31 Ekim 2015 Cumartesi

Bu ay ne(ler) okudum (Ekim/2015)


Yeni yeni iyileşmeye başladığım şu günlerde ekim ayını da bitiriyoruz. Ekimin son haftası şifayı kaptığım için elime kitap alamadım pek. Ama onun öncesinde kitaplar elimden düşmedi; okuma düzenimi oturtmam da cabasıydı ^_^

Ekimi biri çizgi roman olmak üzere toplam 5 kitapla bitirdim.


Yürüyen Ölüler'in ilk 4 sayısını geçtiğimiz ay bitirmiştim. 5. sayıda ise Vali olaya dahil olunca, çizgi roman elimde öylece kalakaldı; okuyasım gelmedi. Vali'den kaynaklı bu isteksizlik yüzünden bir puan kırsam da 5. sayı, ilk 4 sayı kadar heyecanlı ve sürükleyiciydi.

Yürüyen Ölüler ile başlattığım zombi okumalarımı Kızıl Tepe ile bir tık ileriye taşıdım. Salgının nasıl başladığını az biraz açıkladığı ve o ilk paniği çok iyi yansıttığı için kitap benden 4 puan aldı. 1 puanı ise tatmin edici olmayan sonu yüzünden kırdım.

Urban fantasynin mükemmel bir örneği olan Dresden Dosyaları serisi, beklediğimden çok daha iyiydi; büyünün, polisiyenin ve biraz da mizahın bulunduğu bu seriye bayıldım ben. İlk kitap Fırtına Büyücüsü'nü bir çırpıda okuduktan sonra o heyecanla Kurtadamlar ve Hayalet Tehlikesi'nin siparişini verdim ve gelir gelmez onları da bitirdim. Böylesine akıcı, böylesine sürükleyici bir seri, işte bu ;) Serinin henüz 3 kitabını okudum ama seriyi tereddütsüz tavsiye ediyorum :)

Ekim ayında sizler hangi kitabı/kitapları okudunuz?


post signature

30 Ekim 2015 Cuma

Dizi Notları | 6


Aslında Dizi Notları'nın arasına bayağı bir zaman koymaya özen gösteriyorum; böylece izlediğim diziler birikiyor ve hepsini tek yazıda toplayabiliyorum. Bu sefer bir yazıda sadece iki diziyi işleyeceğim çünkü bunlar, özellikle de Black Books hakkındaki düşüncelerimi daha fazla içimde tutamıyorum; herkes bilsin, izlesin istiyorum :D


Black Books'u geçtiğimiz aylarda, başlayacak yeni dizi aradığım dönemde keşfetmiştim. Ne izlesem diye nette gezinirken bir blogda dizinin tanıtım yazısına denk gelmiştim. Başlarken tereddütlerim vardı, sonuçta dizi biraz eski bir yapım ve sitcomun fanı olduğum da pek söylenemez; sevebilir miyim acaba diye düşünmüştüm. Bu yüzden, yazıyı gördükten birkaç hafta sonra izleyecek cesareti buldum kendimde. Diziye ilk gördüğümde başlasaydım, diziyi bir önceki Dizi Notları'nda bulabilirdiniz; ama neyse, geç olsun da güç olmasın ;)

Dizi, ağırlıklı olarak Londra'da bir kitapçı dükkanında geçiyor. Dükkanın sahibi Bernard, arkadaşı ve komşusu Fran ile dükkanda çalışan Manny'nin yaşadıkları konu ediniliyor. Dizi, Manny'nin diğer ikisiyle nasıl tanıştığını ve akabinde işe nasıl başladığını anlatan bir bölümle açılışı yapıyor. Ardından her bölüm birbirinden komik, eğlenceli ve absürt olaylarla devam ediyor.

