşlarının Bod diye hitap ettiği Nobody Owens normal bir çocuktur.

Eğer bir mezarlıkta yaşamasaydı, hayaletler tarafından büyütülüp yetiştirilmeseydi ve yanında ne canlıların ne de ölülerin dünyasına ait olan sadık bir koruyucusu olmasaydı, Bod tamamıyla normal olurdu.

Bir çocuk için mezarlıkta tehlikeler ve maceralar vardır -tepenin altındaki çok yaşlı Çivit Renkli Adam, gulyabanilerin terk edilmiş şehrinin bulunduğu çöle açılan bir geçit, korkunç bir tehdit saçan tuhaf Bekçi...

Ama Bod mezarlıktan ayrılırsa, ailesini de öldürmüş olan Jack denen adamın saldırısına uğrayacaktır...

"Sınırlar her zaman vardır –mezarlık ile onun ötesindeki dünya arasında, hayat ile ölüm arasında ve onların kesiştiği yerde."
-Neil Gaiman

"Bir çocuğu büyütmek için koca bir mezarlık gerekir. Bu kitapta en keyif aldığım şey, Bod’un kendi güzel ve harap mezarlığında ölü ve canlı arkadaşlarıyla büyümesini görmekti. Mezarlık Kitabı Neil Gaiman’ın bir başka şaşırtıcı ve harika eseri..."
-Audrey Niffenegger, Zaman Yolcusunun Karısı’nın yazarı.

"Açıkçası, Mezarlık Kitabı Neil Gaiman’ın şimdiye kadar yazdığı en iyi kitap. Kendisinin, büyüleyiciliği, cana yakınlığı, korkutuculuğu ve dehşeti tek bir fantezide toplamayı nasıl başardığını asla öğrenemeyeceğim, ama ihtişam dolu bir iş çıkardığı kesin..."
-Diana Wynne Jones, Howl’s Moving Castle’ın yazarı
Mezarlık Kitabı, fuardan aldığım İthaki'lerden biriydi. Hem eksik Gaiman'ları toplamak için hem de içeriğini merak ettiğimden, alınacaklar listeme Mezarlık Kitabı'nı da eklemiştim. Finallerin başlamasına birkaç hafta kala da fuardan aldığım kitaplara başlama kararı almıştım ve bu süre zarfında okuduğum kitaplardan biri de Mezarlık Kitabı'ydı. Kitabı beğeniyle okudum ve birkaç gün içinde bitirdim ^_^

Mezarlık Kitabı'nın kurgusu Gaiman'ın çoğu kitabındaki gibi, Gaiman'ın hayal gücüyle günümüz dünyasının ortada buluştuğu bir kurguydu. Kurgunun bel kemiği, yine yaratıcı ve orijinal bir bir fikirdi; mezarlık yaşana bir çocuğun kendini ve dünyayı anlaması, keşfetmesi üzerineydi. Gaiman'ın bu uçuk ve tuhaf fikirlerini alıp hayal gücüyle harmanladıktan sonra, müthiş bir kurguya dönüştürmesine bayılıyorum! Bir de yazdıklarını gerçeklikten soyutlamaması; içinde bulunduğumuz dünyayla az ama güçlü bağlarla birbirine tutturması, yazdıklarının dünyanın herhangi bir yerinde gerçekten de yaşandığı veya yaşanıyor olduğu hissini veriyor ve ben bu hissi başka kitaplarda bulamıyorum.

Gaiman'ın yaratıcı kurgusu kadar karanlık ve mizahi üslubunu da seviyorum. Yaşamımızdaki minik ayrıntıları daha önce görmediğimiz bir şekilde bize sunuyor ve bunu yaparken kendi farklı bakış açısından bir şeyler katmasıyla ortaya, nefes kesici güzellikte ayrı bir dünya çıkartıyor. Yerinde ve yeterli kelime seçimleriyle aktarmak istediği duygu ve düşünceleri eksiksiz bir biçimde aktarması, üslubunun sadece bir yönü. Kendisinin betimlenemeyecek güzellikte, eşsiz bir üslubu var. Bunun nasıl bir şey olduğunu görüp hissetmek için Gaiman'ın en azından bir kitabını okumak gerek diye düşünüyorum.


