30 Eylül 2015 Çarşamba

Bu ay ne(ler) okudum (Eylül/2015)


Son birkaç gündür havalar öyle serin ki... Daha 2 hafta önce yazlık kıyafetlerle, soğuk kahvelerle kitap okurken; şimdi battaniyenin altına girip, elimdeki sıcak kupa ile ısınmaya çalışarak kitap okuyorum. Ani hava değişimleri çoğu zaman beni altüst ediyor; yeni mevsime ayak uydurmam uzun sürüyor. Nitekim, bu eylül de aynısını yaşadım. Ama bu sefer sonbahara daha çabuk alıştım. Bunda, kitap okuma tarzımı buzlu içeceklerden sıcak çay ve battaniye ikilisine çevirmemin büyük katkısı oldu. Ve tabii, bu sayede bolca kitap da okudum ^_^

Eylül ayını 6 çizgi roman ve 2 roman olmak üzere, toplam 8 kitapla kapattım.


Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları, türü konusunda beni şaşırtan bir kitaptı. Korku romanı beklerken fantastik bir macera ile karşılaştım, aslında bu sürpriz iyi de oldu :D Bu tuhaf kitap kousu itibariyle okuduğum aynı türdeki diğer kitaplardan ayrılıyor. Kitabın basımı da kurgusu gibi kaliteli :) Serinin ikinci kitabı Hollow City'yi merakla beklemekteyim ;)

11 Doktor 11 Öykü, hem basımı hem de içeriğiyle beni kendine aşık eden kitaplardan biri. Hikayeler farklı yazarların kaleminden çıktığı için her hikaye farklı bir üsluba ve anlatıma sahip; ama hepsi de kendi içinde mükemmel ^_^ Doctor Who fanıysanız hiç düşünmeden alın, derim.

Yürüyen Ölüler'in ilk 5 sayısını birkaç yıl önce kitap fuarından almıştım. Kitaplara bu ay başladım ve dördünü eylül ayı içinde bitirdim; 5. sayıyı ise şu anda okuyorum. Kitaplar beklediğimden çok daha akıcı çıktı. Dizisini severek izleyenlerin çizgi romanlarını da okuması taraftarıyım.

Vampir Avcısı Buffy'nin ilk 2 sayısı da, eylülde bitirdiklerimden. Kitapların beklediğimden biraz farklı çıktıklarını itiraf etmeliyim. Çizgi romanlarını okurken dizisinin verdiği heyecanı ve zevki bir türlü alamadım. Ama Buffy bu, kitapları yine de severek okudum :)

Eylül ayında sizler hangi kitabı/kitapları okudunuz?


post signature

23 Eylül 2015 Çarşamba

Dizi Notları | 5



Okullar kapandıktan birkaç hafta sonra çoğu dizi sezon finalini yapıp araya girmişti. Ben de minik bir izleyecek dizi bulamama dönemi geçirdim. Ama yazın bitişiyle diziler yeni sezonlarına başlıyor. Hatta çoğu kanal, sonbahar dönemine bomba gibi yapımlarla geri dönüyor. Ben de bu yeni dizilerden birkaçına göz attım ve hoşuma gidenleri, Dizi Notları'nın beşinci yazısında işlemek istedim ^_^


Sense8, bu yeni dizilerden değil. Fakat kendisine Dizi Notları'nda yer vermezsem, birçok kişinin muhteşem bir diziyi kaçıracağını düşündüğümden Sense8'i de bu yazıya dahil ettim.

Dizi, dünyanın farklı şehirlerinde yaşayan 8 farklı kişinin hayatını anlatıyor. Fakat bu kişiler zihinsel ve duygusal olarak, bir şekilde birbiriyle bağlantılı. Yani birinin hissettiğini, o anda diğerleri de hissedebiliyor; birinin diğerlerinde olmayan bir becerisi varsa, diğerleri de onu kullanabiliyor. Bağlantıları ise ilk bölümde gerçekleşen bir olayla başlıyor ve bu olaydan sonra bu 8 kişi farklı hissetmeye başlıyorlar. Günlük hayatlarında karşılarına çıkan zorlukları birbirlerinden aldıkları yardımla aşıp hayatta kalma savaşı veriyorlar. Savaştıkları şeyler aile sorunları, para kazanıp evi geçindirmek gibi normal zorluklar olsa da bölümler ilerledikçe bu kişilerin bağlantılarını bilen ve bunu kullanmak isteyen kişi ve kişilerle de olaya dahil oluyor. Bu kişilerin hayatları da bir yerden sonra ortak bir noktada buluşuyor ki bu ortak nokta bu 8 kişinin sahip olduğu kümesel bağlantıyı ele geçirmeye veya ona zarar vermeye çalışanlara karşı durmalarından oluşuyor.

Sense8'i çıktıktan birkaç hafta sonra dizi sitelerinde görmüştüm. Dikkatimi çekse de nedense izlemek istememiştim pek. Bana gelen yorum ve tavsiyeler sonucunda diziye bir şans verdim ve bilin bakalım ne oldu... Dizinin ilk sezonunu 2 gün içinde bitirdim, hem de dizi hemen bitmesin diye bölümlerin arasını uzatmıştım. Dizi, inanılmaz akıcı. İlk bölümü bitirdikten sonra devamını bir çırpıda izlemek istemiştim. Bütün bu bağlantı olayının nasıl olduğu gösterilmişti ama tam olarak açıklanmamıştı. Her bölümde azar azar bilgi verilip olayın yavaşça toparlanması, izlediğim her bölümle birlikte merakımın daha da artmasına neden oldu. Şu anda dizinin ilk sezonu bitti; fakat bu bağlantıyla ilgili doyurucu cevapların verilmediğini düşünüyorum. Dizinin şuradaki wiki sayfasında, dizide verilmeyen veya bölümlerde üstü kapalı bahsedilen bilgiler de bulunuyor. Tavsiyem, ilk sezonu bitirdikten sonra bunlara da bakmanız. Aklınızdaki soru işaretlerinin bir kısmının giderilmesine yardımcı olacaktır. Benim gibi geri kalan cevaplanmamış sorularınız varsa, onların 2. sezona kadar beklemesi gerekecek :)

Senaryo kadar oyuncular da başarılı. Dizide tanıdığımız kadar tanımadığımız, en azından benim daha önce izlemediğim, birçok oyuncu da yer alıyor. Ayrıca dizinin dünyanın 9 farklı şehrinde çekildiğini de söylemem gerek. Yeşil ekran önünde değil de karakterlerin ait olduğu şehirlerde çekim yapılmasının, oyuncuları olumlu yönde etkilediğini ve kurguya gerçeklik kattığını düşünüyorum. Dizinin yaratıcılarının Wachowski Kardeşler olduğunu biliyor muydunuz, peki?