Şu paragrafı yazarken diziyi düşündüm de... Yüzümde böyle salakça bir gülümseme oluşuverdi hemen :D Keşke diziyi daha önce izleseydim, diyorum sürekli. Her izleyişimde de bütün dizi beynimden siliniverse ve ben her seferinde diziyi yeniden keşfetsem... Dizi inanılmaz komik; öyle ki, diziyi genelde kahvaltı ederken izlediğimden kaç kere boğulma tehlikesi geçirdiğimi sayamam :D

Bernard bütün o asosyalliği, kitaplara olan düşkünlüğü, mizah anlayışı, İrlanda aksanı ve sayamadığım daha bir sürü özelliğiyle gönlüme taht kurdu. Aslında kendisi uyuz, kaba, kötümser, pejmürde ve alkolik biri; normalde böylelerinden olabildiğince uzak durmayı seçersiniz. Ama gelin görün, Dylan Moran bu karaktere öyle bir hayat veriyor ki Bernard'ı sevmeden yapamıyorsunuz; alıp evde bir tane beslemek istiyorsunuz ^_^ Bernard sorumluluk almak istemeyen, fazlasıyla çocuk ruhlu bir karakter; Manny ise saf olduğu için birazcık çocuk ruhlu. Fakat bunun dışında Bernard'ın zıttı bir karakter; hijyene önem veren, yardımsever ve itaatkar bir yapısı var. Bernard'la aralarındaki ilişki ekrana sorunlu gibi yansıtılsa da ben bu ikisini bir türlü anlaşamayan kardeşler olarak görüyorum :D Fran ise koca birer çocuk olan bu iki yetişkinin hayatlarını bir nevi çekip çeviren kişi. Bazı zamanlar çıkarcı ve bencil olsa genelde her ikisinin de iyi ve kötü günlerinde yanında oluyor; bazen de çılgın yanı devreye girip bunları çok garip durumların içine çekiyor :D

Olaylar bu 3 karakterin çevresinde dönüyor, genelde. Her bölümde konu değişse de kopukluk yok, bölümler birbiriyle bağlantılı gidiyor. Olay örgüsü dışında, senaryosunu çok başarılı buldum ben. Özellikle de Bernard'ın garip ama mantıklı ve gerçekçi mizah anlayışına bayıldım. Dylan Moran, aynı zamanda dizinin yazarlarından biri olduğu için çoğu esprinin ondan çıktığını düşünüyorum. Kendisini Black Books'la tanıdım ve favori aktörlerimden biri oldu artık. Stand-up gösterileri başta olmak üzere her yapımını bulup izlemek istiyorum :)

Black Books'u izleyin ve izletin; izlemeseniz pişman olursunuz, o kadar kesin konuşuyorum :D Müthiş oyuncularla ve gülmekten yerler yatıran senaryosuyla mükemmel ötesi bir dizi. Zaten 18 bölümcük bir şey, her bölüm 20 küsur dakika sürüyor; size neyin çarptığını anlamadan dizinin bağımlısı olacaksınız :D


Humans'ın ilk bölümünü aylar önce izlemiştim, ama nedense ilk bölüm sarmamıştı; ben de diziyi yarım bırakmıştım. İzleyecek dizi bulamadığım bir zamanda diziye devam etmeyi seçtim, iyi ki de seçmişim.

Humans, bilim kurgu türünde bir dizi. Gelecek bir zamanda yapay zekanın keşfedilmesiyle adı synth olarak kısaltılan robotların üretimini ve sonrasında gelişen olayları konu alıyor. Dizinin ilk bölümleri Anita adındaki bir synthin etrafında gelişirken, sonraki bölümlerde senaryo dallanıp budaklanıyor; Anita'nın ve bazı synthlerin geçmişi işleniyor, gizemler açığa çıkarılıyor. Fakat aynı zamanda insanların synthlere verdiği tepkiler ve psikolojileri de başarıyla işleniyor.