Gaiman'ın diğer kitaplarını okurken fark etmediğim bir şey fark ettim, Mearlık Kitabı'nda... Bod'un mezarlıkta yetişmesi ve zamanla oradan ayrılıp normal dünyaya dönmesi, hepimizin geçirdiği dönemlerden birini -büyüyüp yetişkinlerin dünyasına adım attığımız o dönemi- anımsattı bana. Gittiğim her yeni yerle farklı dünyalara girdiğimi düşündüğüm, okuduğum her kitapla büyülendiğim, oyunlarla ve oyuncaklarla kendi mini dünyamı kurduğum o zamanlar Bod'un mezarlıkta yetişmesi kadar ilginç ve gerçek üstüydü benim için. Ardından gelen sosyal değerler ve toplumsal cinsiyet rolleri çerçevesinde şekillenen yapabilirsinli ve yapamazsınlı kurallar, ezbere dayalı eğitim ve öğretim sistemi, dershaneler ve sınavlar... Tüm bu karmaşa, büyümeye denk geliyor ve bunlar, çocukken kurduğumuz kendi dünyamızı yavaşça silikleştirip görünmez hale getiriyor; tıpkı Bod'un büyüyüp mezarlıktakileri görememesi ve o dünyadan kopup mezarlığın dışındaki dünyaya açılması gibi... Mezarlık Kitabı'ndaki bu metaforumsu olguyu fark etmek, Gaiman'ın diğer kitaplarında da bunun gibi ama gözden kaçırdığım bazı göndermelerin olup olmadığını düşündürttü bana. Belki de ben, Bod'un hikayesini bu şekilde görüyorumdur veya Gaiman, Mezarlık Kitabı'nı bu amaçla -yetişkinlerin de kendi çocukluklarından bir şeyler görmesi ve hissetmesi için yazmıştır; bilemiyorum... Bod'un maceralarını bu şekilde görmek, kitabı daha çok sevmemi sağladı. Gaiman'ın her kitabının bende yeri ayrı olsa da, Mezarlık Kitabı'nın yeri apayrı :)


Mezarlık Kitabı'nı sevmek için bir başka neden ise kitapta, Bod ve mezarlıkla alakalı kaliteli çizimlerin bulunması. Gaiman'ın o eşsiz üslubuyla zihnimizin ve hayal gücümüzün büyülenmesi yetmiyormuş gibi bir de, kara kalem çizimlerle bize görsel şölen yaşatıyorlar. Çizimlerin kara kalem olması, Gaiman'ın üslubundaki o karanlık havaya çok iyi uyuyor ve kitaba farklılık katıyor.

Kitabın akıcı ve beklediğimden çok daha sürükleyici olduğunu da eklemeden geçemeyeceğim. Kitabı 4 günde bitirmiştim ve bu süre zarfında elimden bir türlü bırakamadım. Ayrıca, kitapta beni sıkan tek bir bölüm bile yoktu. Bunun en büyük nedeni Gaiman'ın hikaye anlatma yeteneği olsa da, çizimlerin de dağılan dikkati tekrar kitaba çekmeye katkısı olduğunu düşünüyorum.

Ana karakterinin çocuk olmasından dolayı, Mezarlık Kitabı için çocuk kitabı denilse de ben buna katılmıyorum; Mezarlık Kitabı'nın yetişkinlere de hitap ettiğini düşünüyorum. Çocuklar Bod'un maceralarından keyif alırken, yetişkinler kendi çocukluk dönemlerinin bir benzerini Bod'un büyüyüp dış dünyaya açılma serüveninde görebilir. Çizgi romanı da çıkmışken, Mezarlık Kitabı'na bir şans vermenizi öneririm :)



"İnsanlar imkânsız olanı unutmak isterler. Bu, onların dünyasını daha güvenli kılar."