Diziyi tavsiye etmeden önce biraz cinsellik içerdiğini de belirtmeliyim. Diziyi izleyen birçok kişi cinsellik içeren sahnelerin çokluğundan ve farklılığından rahatsız olduğunu söylemişti; ama bence birkaç extreme sayılabilecek olayın dışında rahatsızlık verecek sahneler yoktu. Bu sahnelere takılmadan izlerseniz, diziden keyif alacağınızı düşünüyorum.


Lucifer'ı daha yayınlanmadan Amerika'da annelerin dahil olduğu bir grubun tepkisini toplayan ve kaldırılması için kampanyalar başlatılan dizi olarak tanımıştım. Biraz araştırınca dizinin Neil Gaiman'ın Sandman çizgi roman serisindeki Lucifer karakterinin hayatını anlattığını öğrendim.

Dizi, cehennemdeki hayatından sıkılan Lucifer'ın Los Angeles'ta bir bar açıp burada yaşamaya başlamasını konu ediniyor. Bir gün, değer verdiği birinin cinayetine tanık oluyor. Katili bulmaya çalışırken de FBI ajanı ile karşı karşıya gelince, bundan kurtulmak için FBI'a yardım edip katili bulacağını düşünüyor. Fakat bu arada Amenadiel isimli bir melek de Lucifer'ı ait olduğu yere, cehenneme döndürmeye çalışıyor. 

Dizinin ilk bölümünde anlatılanlar, bundan ibaret. Serinin devamında muhtemelen Lucifer, FBI ile birlikte davalara bakıp çözecek ve ilk bölümde yer alan bazı gizemli olayları aydınlatmaya çalışacak diye düşünüyorum.

Sandman'de Lucifer'ın olduğu kısımları veya Lucifer'ın kendi çizgi romanını okumadım. Fakat diziyi izlerken Lucifer'ın kendine has tavırlarında ve davranışlarında Gaiman'ın mizahını görür gibi oldum. Merak edip biraz araştırma yaptım. Diziyi çizgi romanı ile karşılaştıracak olursam, sanırım dizide sadece şeytanın cehennemi terk edip L.A.'da bar açma fikrini ve birkaç karakter ile Lucifer'ın bazı karakteristik özelliklerini kullandıklarını söyleyebilirim. Bunun etrafında gelişen çoğu şey senaristlerin yazdığı, çizgi romanda yer almayan olaylardan oluşacaktır diye düşünüyorum. Ayrıca, Lucifer'ın çizgi romandaki "ışık getiren" ismine yakışan sarışın, beyaz tenli ve yakışıklı bir genç adam görünümünün dizide kullanılmadığını da belirteyim. Dizide Lucifer'ı Tom Ellis canlandırıyor; kendisi sarışın olmasa da farklı bir karizması var; Lucifer'ı oldurmayı başarmış bence.

Dizinin pilot bölümünün nete, dizinin başlamasına daha çok varken düştüğünü belki duymuşsunuzdur. Dizi daha başlamadan çok tepki çektiği için, Fox'un bunu izleyicilerin nabzını ölçmek amaçlı bilerek nete düşürdüğünü düşüneneler var. Neden düştüğü bilinmez ama ben ne bunu ne de tepkileri önemsiyorum. Dizinin oldukça başarılı bir yapım olduğu gerçeğini geçtim, Neil Gaiman'ın kaleminden çıkan bir karakter bu. Sırf bu yüzden diziye devam etme kararı alırım :) Neil Gaiman demişken... Kendisi, kişisel tumblr hesabından bu tepkilere çok güzel bir yanıt vermişti; bakmak isteyenleri buraya alayım ;)

Kısacası Lucifer bol aksiyon ve mizah içeren, Neil Gaiman'ın çizgi romanından uyarlanan bir dizi. IMDb'de 8,7 puan aldığına göre, gösterilen tepkilere rağmen izleyicilerin beğenisini kazandığını söyleyebilirim. 


Minority Report, 2002'de Spielberg'ün yönetmenliğini yaptığı aynı isimli filmden uyarlanan bir yapım. Diziye başlamadan önce filmini izlemenizi tavsiye ederim, zira dizi filmde yaşanan olaylardan 10 yıl sonrasını anlatıyor.

Filmi izlemeyenler için, spoilersız mini bir özet geçeyim. Gelecekte PreCrime dedikleri -Türkçe'ye Suç Öncesi diye çevrilmişti sanırım- bir dönem bulunuyor. Kurulan sistem sayesinde cinayetler önceden belirlenip önleniyor ve suçlular gelecekte teşebbüs edecekleri cinayetlerden dolayı tutuklanıyor. Sistem, kahin olarak adlandırılan 3 kişi üzerine kurulu. Onların gördükleri sahneler kaydedilip tekrar tekrar oynatılarak cinayet anına dair ip uçları yakalanıyor, katil ile kurban belirleniyor. Film, bu cinayetlerin önceden görülüp önlendiği dönemi anlatırken dizi ise bundan 10 yıl sonrasını konu ediniyor. Dizinin konusu, filmi izlemeyenler için spoiler barındırdığından dizi ile ilgili ayrıntılı bir özet geçemeyeceğim. Her iki yapımda da ana karakterlerin kahinlerden birini ve bir ajanı barındırdığını, olayların bunlar etrafında döndüğünü söyleyebilirim. 

Diziyi, filmden önce izlemiştim ben. Bu yüzden filmini izlerken neler olacağını aşağı yukarı biliyordum. Filmi izledikten sonra dizide, filme dair birkaç göndermenin yapıldığını fark ettim. Aynı kurguyu paylaşan böyle yapımların arasında kopukluk olmaması, dizi için bir artı, benim gözümde. Sanırım Spielberg de dizinin yapımcıları arasında yer alıyor. Kendisiyle kaç bölüm için anlaşıldığını bulamasam da ismini bu ekibin arasında görmek güzel ;) Aynı şekilde, filmde oynamış birkaç oyuncuyu dizide görmek de güzeldi.

Dizilerin son zamanlarda konu sıkıntısı çektiğini, bu yüzden de zamanında ilgi çeken birçok filmin diziye uyarlandığı görüyoruz. Minority Report da bunlardan biri. Diziyi öyle çok başarılı bulmasam da şimdilik iyi bir başlangıç yaptığını düşünüyorum. Bir filmin bir de dizinin oyuncu kadrosuna bakıyorum da... Umarım ilerleyen bölümlerde diziye filmde yer almış oyunculardan veya başka kaliteli oyunculardan katılanlar olur. Dizinin şu anda tek eksiği buymuş gibi geliyor bana.