Dizi, aksiyon ve dram yönünü dengeye oturtmuş ender yapımlardan. Synthlerin üretimiyle başlayan geçmişteki sır perdesi yavaş yavaş kalkarken, her alanı işgal eden synthlerin bulunduğu şimdiki zamandaki insanın yeri ve psikolojisi de mükemmel bir biçimde aktarılıyor. Bir bilim kurgu ilk defa senaryo ve senaryonun yaratıcılığından çok işlediği insan psikolojisiyle dikkatimi çekti. Ama cidden, dikkat çekmeyecek gibi de değil... İnsanların synthlerin üretimiyle kendini yetersiz ve değersiz hissetmeleri, synthleri aşağı ırk olarak görüp onlara karşı sergiledikleri tavır ve davranışlarında gerçek benliklerini göstermeleri ve synthleri bilinçleri olmadığı halde birer insan olarak görüp hayatlarında çok önemli roller vermeleri, onları sahiplenip gerçek birer birey yerine koymaları; yani insan yaşamının her alanında yer alan synthlerin insanlar üzerindeki psikolojik ve sosyal etkileri, her yönden mükemmel bir biçimde işleniyor. Biraz da bu yüzden, dizi bayağı bir gerçekçi; gelecekte bu tarz bir şeyin olmaması için hiçbir sebep göremiyorsunuz.

Son olarak, dizinin Äkta människor (Real Humans) isimli İsveç yapımı bir diziden uyarlandığını da belirteyim. Araştırdığım kadarıyla Humans'taki bazı karakter isimleri ve senaryonun bir kısmı İsveç yapımı diziyle paralel gidiyor. Humans'ın ilk sezonunu bitirdikten sonra Äkta människor'u da izlemeyi düşünüyorum ^_^

post signature

25 Ekim 2015 Pazar

Ne(ler) Yapıyorum | 9


Herkese merhaba :) Bir süredir bloga giremediğimin farkındayım. Çünkü yine hastayım, yine yataklardayım. Her yıl en az 4 kere grip, nezle, soğuk algınlığı ve türevlerine yakalanmazsam o yıl benim için normal geçmiş sayılmıyor. Her mevsim mutlaka 1 haftayı kat kat battaniyenin altında, yanımda kocaman bir şişe su, bir sürü tuvalet kağıdı ve kupalarca bitki çayıyla geçiriyorum. Geçtiğimiz birkaç günü de bu şekilde geçirdim. Ihlamur ve adaçaylarını su gibi tükettim, bol bol c vitamini aldım vesaire vesaire. İşin komiği, hasta olmadan önce de böyleydim ben; geçen hafta da günde en az bir fincan ıhlamur içiyor, 2 günde bir koca bir nar yiyordum ama işte... Hastalık her yıl hem de 4 kere beni bulmayı başarıyor, alıştım artık :D


Gelelim hastayken yaptıklarıma... Kitap okuma düzenim çok güzel oturmuştu, ama hasta olunca bayağı bozuldu. Son 4 gündür kitap okumaya çalışıyorum ama nafile... Kendimi daha iyi hissettiğim için bu akşam birkaç sayfa okumaya çalışacağım, bakalım. En son Otostopçunun Galaksi Rehberi ile Hayalet Hikayesi'ni okuyordum. Rehber bayağı kalın olduğu için yalnızca evde okuyorum. Yolda ise bana Hayalet Hikayesi eşlik ediyor. İkisi de çok iyi gidiyordu, iyileşince ikisine de kaldığım yerden devam edeceğim ^_^


Hasta olunca nefes alıp vermek ve gözlerimi kırpmak dışında bir şey yapmak istemiyor canım. Bu yüzden kitap okumak gibi fazla konsantrasyon isteyen eylemlerde bulunamıyorum; onun yerine yatağıma kıvrılıp dizi izlemekten başka bir seçeneğim kalmıyor. Hastalığımın başlangıç safhalarında birkaç haftadır zevkle izlediğim Black Books'u bitirdim. Dün ise ilk bölümünü izleyip yarım bıraktığım Humans'a devam ettim. Her iki diziden de yakın bir zamanda yazacağım Dizi Notları'nda ayrıntılı olarak bahsedeceğim; bu yüzden şimdilik ikisini de severek izlediğimi söyleyebilirim.