post signature

2 Haziran 2016 Perşembe

Yorum: Shaun David Hutchinson - Andrew Brawley'nin Sıradışı Hikâyesi

Tür: Aşk, Çağdaş/Modern, Genç-Yetişkin
Goodreads Puanı: 4,03 (1.880 oy)
Orijinal Adı: The Five Stages of Andrew Brawley
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Çeviri: Güneş Becerik Demirel
Basım Yılı: 2016
Sayfa Sayısı: 344
Her şeyini kaybetmiş bir çocuğun, umudu hastane koridorlarında kovalamasının yürek burkan ama aynı zamanda umut vadeden sıcacık hikâyesi.

Andrew Brawley, ailesinin geri kalanı gibi o gece ölmüş olmalıydı. Anne ve babası ölmüştü, kız kardeşi de ama kendisi kurtulmuştu.

Şimdi hastanede yaşıyor, kafeteryada çalışıyor, hemşirelerle takılıp kimsenin kullanmadığı malzeme dolaplarında uyuyor. O, neredeyse görünmez, geçmişinden, suçluluk duygusundan ve onu bulmaya çalışanlardan saklanıyor. Bir tek, yarattığı süper kahraman Hasta F'nin dünyasında teselli bulabiliyor.

Sonra bir gün hastaneye vücudunun yarısı, nefret dolu sınıf arkadaşları tarafından yakılmış bir çocuk geliyor. Onun acısı Drew'yu adeta çekiyor, onda umudu, mutluluğu görüyor. Hastanenin ötesinde, acı dolu geçmişlerinden uzak bir geleceği.

Ancak Drew hayatın asla bu kadar kolay olmadığını biliyor, kurtuluş için önce ölümle yüzleşmesi ve yaptıklarının bedelini ödemesi, nasıl biri olduğu gerçeğini açıklayarak geleceğe dair tüm şansını riske atması gerekiyor...
Andrew Brawley'nin Sıradışı Hikâyesi ile Eren'in tavsiyesi üzerine tanışmıştım. Kitabı incelemiştim ve kitap, gerek konusu gerekse çizimleriyle ilgimi çekmeyi başarmıştı. Kitap elime geçer geçmez ise kitaba başlamıştım ve birkaç gün içinde de bitirmiştim ^_^


Kitapta ilgimi en çok çeken unsur Andrew'un psikolojisiydi. Ailesini kaybetmesinin ardından hissettiği suçluluk duygusu, bunu kendine yöneltmesi ve bu duyguyu hafifletmek veya yok saymak için yaptığı girişimler arasındaki bağlantı çok net bir biçimde sunulmuştu. Ayrıca Andrew'un psikolojisine her yönüyle yer verilmesini de sevdim. Sadece suçluluk duygusuna veya bir başka şeye odaklanılmamıştı; geçmiş ve şimdiki olaylar arasında bağlantı kurularak Andrew'un içinde bulunduğu psikolojik durum, tamamıyla ortaya konulmuştu.

Yalnız, Andrew'un bu çöküntü hali bazen inanılmaz ağır geldi bana ve sık sık birkaç saatlik aralar vermek zorunda hissettim kendimi. Özellikle Andrew'un hissetiği o ezici suçluluk duygusunun elle tutulur düzeyde olması yüzünden, tek oturuşta birkaç bölümden fazla okuyamadım. Daha sonra kendimi biraz geriye çekip okuduklarımı hissetmek yerine, olaylara profesyonel bir gözle bakmayı denedim; işe de yaradı ;) Andrew'un bu duyguyla başa çıkmak için kullandığı başa çıkma mekanizmalarını görmeye ve incelemeye çalıştım.