Limitless da Minority Report gibi aynı isimli filmin, dizi uyarlaması. Yine, dizinin film ile aynı kurguyu paylaştığını ve diziye başlamadan önce filmi izlemenizin daha iyi olacağını belirtmeliyim. Ama filmi önceden izlemediyseniz de çok bir şey kaçıracağınızı düşünmüyorum. Çünkü filmdeki kurgunun benzerini, farklı karakterlerle pilot bölümünde bulabilirsiniz ve bölümün sonunda filme dair ufak açıklamaları yakalayabilirsiniz.

Dizi, başka ana karakterlerle filmin bıraktığı yerden ama birkaç yıl sonrasından devam ediyor. İki yapım da NZT denilen, insanın beyninin kullanımını maksimuma çıkaran bir tür uyuşturucuyu farklı ana karakterlerin tüketmesini ve sonrasında yaşadıklarını anlatıyor. Dizi, filmin devamı niteliğinde olduğundan bunda da filme yapılan minik göndermelerle karşılaşmak mümkün.

Dizide gözüme çarpan ilk şey, efsane bir oyuncu kadrosunun olduğu. Farklı yapımlardan tanıdığımız birçok oyuncuyu Limitless'ta görmek mümkün. Shameless'ın Mike'ı, Dexter'ın Debra'sı, Fringe'in Nina Sharp'ı CSI: NY'un Sheldon'ı ve daha bir çoğu Limitless'ın oyuncu kadrosunda yer alıyor. Dizinin pilot bölümünde filmin başrol oyuncusu Bradley Cooper'a yer verilmesi de dizinin hoşuma giden özelliklerinden. Biraz araştırınca Bradley Cooper'ın dizide birden fazla bölümde yer alacağını ve aynı zamanda dizinin birkaç bölümünün yapımcılığını üstleneceğini gördüm.

Film ve dizinin ana karakterleri, başlangıçta benzer birçok özelliğe sahip gibi görünseler de ayrıntıda aslında farklılık gösteriyorlar. Ana karakterlerin özellikleri, hapı keşfetmesi ve sonrasında yaşadıkları neredeyse birebir aynı. Hatta pilot bölüm ile filmde olay örgüsüne başlangıç şekilleri bile aynı ki pilot bölümde bir yere kadar aynı şeyler yaşanıyor gibi görünüyor. Neyse ki bir yerden sonra olaya filmde yer almamış farklı değişkenler giriyor ve dizideki olay örgüsünde farklılıklar başlıyor. Böyle olmasaydı, birbirini tekrar eden yapımları izlemek zorunda kalacaktık ve bu, dizi için hiç de iyi bir başlangıç olmayacaktı. Neyse ki, bölümün sonuna doğru olayların farklılaşacağının sinyalleri verildi. Dizinin ilerleyen bölümlerinde bu ayrıntıların öne çıkarılıp dizinin filmin ikizi gibi görünmesine neden olan benzerliklerinden arındırılacağını düşünüyorum. Bu yüzden eğer filmi izlediyseniz, benim gibi sıkılmamaya çalışıp biraz sabredin. Böyle muhteşem bir oyuncu kadrosu ile önceki film versiyonuyla böylesine işbirliği içinde bir dizi bulmak, biraz zor.

Şu bilgiyi de düzeltip Dizi Notları'nı burada bitireyim: Limitless'da kullanılan, beynimizin sadece %10-20 gibi bir kısmını kullandığımız bilgisi aslında yanlış. Beynimizin hepsini; her lobunu, bölümünü kullanıyoruz. Kurgu doğru bir ilke üzerine oturtulsaydı, benim için daha gerçekçi olacaktı. Yine de, kurgu bunlar deyip geçiyorum ^_^

post signature

21 Eylül 2015 Pazartesi

Yorum: Leigh Bardugo - Çöküş ve Yükseliş (The Grisha, #3)

Tür: Aşk, Fantastik, Genç-Yetişkin
Goodreads Puanı: 4,21 (26.365 oy)
Orijinal Adı: Ruin and Rising
Yayınevi: Martı Yayınları
Çeviri: Ömer Mülazım
Basım Yılı: 2015
Sayfa Sayısı: 432
Hepimiz ölürüz ama herkes bir amaç uğruna ölmez

Güneşin Elçisi Alina, Karanlıklar Efendisi'yle yaptığı son savaştan mağlubiyetle ayrıldıktan sonra yeraltındaki tünellere, Beyaz Katedral'e sığınır. Oldukça zayıf düşmüştür ve güneş ışığı olmadığı için gücünü de çağıramamaktadır. Tek çare, eski haline kavuşana kadar Apparat'ın dediklerini yapmaktır. Malyen ve Grishaların gizli bir planla Apparat'ı kontrol altına alması, Güneşin Elçisi adına mücadeleyi daha da zora sokar.

Alina'nın şimdi, Karanlıklar Efendisi'ni alt etmesi için gereken tek gücün anahtarı olan ateşkuşunu bulması gerekmektedir. Peki onu bulup üç büyüteci bir araya getirdiğinde, Karanlıklar Efendisi'yle yüzleşerek Karanlıklar Diyarı'nı yok edecek kadar kuvvetli olabilecek midir?
Çöküş ve Yükseliş'i, Kuşatma ve Fırtına'yı bitirdikten hemen sonra okumaya başlamıştım. Hatta kitabı bitirdiğim sırada dışarıdaydım, Çöküş ve Yükseliş ise evdeydi. Eve nasıl geldim, ne ara kitabı elime aldım da bitirdim; bilmiyorum. Meraktan gözüm hiçbir şey görmemişti, sanırım :D Keşke kitabın  sonu için de aynı memnuniyeti hissedebilseydim.

Çöküş ve Yükseliş yorumuma geçmeden önce, serinin diğer kitaplarının yorumlarına göz atmak isterseniz Gölge ve Kemik yorumum için buraya; Kuşatma ve Fırtına içinse şuraya tıklamanız yeterli ^_^ Ayrıca, yorumumda hem önceki kitaplar hem de bu kitap ile ilgili çok az bir miktar spoiler olacağını da belirtmeliyim.