Geçen hafta film sitesinde öylece gezinirken Marslı'nın nete düştüğünü görmüştüm ve hemen izlemiştim :) Ama filmi sinema salonunda izlemediğim için yorumunu yazmama kararı aldım ki zaten kitabı da öyle çok ayrıntılarıyla filan hatırlamıyorum. Ama hatırladığım kadarıyla şunu söyleyebilirim ki film, kitaptan birkaç noktada farklılaşıyor ve Watney'in o esprili kişiliğinin beyaz perdeye sadece ucundan yansıtıldığını düşünüyorum. Film, kitabından ayrı olarak değerlendirilirse bayağı başarılı ve izlemesi zevkli olarak görülecektir ;) Hastayken ise Inside Out'u izledim ve çok sevdim. Sadece çocuklara değil, yetişkinlere de hitap edebilen bir animasyon. Filmin duygusal yanı ağır basmıştı, sanki; ama ben hasta olunca biraz fazla duygusallaştığım için de bana böyle gelmiş olabilir :D

Son olarak, benim tam olarak iyileşmem bir 4-5 günü daha bulur. Yani bu süre zarfında bloga pek giremeyebilirim. Ama Yorum Cadısı'nın instagram hesabında biraz daha aktifim. Blogu oradan da takip etmek isterseniz buraya tıklayarak hesaba ulaşabilirsiniz :)

post signature

15 Ekim 2015 Perşembe

Yorum: Ex Machina (2015)

Tür: Bilim Kurgu, Dram, Gizem
IMDb Puanı: 7,7 (176.510 oy)
Türkçe Adı: -
Yönetmen: Alex Garland
Oyuncular: Domhnall Gleeson, Alicia Vikander, Oscar Isaac, Corey Johnson, Sonoya Mizuno...
Vizyon Tarihi: 21 Ocak 2015 (Birleşik Krallık)
Süre: 108 dk.
Henüz 26 yaşındaki Caleb, sadece Silikon Vadisi'nin değil dünyanın da en önemli teknoloji şirketinde yazılım uzmanı olarak çalışmaktadır. Şirketin gizemli CEO’su Nathan ise hem şirketten hem insanlardan uzakta, özel bir dağ evinde yaşamaktadır. Caleb, düzenlenen bir yarışmada, Nathan'ın dağ evinde 1 haftalık bir 'ödül' kazanır. Fakat içine çekileceği deneyden habersizdir. 'Ava' adında güzel bir robot kızın bedeninde, dünyanın ilk gerçek yapay zekası Caleb'i beklemektedir.
Ex Machina'yı çok önceden fark etmiştim, aslında; ama IMDb puanını düşük bulduğum için izlememiştim. Kaçtır hep izleyeceğim diyordum, vazgeçiyordum; filmi dolsun diye bırakıp unutmalar, aldığı düşük puanı görüp son anda izlemekten vazgeçmeler filan... Ama geçenlerde bir baktım filmin puanı almış başını gitmiş. Merakıma yenilip filmi açtım ve bayağı şaşırdım. Film, her yönüyle beklediğimden kat be kat iyiydi.

Uzun zamandır efektler yerine fikirlerin öne çıkarıldığı bir bilim kurgu izlememiştim. İzlediğim son bilim kurgular genelde uzay ve zamanda yolculuk gibi konuları işleyen görsel zenginliğin göze çarptığı filmlerdi. Ex Machina ise Ava'nın robotik bedeni dışında bir efektin sunulmadığı fakat senaryoda işlenen konuyu başarılı bir şekilde irdeleyen türde bir filmdi. Filmin senaryosu yapay zeka üzerine kurulu; yapay zekanın oluşumunu, getirdiği etik ve ahlaki sorunlarla destekleyip seyirciyi de bu tartışmanın içine çekmesi, filmi böylesine zevkle izlememi sağlayan başlıca etmendi. Bu yüzden, bu incelemede filmin tartıştığı konulara biraz daha fazla ağırlık vereceğimi belirtmeliyim.