Devam etmeden önce sonraki paragrafın Andrew'un psikolojisiyle ilgili çıkarımlarımdan oluştuğunu ve kitabı okumayanlar için spoiler niteliği taşıyan cümleler olabileceğini belirteyim :)


Kazadan sonra çoğu aile üyesinin hala hayatta olduğu yerin hastane olmasından dolayı, hastaneden ayrılmak istemediğini düşündüm ben. Hastaneden ayrılmayarak olanları geride bırakmak istemiyor ama kendisini suçlayarak da olayları tekrar tekrar yaşıyor. Ayrıca hastanede kalıp dışarıdaki dünyaya çıkmaması, kendisinin de oraya götürüldüğünde ailesiyle birlikte bir nevi öldüğünü gösteriyor. Hastanede hayalet gibi gezinmesi, diğer insanları gözlemlemesi ve oradakilerle çok içli dışlı olduğunda kendini hemen geriye çekmesi de bu düşüncemi destekliyor. Bir de soyut bir kavram olan ölümü somutlaştırmıştı, Andrew. Böylece, ölümü kendi düzeyine indirgemiş ve bunlarla başa çıkmayı kolaylaştırmıştı. Andrew'un Azrail ünvanını bir hastane görevlisine atfetmesini başta ürkütücü bulsam da daha sonra bu konu üzerinde düşününce, bunun belki de Andrew'un yaptığı en normal şey olduğunu gördüm. O yaşta bir çocuk, ölümle nasıl başka türlü nasıl başa çıkabilirdi ki?

Gerçi, Andrew'un o kadar süre boyunca hastanede yaşaması ve üstüne bir de orada çalışmasını gerçekçi bulmadığımı belirtmeliyim. Onlarca hastane çalışanına ek olarak günde yüzlerce hasta ve hasta yakınının bulunduğu bir yer, orası... Kaldığı yeri hiç kimsenin bulmaması, mantıksız geldi bana.

Kitapta Andrew'un hikayesine ek olarak, kendisinin yazdığı ve bu şekilde yaşadıklarıyla başa çıkmaya çalıştığı bir çizgi roman da vardı. Bu çizgi roman, kitaba farklılık katmıştı. Ana hikayeden sıkılanlar ve benim gibi okuduklarını kaldıramayacak durumda olanlar için bu bölümlerin, minik molalar yerine geçebilmesini sevdim.


Kitabın sürpriz unsurunu da beğendim. Şaşırtmacalar dozundaydı ve kitabın sonu gibi tek bir bölümde toplanmamışlardı, kurgunun geneline yayılmışlardı. Ama kitabın sonunda şok ediciliği yüksek olaylar da yok değildi, tabii :) Kitabın sonu demişken... Kitabı bitirdikten hemen sonra, o sonu bayağı bir garipsemiştim ben. Her şey çok hızlı gelişmiş ve her şey hemen çözülmüş gibi gelmişti bana. Ama üzerinde düşününce, böyle bir son olmasını gayet normal buldum. Sonuçta asıl iyileşme, dibe vurduktan veya farkındalık oluştuktan sonra başlıyor. Ayrıca kitabın sonunda, sorunların sonsuza kadar sürecekmiş gibi hissettirmesine rağmen aslında bir gün hafifleyeceğini ve biteceğini göstermesini de sevdim. Bu tarz sorunlarla boğuşan gençler için kurgudaki olayların gidişatının ama özellikle de bu sonun, her şeyi çok güzel özetlediğini düşünüyorum.

Son olarak kitabın basımından da kısaca bahsedeyim... Basım tek kelimeyle şahane! Kitabın şömizi, kapağı, iç tasarımları, ayracı, çizgi roman kısımlarının kalitesi, kısacası her şeyi mükemmel!

Andrew Brawley'nin Sıradışı Hikâyesi'ni ben, Andrew'un psikolojik rahatsızlıklarının gelişme ve tedavi edilme süreçlerini içeren bir kitap olarak görüyorum. Andrew'un hissettiği suçluluk ve bunun neden olduğu depresyon ile yaşamama isteğinin patolojik düzeye çıkmasını işleyen; ardından gelen tedavi süreciyle ve uygun bir sonla biten bu kitabı, benim gibi psikolojiyle ilgilenenlere ve bu tarz sorunlarla boğuşanlara tavsiye ediyorum :)



"Eğer herkes risksiz koşulların oluşmasını bekleseydi, kimse âşık olamazdı."





post signature

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...