Çöküş ve Yükseliş'in geneline bakacak olursam gözüme çarpan ilk şey, kitabın heyecan çizelgesinin Kuşatma ve Fırtına'nınkiyle ters orantıda olduğu. Kuşatma ve Fırtına'nın başlarında sıkıntıdan patlarken sonlara doğru heyecanın artmasıyla yerimde duramamıştım. Çöküş ve Yükseliş, bu heyecanı kaldığı yerden devam ettiriyor, hatta dozu daha da arttırıyor. Aralarda minik sürprizlerle okuyucuyu şaşırtıyor. Ama kitabın sonlarına doğru kurgu yavan, anlatım boş gelmeye başlıyor. Kitabın son kısımlarında Kuşatma ve Fırtına'nın ilk bölümlerindeki gibi hissettim. Bardugo, serinin sonunu aklına son anda gelmiş gibi yazmış ama tüm bunları çok önceden planlamış gibi kurgulamaya çalışmış. Ters köşe yapıp okuyucuya şaşkınlık nidaları attırmak istemiş, ama olmamış ya...

Bilhassa şu son büyüteç meselesinde, Bardugo bizi şaşırtıp aslında kurgunun çok daha derin olduğunu göstermek istemiş. Ama bunu pek yapamamış... Ben mi kaçırdım acaba diye önceki kitapları da bir karıştırdım ama yok... Böyle önceden planlanmış, ters köşe yapan kaliteli kurgularda seriye dağıtılmış üç-beş ip ucuna rastlanır genelde. Bunlar bırakılır ki o sürpriz finalin son anda kurgulanmadığı, ince ince işlendiği mesajı verilsin. Buna ek olarak, tüm bu ip uçlarını ters köşe anından sonraya kadar fark etmemiş olmak da ayrı bir heyecan verir okuyucuya. Bu iki nedenden dolayı bizi o şaşırtıcı sona götüren ekmek kırıntılarının, kurgunun kalitesini gösterdiğini düşünüyorum. Bu kırıntılardan hiçbirisini Grisha üçlemesinde bulamayınca, ben de yazarın kurguya hakimiyetini sorgulamaya başladım ve yazarın kurguya düşündüğüm kadar çok hakim olmadığına karar verdim. Bardugo, yazacağı sonun şaşırtıcılığının yüksek olmasını istemiş ve başarmış olabilir. Ama benim için bu, yeterli değil! Ben, önceki kitaplardan bu sonu destekleyecek izler isterim; birkaç bölüm öncesinde üstü kapalı ifade edilen şeyler, bunun yerini tutmaz.

Bütün bu hislerimin bir diğer nedeni beklentimin farklı olması, olabilir diye düşünüyorum. Ben Kuşatma ve Fırtına'yı elime alana kadar blog aleminde bu seriyi takip eden neredeyse herkesin seriyi bitirdiğini görmüştüm ve serinin muhteşem bir şekilde bittiğini ifade eden yorumlarını okumuştum. Bu düşünceyle ve beklentiyle son iki kitaba başlamıştım. Kuşatma ve Fırtına, genel olarak umduğumdan bir tık aşağıda kalsa da, bu durumu kafaya pek takmamıştım. Ama serinin son kitabı Çöküş ve Yükseliş, özellikle de o son, hiç de beklediğim nitelikte değildi. Tatmin olmadığım bir finalle bu kitabın ve Grisha serinin sonlanması hiç beklemiyordum. Bu yüzden, bayağı hayal kırıklığına uğradım.

Bunlar dışında birçok karakterin harcandığını düşünüyorum, özellikle de Nikolai'nin... Nikolai bilinenden çok farklı bir geçmişe sahip, birçok okur tarafından da sevilen bir karakter. Karakterin geçmişine kabaca değinildiğini düşünüyorum. Nikolai için ayrıntıların yer alacağı birkaç bölümlük flashbackler kitapta yer alsaydı, daha güzel olabilirdi. Yazarın derinliğe sahip böyle bir karakter için neden böyle şeyler yazdığını bir türlü anlayamıyorum. Amacı olmayan bir hamleymiş gibi geliyor bana. Bir de tabii, Karanlıklar Efendisi var :) Geçmişinin çoğunun açıklanmaması, hayal kırıklığına uğradığım bir başka olay. Açıklananın ise bir kısmını ben anlamadığım, kurguda bir yere oturtamadığımdan dolayı benim için Karanlıklar Efendisi gizemini hala koruyor. Karşılaştığı sona ise değinmek bile istemiyorum hiç... Koskoca Karanlıklar Efendisi, bu; kaç yüzyıldır ilim ve irfanın doruklarında yaşayan bir güç timsali. Sen git böyle birini saçma kavramının yeniden yazılmasına neden olacak derecede saçmalıkla... Spoiler geliyor...öldür. Başta dirilecek filan sandım ama baktım tık yok yazardan, şaka yaptığını zannetmeye başladım. Sonra anladım ki, bu da Bardugo'nun saçmalamalarından biriymiş...

Kitabı çok eleştirdiğimi biliyorum, ama elimde değil... Gölge ve Kemik, benim severek okuduğum fantastik kitaplardan biriydi. Bardugo'nun kurguladığı dünya çok farklı ve ilginç gelmişti. Sevdiğim bir serinin bu şekilde ilerlemesini ve son bulmasını, beni hayal kırıklığına uğratmasını kaldıramıyorum. Kitabın sevdiğim yanları da var tabii... Örneğin, Alina üçüncü büyütece sahip olduktan sonra yaşananlar -Karanlıklar Efendisi'yle ilgili kısımlar hariç- oldukça iyi kurgulanmıştı. Aynı şekilde ilk sayfalardaki merak ve heyecanın da yeri ayrı. Kitabın son bölümünde olanlar ve hissettirdikleri,tatmin edici olmasa da veda havasını veriyordu.Genel olarak baktığımda Çöküş ve Yükseliş'i severek okuduğumu görebiliyorum; ama o büyüteç meselesi yüzünden kurgunun kalitesinden şüphe duymaya ve Alina yüzünden bütün seriden soğumaya başladım.

Bir seriyi daha bitirdim. Ama keşke, daha iyi bir şekilde veda edebilseydim seriye. Üçüncü büyüteç olayını saçma bulsam da yaratıcı bir fikir olduğunu kabul etmeliyim. Tek eksiği, serinin ustaca planlandığını gösterebilecek, dört bir yana serpiştirilmiş minik ip uçlarıydı. Bardugo bu fikrin içini doldurup sunsaydı, diğer her şeyi boş verebilirdim. Çöküş ve Yükseliş, bir kitap olsa da serinin son kitabı olduğundan sadece kitapta olanları, yazanları baz alarak bu kitabı değerlendiremezdim. Serinin bütünlüğünü göz önüne alarak Çöküş ve Yükseliş'i inceledim. Biraz da bu yüzden kitabı fazla eleştirmiş olabilirim ama kitabı ve seriyi severek okudum ;)



Belki de aşk bir batıl inançtı, yalnızlık gerçeğini kendimizden uzak tutmak için ettiğimiz bir dua... En nihayetinde belki de aşk inanılmaz parlak ve asla ulaşamayacağınız bir şeye özlem duymaktı.





post signature

15 Eylül 2015 Salı

Yorum: Leigh Bardugo - Kuşatma ve Fırtına (The Grisha, #2)

Tür: Aşk, Fantastik, Genç-Yetişkin
Goodreads Puanı: 4,14 (43.055 oy)
Orijinal Adı: Siege and Storm
Yayınevi: Martı Yayınları
Çeviri: Ozan Aydın
Basım Yılı: 2014
Sayfa Sayısı: 448
Her zaman böyle olmayacak
Özgür kaldığın günlerin sayısı arttıkça hayatın kolaylaşacak...