Ama, tartışmaya geçmeden önce film hakkındaki düşüncelerimden bahsedeyim biraz :) Senaryosu beynimi yakan filmlerde, bir yerden sonra hayal gücüm direksiyonu devralıyor ve akıl almaz senaryolar üretmeye başlıyor. İşte filmde öyle bir nokta geliyor ki, her şeyden ve herkesten şüphelenmeye başlıyorum; senaristin ters köşe yapacağını düşünen beynim, hayal gücümü devreye sokup şoku en az hasarla atlatmamı sağlıyor :D Ex Machina'da da böyle oldu; bir anda her şeyden şüphelenmeye başladım. Karakterlerin, özellikle de bir karakterin şimdiye kadar ekrana yansıtıldığı gibi olmama ihtimali geldi aklıma ve zihnim akabinde şu iki soruyu oluşturdu: Ya o karakter aslında göründüğü gibi değilse ve böyle olduğunu aslında o da bilmiyorsa; ilerleyen senaryoyla, izleyicilerle birlikte bunu fark ediyorsa? Spoiler olmaması böyle biraz karmaşık anlatıyorum ve ayrıntı veremiyorum ama filmi izleyenler bu kişiyi ve neden böyle düşündüğümü tahmin edecektir :) Ben kendimi bu şoka hazırlarken asıl olaya dikkat etmedim ve senaryonun şaşırtıcılığı beni hiç beklemediğim bir anda yakaladı.  Filmin o şaşırtıcı sonu yok muydu... Ben hala ya öyleyse diye düşünürken filmin sonuna doğru öyle şeyler yaşandı ki, şaşkınlıktan beynim itiraz edecek zamanı bile bulamadı. Gerçi, bu biraz da benim naifliğim olsa gerek; film bittikten sonra üzerinde düşününce bu sonunun en uygunu ve bekleneni olduğunu kavradım.

Oyuncular da oldukça başarılıydı. Filmin oyuncu kadrosuna bakıldığında ne kadar az oyuncunun olduğunu görebilirsiniz. Olanlara düşen beceri ve sorumluluğun oldukça fazla olduğunu da görmenizi istiyorum. Koca bir film genel olarak 3 oyuncu üzerinden gidiyor ve o 108 dakika boyunca oyunculuklarını konuşturup aynı zamanda seyircinin dikkatini de kendileri üzerinde tutmaları gerek. Ben özellikle, Harry Potter'ın Bill Weasley'si Domhnall Gleeson'a bayıldım. Bir saç kesimi bir insanı bu kadar mı değiştirir... Onun dışında mimikleri, beden dili, oyunculuk yeteneği, kısacası her şeyiyle müthişti kendisi. Rolünün hakkını fazlasıyla verdiğini düşünüyorum.

Sonraki iki paragrafta yapay zeka ve getirdiği sorulara, filmi baz alarak değineceğim için Ex Machina'yı henüz izlemediyseniz, bu kısımlar sizin için spoiler içeriyor demektir. Sıradaki paragrafları atlayıp yoruma son paragraf ile noktayı koyabilirsiniz :)

Film, yapay zekayı her yönüyle ve mükemmel bir biçimde işliyor. Ekrana işin sadece teknik boyutunu göstermekle kalmamışlar, beraberinde getirdiği sorunları da yansıtmayı başarmışlar. Yapay zekayı nasıl icat ettiğini, filmdeki mucidinden kısaca dinliyoruz ve şunu söyleyebilirim ki arama motorunu kullanarak bir yapay zeka icat etme fikrini gerçekten yaratıcı buldum. Olurunu bilmiyorum, o konuda derin bilgilere de sahip değilim. Ama fikir olarak bana mantıklı geldi ki zaten düşününce, çoğumuzun yaptığı da arama motorlarının yaptığıyla aynı değil mi? Arama motorları yazılan sözcüğü sanal ortamda arayıp bulurken bizler günlük hayatta yaptığımız eylemlerde aradığımız minik ipuçlarına dayanarak kararlar veriyoruz, eyleme geçiyoruz. En basitinden bir karar verirken bile seçenekleri amacımıza ve isteğimize göre bir tür aramadan geçiriyoruz. Yani aslında düşününce, ortaya atılan bu fikir oldukça mantıklı ve bir bilim kurgunun en azından düşüncede mantığa oturması gerektiğini düşündüğümden Ex Machina bu konuda sınıfı geçmeyi başarıyor.

Yapay zekanın icadı çığır açan bir buluş; insanın yaşamını çok kolaylaştıracağı da bariz. Fakat en temel sorun şu; icat edilen bu "makineler" hangi sınıflamaya ait olacaklar? Filmde Ava'nın yapay zeka tanımına birebir uyan bir makine olduğu söyleniyor. Buna ilaveten, bir hafızaya sahip olduğundan da bahsediliyor; bu da anılarını depolayabilmesi demek. İşte, işler burada biraz karışıyor; çünkü anılar, bir insanın var olduğunu ispatlayan delillerden en önemlisi. Bir makine bile olsa, bu düzeyde bir bilişsel donanıma sahip olan her şey anıları olduğu zaman var olduğunun bilincinde olacaktır. Bu durumda Ava, nedir? Herhangi bir makine olmadığı aşikar; fakat bir insan da değil. Bir bilince sahip mi? Sahipse, bu seviyede bir yapay zekanın varlığı yeni kanunlar gerektirmiyor mu? Aksi takdirde senaryoda bahsedildiği gibi Ava'nın Turing Testi'ni geçemediği durumda hafızasının silinme işlemi ve bedeninin parçalara ayrılması, bilincinin olduğunu düşünen bir varlık için cinayet sayılmaz mı? Onu icat ettikten sonra mucidi, onun üzerinde değişimine neden olacak herhangi bir hakka sahip olabilir mi? Ve de en önemlisi de böyle bir varlığın bilincinin olması vicdan, empati ve ahlaka sahip olduğunu gösterir mi? Bilişim Çağı'nın Frankenstein'ı olarak gördüğüm Ava'nın bunlara sahip olmadığı; aksine bunları amacına ulaşmak için manipülasyonda kullandığı, filmin son sahnesinde görülüyor. Ava'nın bu, birçoğu insan üstü olarak sınıflandırılabilecek becerilere sahip olduğunun bilincinde olduğunu bildiğimize ve bir makine olarak sorunun çözümü için erişebildiği her kaynağı vicdan, ahlak gibi insanlara özgü kavramlara sahip olmadığı için bunları dert etmeden kullandığını gördüğümüze göre; karşı karşıya kaldığı sonraki sorunlarda yaptıklarının sorumluluğu kimin üstüne olacaktır?

Ex Machina yapay zekayı ahlak, vicdan, empati gibi kavramlarla irdeleyip Turing Testi'ni farklı bir açıdan görmemize olanak sağlıyor. Turing Testi'nde istendiği gibi Ava'nın Caleb'ı insan olduğuna, bir bilince sahip olduğuna inandırması gerekiyor fakat inandırması, bir bilince sahip olduğunu gösterir mi? Yoksa yaptığı şey sadece testi geçmek için insanüstü becerileriyle insanları gözlemleyip taklit etmek, kandırmak ve manipüle etmek midir? Buna izleyip de siz karar verin zira ben tek izlemede karar verebilmiş değilim ^_^