En güçlü Grishalardan biri olan Güneşin Elçisi Alina Starkov, Karanlıklar Diyarı'nda yaşanan faciadan kaçıp arkadaşı Malyen'le birlikte, arkasında bıraktığı dünyanın karmaşasından uzak kalacağını düşündüğü bambaşka topraklara doğru yola çıkar. Ancak kaderinden ve geçmişinden kaçmak sandığı kadar kolay olmayacaktır. Karanlıklar Efendisi yenilediği gücü ve ölümcül planlarıyla yeniden karşısına çıkmaya hazırlanmaktadır.

Alina'nın Karanlıklar Efendisi'ni yenmek ve terk etmek zorunda kaldığı Ravka'yı özgürlüğüne kavuşturmak adına gereken güce ulaşması için uzun ve tehlikelerle dolu bir yolculuğa çıkması gerekecektir.

Kuşatma ve Fırtına'nın karanlık dünyasında Alina'yla birlikte kaybolacak ve oradan asla dönmek istemeyeceksiniz.
Kuşatma ve Fırtına'yı çok uzun zamandır okumak istiyordum. Serinin ilk kitabı Gölge ve Kemik'i 2,5 yıl kadar önce okumuş, şurada da yorumlamıştım. Bu yeni ve farklı dünyaya bayağı hayran kalmıştım ki kitaba tam puan vermiştim. Ama Bardugo'nun ilk kitaptaki başarısını, Kuşatma ve Fırtına'da bulamadım, ne yazık ki...

Kitabın ilk 100-150 sayfasında çok sıkıldım. Sanki yazar bu sayfaları en sonra bırakmış da, ilk kitapla bu kitabın diğer yarısını nasıl bağlaması gerektiğine karar veremiyormuş gibi geldi bana. Sıkılarak okuduğum bu bölümler, kurgunun gidişatı açısından çok önemli olayları barındırmasına rağmen boştu. Bu sayfalardaki çoğu sahne, kitabı doldurmak için yazılmış gibiydi. Neyse ki bu sayfaların çoğunu okurken, aynı zamanda ilk kitapta neler olduğunu hatırlamaya çalışıyordum da sıkılmamı biraz olsun hafifletebildim.

Kitabın geri kalanı ise tam aksine heyecan dolu, sürükleyiciliğin tavan yaptığı bölümlerle doluydu. Özellikle kitabın o sonu yok mu... Kitap öyle bir yerde sonlandırılmıştı ki, serinin son kitabına bir an önce başlamak istemiştim. Ayrıca, bu kısımların sürpriz unsuru da yüksekti. Bu da merakımı arttırıp sayfaları hızla çevirmemi sağlayan bir başka etmendi.

Kitabın genelinde beni rahatsız eden unsurların başında Alina ve Malyen'in büyük(!) aşkı geliyor. İlk kitaptaki ilişkilerini hatırlıyorum da... Bana mı öyle geliyor, yoksa bunlar gittikçe dengesizleşiyorlar mı? İlk kitapta Alina'nın gücü ortaya çıktıktan beri araları sürekli olarak bir bozulup bir düzeliyor ve bu durum beni hem sinirden hem de sıkıntıdan patlatıyor. Hata yapmaları, ilişkilerinde bir ileri bir geri gitmeleri normal de, bu hatalardan hiç mi ders çıkarmıyor bunlar? Bunlar diyorum ama çoğunlukla Alina'yı kastettiğimi de belirteyim. Belki de ben yanlış hatırlıyorumdur, ama ilk kitapta ben bu çifti sevmiştim ya! Aradan çok uzun zaman geçtiği, araya birçok kitap girdiği için yanlış anımsıyor da olabilirim ama bunlar önceki kitapta daha bir farklıydılar sanki; ya da ben aslında böyle olduklarını fark etmemiştim. Şimdi ise bu ikisi, ama özellikle Alina, sevmediğim karakterler olma yolunda ilerliyor gibi görünüyorlar.

Kuşatma ve Fırtına'da Nikolai ile tanışıyoruz ki kitap boyunca benim favori karakterim olmayı başardı kendisi. Biraz Karanlıklar Efendisi'ni andıran karizması biraz da spoiler olma potansiyeli taşıyan birçok nedenden dolayı, ben bu karaktere bayıldım :) Alıp evde beslemek, kendime saklamak istiyorum; o kadar çok sevdim, yani :D

Kitabın basımına çok karışık duygular besliyorum. Orijinal, hatta kabartmalı kapak kullanan Martı'yı ayakta alkışlamak istesem de, metindeki yazım hatalarının sıklığı beni yerime oturtuyor. Acaba bana mı böyle denk geldi diye düşündüm başta; ama sonra ilk kitapta da basım hatalarının olduğunu hatırladım. Üstelik, bu seferki hatalar göze batıyordu da...

Kuşatma ve Fırtına'nın başlarını okurken sıkılsam da birkaç bölüm sonra aksiyon arttı ve kitap beni seriye geri çekmeyi başardı. Bir de şu Alina ne istediğine karar verip ipleri eline alsaydı ya da en azından çabalasaydı, bu kitap tadından yenmezdi.



"Korku güçlü bir müttefiktir... Hem de sadıktır."





post signature

DIY: "When Muggles Attack" Defteri


Yaklaşık 2 yıldır severek izlediğim dizi ve filmlerde yer alan çeşitli eşyaları yapmaya çalışıyorum. Bunları satın alacak parayı biriktirmeyi geçtim, satın alacağım yer bile bulmakta zorlanıyorum çoğu zaman. Eşyaların bir kısmı, örneğin takılar, yapması uzmanlık gerektiren türdeler. Böyle incelik gerektirenleri bulduğum zaman satın alıyorum. Geriye kalanlar ise birkaç malzemeyle kolaylıkla yapılabilir türde, ki genellikle bir ton para verdiğimiz replicalardan daha kaliteli ve dayanıklı oluyorlar :)

Gerek özelden gerekse Yorum Cadısı'nın sosyal medya hesaplarından yaptığım eşyaların nasıl yapıldığını öğrenmek isteyen birçok kişiden istek alınca, devamını getirmeyi düşündüğüm yeni bir yazı dizisi oluşturmaya karar verdim :) DIY başlığı altında bu eşyaların nasıl yapıldığını, çektiğim fotoğraflarla destekleyerek anlatmaya çalışacağım ^_^

İlk DIY projesi için herkesin elinin altında olabilecek malzemelerle yapılabilen, yapımı çok basit bir eşyayı seçtim: Harry Potter'da yer alan When Muggles Attack kitabını defter olarak yaptım :) Tabii siz de bunu yapmak zorunda değilsiniz; Advanced Potion Making'den Mudbloods and the Dangers They Pose to a Peaceful Pure-Blood Society'ye kadar birçok kitabın, hatta diğer filmlerdeki veya dizilerdeki kitapların defter versiyonlarını en kolay bu şekilde yapabilirsiniz. İlk DIY yazısı olduğundan herkesin yapabileceği kadar kolay olan bir proje seçmeye çalıştım. Ayrıca, şu anda elimde çok fazla malzeme de bulunmuyor :D Elime geçirdiklerimle bir şeyler yapmaya çalıştım, umarım olmuştur ^_^ Lafı fazla uzatmadan yazıya başlıyorum :)

Öncelikle, gerekli malzemeleri aşağıda listeliyorum.
  • Kalın kapaklı bir defter
  • 2 adet A4 boyutunda renkli kağıt
  • Küçük, dikdörtgen şeklinde karton parçası
  • Kurşun kalem
  • Cetvel
  • Makas
  • Yapıştırıcı
  • Ayrı sayfalara çıktı alınmış When Muggles Attack kitabının ön, sırt ve arka kapak resimleri (Bu resimler çıktı alınmadan önce defterin ölçülerine göre ayarlanmış olmalı)

Ben, yıllar önce D&R'dan aldığım Deffter marka defterlerden The Beatles tasarımlısını kullandım. 


Defterin ölçülerini bir kağıda not ettim. When Muggles Attack kitabının kapak resimlerini bu ölçülere göre bilgisayarda ayarlayıp çıktı aldım. Ardından kapakla defteri ayırma işlemine geçtim.


Defteri kapaktan ayırmak için öncelikle yukarıdaki resimde de görülen renkli kağıdı defterden çıkarmam gerekti.


Önce ucundan, sonra da kenarlardan ilerleyerek yavaşça kağıdı soymaya başladım. Ortalara ve defterin sırtına doğru kağıt kopmaya başlasa da mukavva kapağa zarar vermeden kağıdı çıkarmayı başardım. 


Renkli kağıdı kapaklardan ayırdıktan sonra, defterden de ayırmam gerekti. Renkli kağıt, defterin ilk sayfasına az da olsa yapıştırılmış olduğu için ayırmak kolay olmayacaktı. Ben de elimde zarar görmüş bir sayfa kalmasın diye renkli kağıtla beraber ilk sayfayı kestim. Ortaya da yukarıdaki resimdeki gibi bir görüntü çıktı.


Defterden ayırdığım renkli kağıdın yerini, seçtiğim kırmızı renkli kağıt aldı. Bunun için önce kırmızı kağıtları ortadan ikiye katladım. Ardından defterin sırt kısmından itibaren 1-1,5 cmlik kısma yapıştırıcı sürdüm ve kağıtları yapıştırdım. Aynı işlemi defterin diğer tarafına da uyguladım. A4 kağıdı, bu defter için fazla büyük olduğundan, yapıştırmadan sonra renkli kağıttaki fazlalıkları defterin kenarlarını baz alarak kurşun kalemle işaretledim ve kestim.


Deftere destek sağlaması için elimin altında olan bir kartondan dikdörtgen bir parça kesip resimdeki gibi yapıştırdım. Kartonun boyutu size bağlı, ama fazla küçük ya da fazla büyük olmaması gerektiğini düşünüyorum. Benim kestiğim kartonun ölçüleri yaklaşık olarak 10x15 cm civarındaydı sanırım.


Defteri bir kenarı bırakıp çıktı aldığım resimleri kesmeye koyuldum. Bu arada, When Muggles Attack kitabının kapağını netten bulabilirsiniz. Ben, ek olarak her bir parçayı -ön ve arka kapaklar ile sırt resmini- ayırdım ve etraflarındaki grimsi kısmı photoshop yardımıyla uzattım. Böylece içe kıvırdığım kısımlarda kapak resminin devamlılığını sağlamış oldum. O kısımlar beyaz da kalabilirdi, uzatmasam da olurdu; ama ben göze daha hoş gözükeceği ve daha gerçekçi duracağı için böyle yapmayı seçtim.


Daha sonra, kağıtları yapıştırmadan önce uçlarından hafif eğimli olacak şekilde parçalar kestim, yukarıdaki resimde ne şekilde kestiğimi görebilirsiniz. Kağıdı kıvırıp yapıştırmak, bu şekilde daha kolay oluyor. Ayrıca kestiğiniz kısmın iç ucunu, kağıdı kapağa yapıştırırken referans noktası olarak alabilirsiniz. İki ucu da kapağın iki ucuna gelecek şekilde ayarladıktan sonra, kenardan kapağın sırt kısmına doğru kağıdı yapıştırdım. Yapıştırırken bir yandan cetveli de yapıştırma yönüne doğru ittim ki kağıtla kapak arasında hava kabarcığı kalmasın. Kapak kaplarken her zaman en son sırt kısmını yapıştırıyorum, ben. Hem daha kolay geliyor bana hem de ön ve arka kapaklardaki hataları, fazlalıkları, vs. kapatabiliyorum. Sırt kısmındaki resmi keserken, kapak genişliğinden birkaç milim daha fazla olacak şekilde kesiyorum. O birkaç milimlik fazlalıklar, ön ve arka kapaklara kayıyor ve  defterin, sırt resmini daha sağlam tutmasını sağlıyor.


Sırt kısmını yapıştırmak da bitince ortaya yukarıdaki resimlerdeki gibi bir şey çıkıyor. Geriye ise defteri kırmızı kağıtla kapağa yapıştırmak kalıyor. Defteri, sırt kısmına ortalayıp kapak yapıştırırken uyguladığım cetvel taktiğiyle önce bir tarafını, sonra da diğer tarafını yapıştırıyorum.


Ve, sonuç!!! ^_^

Umarım yazdıklarım açıklayıcıdır. Yapılışı biraz karışık gibi görünebilir, ama yapmaya başladıktan sonra devamı siz farkında olmasanız bile geliyor :)

Ne olur ne olmaz diye sizi şuradaki videoya alayım, ben. Severek takip ettiğim bu kanal, defter yapımını sıfırdan anlatıyor. Sizi yönlendirdiğim videonun ortalarından itibaren de kapağı kaplama ve defterle kapağı yapıştırma işlemlerini gösteriyor. Dili İngilizce olsa da nasıl yapıldığıyla ilgili takıldığınız kısımları anlamanıza yardımcı olacağını düşünüyorum. Yine de sorunuz olursa sormaktan çekinmeyin, lütfen. 

Sonraki DIY projesi için aklımda şu anda pek bir şey yok. Bu yüzden istek ve tavsiyelerinizi, ister Yorum Cadısı'nın sosyal medya hesaplarından ister bu yazının altına yazarak bana iletebilirsiniz ;)

post signature

12 Eylül 2015 Cumartesi

Yorum: Terry Pratchett - Fantastik Işık (Discworld, #2; Rincewind, #2)

Tür: Fantastik, Macera, Mizah
Goodreads Puanı: 3,90 (67.443 oy)
Orijinal Adı: The Light Fantastic
Yayınevi: Delidolu Yayınları
Çeviri: Niran Elçi
Basım Yılı: 2015
Sayfa Sayısı: 240
"Octavo odayı donuk, kasvetli bir ışıkla dolduruyordu; aslında, tam olarak ışık değil, ışığın tam tersiydi. Karanlık, ışığın tersi değil, yalnızca ışığın yokluğudur. Kitaptan yayılan şey karanlığın diğer ucunda olan ışıktı: fantastik ışık."

DiskDünya’nın kenarından düşmek üzere bıraktığımız sakar sihirbaz Rincewind ile tehlikeyi fark etme yeteneği sıfırın altında olan İkiçiçek, kendilerini bir şekilde yeniden dünyanın üzerinde bulurlar. Ancak kıyamet alameti uğursuz bir kızıl yıldız DiskDünya’ya çarpmak üzere ve Sekiz Büyü mezhebinin adamları bu çarpışmayı önlemek için Rincewind’in kafasındaki Sihir’in peşinde...

Mizah dâhisi Terry Pratchett’ın milyonlarca satan DiskDünya dizisi, Büyünün Rengi’nden sonra Fantastik Işık’la devam ediyor.

"İnanılmaz yetenekli bir hicivci."
-The Times
Nedense Terry Pratchett'ın kitaplarına başlamamla sorunların çıkması bir oluyor. Serinin ilk kitabı Büyünün Rengi'ni okurken araya dersler girmişti. Fantastik Işık'ta ise tatil girmiş oldu. Yaz tatilinin ilk günlerinde başladığım bu kitabı, ağustosun sonlarına doğru bitirdim. Neyse ki haziran ayında kitaptan sadece birkaç sayfa okumuştum ve önceki kitapta olanların büyük bir kısmını hatırlıyordum da, kurgunun zaman çizgisini takip etmekte pek zorlanmadım.

Fantastik Işık yorumuma geçmeden önce Büyünün Rengi yorumuma göz atmak isterseniz buraya tıklayabilirsiniz ^_^

Olayların önceki kitabın kaldığı yerden devam etmesi hem hatırlamayı kolaylaştıran bir etmendi, hem de olay örgüsündeki devamlılığı sağlıyordu. Gerçi, önceki kitapla bunun arasında en fazla birkaç hafta bırakmış olsam da, araya giren sorunlar nedeniyle Fantastik Işık'a bir süreliğine ara vermek zorunda kalmıştım. Kitabı tekrar elime aldığımda aradan bayağı bir zaman geçmişti; okuduklarımı hatırlayamam sanmıştım ama beklediğim kadar zorlanmadım. Fantastik Işık'ın ilk bölümleri, Büyünün Rengi'nde okuduğum olayları hatırlamamı kolaylaştırdı.

Fantastik Işık birçok açıdan Büyünün Rengi gibiydi; kurgusu başarılı, anlatımı akıcı, betimlemeleri ayrıntılı, üslubu mizahi... Sadece bunların dozu değişiklik gösteriyordu.

Aynı derinlikteki kurgu, Fantastik Işık'ta da vardı. Ayrı bir dünya, ayrı bir evren ve bu diyarların apayrı sorunları... Büyünün Rengi'yle iyice benimsediğim Diskdünya'da fazla yabancılık çekmedim, bu sefer. Karakterler, tanrılar, mekanlar ve daha birçoklarıyla önceki kitaptan tanışıyorduk, zaten. Yeni eklenenlere de hemen alıştım ve kendimi soluksuz okuduğum bu maceraya bıraktım.

Büyünün Rengi'yle kıyaslandığında Fantastik Işık'ın mizahi yönü bir tık daha fazlaydı, sanki. Bunda, Ölüm'e daha fazla ve bol ayrıntıyla yer verilmesinin büyük payı olduğunu düşünüyorum. Akıcılık konusunda da Fantastik Işık, yine öndeydi. Kitabı, tekrar elime aldıktan birkaç gün sonra bitirdim.

Sadece, Büyünün Rengi'ne kıyasla betimlemelere çok fazla yer verilmediğini fark ettim. Var olan betimlemeler aynı şekilde, canlıydı ve bol ayrıntı içeriyordu. Fakat serinin ilk kitabına göre bunlara daha az rastladığımı düşünüyorum. Büyünün Rengi, hem serilere hem de Pratchett'ın yarattığı evrene bir giriş kitabı vazifesi gördüğü için betimlemelerin fazla olması normal. Fantastik Işık'ta bu betimlemelerin yerini aksiyonun ve sürükleyiciliğin almasını da normal karşılıyorum.

Fantastik Işık ile macera kaldığı yerden, eskilere eklenen farklı karakterlerle daha sürükleyici bir biçimde devam ediyor. Hazır Delidolu Yayınları Diskdünya serisinin 3. kitabı Eşit Haklar'ı çıkarmışken, bence içinizdeki Terry Pratchett'la tanışmak istediğini söyleyen sese kulak verin ve bu muhteşem maceraya siz de atılın ^_^



...mesele şu, bunca yolculuk ve bir sürü şey görmek güzel, ama gidip de dönmüş olmak da çok eğlenceli. Bütün resimlerini bir deftere yapıştırmak, her şeyi hatırlamak... Hatırlayacak çok şeyin olmasında asıl önemli olan, daha sonra onları hatırlayabileceğin bir yere gitmek, anlıyor musun? Durman lazım. Evine dönene kadar gerçekte hiçbir yere gitmemiş oluyorsun.





post signature

11 Eylül 2015 Cuma

Haber: Harry Potter serisinin kapakları yenilendi!



Güne bu güzel haberle başladım, ben ^_^ Yapı Kredi Yayınları, Harry Potter serisinin kapaklarını değiştirmiş. Yukarıda gördüğümüz o muhteşem kapaklar, artık Türkçe HP kitaplarını süslüyor :)

Zaten bir süredir Türk okurlar HP serisinin kapaklarının değiştirilmesi, kitapların kalitesinin arttırılması amacıyla imza kampanyaları düzenlemekteydi. Anlaşılan YKY okurların sesini duymuş ve kapakları değiştirme kararı almış. Kitaplar yine aynı, ince kapaklı sanırım. Yine de bu da bir başlangıçtır, benim gözümde. Kalın ciltli, özel baskılı HP kitaplarını Türkçe'de görmek dileğiyle diyorum ve şimdiden bu seri için ne kadar para biriktirmem gerektiğini hesaplamaya geçiyorum :D

Not: Ateş Kadehi'nin kapağının da yenilendiğini düşünüyorum ama henüz YKY'nin alışveriş sitesinde gözükmüyor.

*Düzenleme: Ateş Kadehi, yeni basımıyla satışa sunuldu.

post signature

1 Eylül 2015 Salı

Yorum: F. Scott Fitzgerald - Muhteşem Gatsby

Tür: Aşk, Klasik, Tarihi Kurgu
Goodreads Puanı: 3,86 (2.149.458 oy)
Orijinal Adı: The Great Gatsby
Yayınevi: Artemis Yayınları
Çeviri: Füsun Elioğlu
Basım Yılı: 2012
Sayfa Sayısı: 202
Toplumu sarsan yasaklar, sindirilmemiş özgürlükler, caz ve bir Amerikan rüyası trajedisi...

Muhteşem Gatsby, F. Scott Fitzgerald’ın kariyerinin en büyük başarısı olarak kabul ediliyor. Caz Çağı’nın bu en önemli eseri, on yıllardır her yaştan okurun beğenisini topladı.
1920’ler Amerikasında, The New York Times’ın, “Cin ulusal içkimiz ve seks ulusal saplantımızdı!” dediği bir dönemde geçiyor bu ustalıkla kaleme alınmış hikaye. Sınıflar arasındaki derin uçurumları gözler önüne sererken okura eşi bulunmaz bir edebiyat şöleni sunuyor.
Varlıklı Jay Gatsby ve güzeller güzeli Daisy Buchanan arasındaki aşk, Long Island’daki gösterişli partiler, baş döndürücü bir atmosferde çağını aşan bir sesle okura ulaşıyor.
Altı kez sinemaya uyarlanan Muhteşem Gatsby, yirminci yüzyıl edebiyatının en büyük klasiklerinden biri olarak kabul ediliyor.

"Hayatımın en önemli kitabı."
-Haruki Murakami
Muhteşem Gatsby, uzun zamandır okumak istediğim kitapların başında geliyordu. Şuradaki alışveriş yazımda da bahsettiğim gibi, sorunlu da olsa kitabı sonunda edindim. Geçtiğimiz haftalarda da keyifle okuyup bitirdim.

Art Deco'nun hüküm sürdüğü bir New York, ışıltılı kıyafetleri ve aykırı tavırlarıyla flapper kızları, caz ve Charleston'ın doğduğu o hareketli yıllar... Fitzgerald'ın canlı betimlemeleri sayesinde 1920'lerin bu şaşaalı hayatını yaşamış kadar oluyor, karakterlerin duygu ve düşüncelerini deneyimliyorsunuz.

Yazarın üslubu şaşırtıcı derecede samimi. Hissettiklerini ve düşündüklerini çekinmeden söylemesi, Fitzgerald'ı böylesine çok sevmemin başlıca nedeni. Ön planda sunduğu aşk hikayesinin arkasında Amerikan rüyasını ve dönemin sistemini eleştirmesi, ama bunu kurguya bir güzel yedirmesi, bana göre başarısının bir göstergesidir.

Kitap aynı zamanda feci akıcı. Zaten 200 küsur sayfadan oluşuyor; bir de sürükleyiciliği fazla olunca kitabın bana yetmediği gibi bir hisse kapılmıştım. Fakat düşününce, yazarın o kadar az sayfada nasıl olup da bu kadar çok şeyi irdeleyebildiğine hayret ettim.

Muhteşem Gatsby'yi almadan önce çevirisi ve basım kalitesi üzerine çok düşünmüştüm. Kitabın farklı yayınevlerinden birçok çevirisi mevcut; en iyi çeviriye ve basım kalitesine sahip olanı üzerinde fikir birliğine varılmaması beni tedirgin etmişti. Biraz kapak tasarımını sevdiğimden biraz da yazarın diğer kitaplarıyla uyumlu basıma sahip olduğu için Everest Yayınları'ndan çıkan Muhteşem Gatsby'yi almak istemiştim. Ama şansıma, Artemis'in bu farklı basımı çıkmıştı karşıma.

Kitabın bu basımda kapak, ilginç bir su yeşili renginde; kalın ciltli ve oldukça dayanıklı. Kapağın rengi beni rahatsız etse de artık alıştım sayılır. Çeviri için ise pek bir şey söyleyemeyeceğim; çünkü kitabı ne orijinal dilinde okudum ne de başka bir basımına göz attım. Sadece, kitapta çokça kullanılan old sport ifadesinin "ahbap" olarak çevrilmesine takıldığımı söyleyebilirim. Hem o eski zamanların havasını taşıdığını hem de anlam kaybını en aza indirgediğini düşündüğüm için "azizim" kelimesini daha çok yakıştırıyorum ben bu deyişe. Bir ara kitabın başka basımlarını, tercihen orijinal dilinde, edinmem lazım. Her ne kadar kitabı okumuş olsam da hiçbir şey orijinal dilinin yerini tutmuyor; Fitzgerald'ın kendisinin seçtiği kelimeler, deyişler ve bunlara yüklediği anlamlar çok daha farklı duygular barındırıyor; eminim...

Muhteşem Gatsby, canlı betimlemeleri ve samimi üslubuyla 20'lerin Amerika'sını okura sunmakla kalmıyor; solumasını da sağlıyor. Kelimelerle ifade edilemeyecek bir derinliğe sahip, Muhteşem Gatsby; her bir duyguyu en içte hissettiren, çok farklı bir havası var. Kitabı merak edenler, daha fazla ertelemeden, en kısa zamanda okumalılar :)



"Birilerini eleştirmek dürtüsüne kapıldığında, herkesin senin sahip olduğun ayrıcalıklara sahip olmadığını unutma."





post signature

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...