post signature

13 Ekim 2015 Salı

Kitap Alışverişi | 7


Beni uzun zamandır takip ediyorsanız, internet üzerinden yaptığım alışverişlerde genelde kapıda ödemeyi tercih ettiğimi biliyorsunuzdur. Kredi kartı kullanmadığım ve havaleyle uğraşmak istemediğim için kapıda ödeme, benim için tek seçenekti. Fakat D&R'ın sitesinde aniden çıkan ve çok kısa süren kampanyalardan da yararlanmak istiyordum. Sonra Ininal Kart'ı gördüm, inceledim ve almaya karar verdim. Alma süreci biraz sancılı geçse de sonunda kartı edindim ve D&R'ın sitesinden ilk alışverişimi birkaç gün önce gerçekleştirdim. Kargo da bugün elime ulaştı ^_^

Aslında bu alışverişin amacı ders kitaplarımı almaktı. Ders kitaplarını almışken, yanına birkaç tane de okuma kitabı alayım dedim ve yukarıdaki 3 kitapta karar kıldım ;)

Dresden Dosyaları'nın ilk kitabı Fırtına Büyücüsü'nü bitireli bir haftadan fazla oldu sanırım. Kitap biter bitmez, serinin ikinci kitabını alınacaklar listesinin en üstüne yerleştirdim. Bir serinin ilk kitabını okuduktan sonra ikinci kitabı sepete eklemekten daha güzel bir şey varsa, o da serinin üçüncü kitabını da sepete eklemektir, diye düşünüp Kurtadamlar'ın yanına Hayalet Tehlikesi'ni de attım :D

Karttaki paranın tamamına yakınını harcamak istediğim için de fiyatı düşük olan fakat aynı zamanda ilgimi de çeken bir kitap aradım. Aklıma, Zaman Makinesi geldi. Konusunu tam olarak hatırlamasam da bu kitap bayağıdır alınacaklar listemdeydi, onu da sepete atmış bulundum :)

Gelelim alışverişin ayrıntılarına... Kitaplar büyük bir kolinin içinde geldi. Ders kitaplarım hem çok kalın hem de boyutları okuma kitaplarından çok farklı. Kitapların boyutları farklı olduğundan kutu içi düzeninde sıkıntı olacağı belliydi. Kitapların korunması için kolinin içine içi hava dolu naylon poşetten yastık gibi bir şey konmuştu. Bu tarz bir korumayı ilk defa gördüğüm için bayağı ilgimi çekti :) Fakat bundan bir tane vardı ve bir tanesi yeterli değil; çünkü kolinin içinde bu hava yastığına rağmen kitaplar kayıp kenarlara sürtünüyor. Onun yerine kitaplar balonlu naylona sarılıp daha küçük bir koliye konabilirdi.

Ders kitaplarım sapasağlam olmasına rağmen Dresden'lerde kapağın çizilmesi, sayfaların kenarlarının kıvrılması gibi minik hasarlar vardı. Zaman Makinesi'nin ise sadece ön kapağında bir hasar vardı; kapağa çok soluk kırmızı renkte boya gibi bir şey bulaşmıştı. En son kitap alışverişimi fuarda, kitapların dört bir yanını inceleyerek gerçekleştirdiğim için internetten kitap almanın nasıl bir şey olduğunu, kitaplarda böyle ufak hasarların olabileceğini unutmuşum :D Bu hasarların çoğunun yanlış paketlemeden kaynaklandığını düşünüyorum. Umarım D&R'daki sonraki alışverişlerimde de aynı durumlarla karşılaşmam :)

D&R'dan alışveriş yapmanın kitapların durumu dışında bir olumsuzluğu yoktu. Hızı, beklediğimden daha iyiydi. Ben siparişi cumartesi saat 3-4 gibi vermiştim, kitaplar ise bugün ben okuldayken aynı saatlerde gelmişti. Pazar gününü çıkaracak olursak, kitaplar elime 2 gün gibi kısa bir zamanda geçti.

Yukarıda Ininal Kart'tan bahsetmiştim ya, bunun incelemesini bir başka yazıda uzun uzun yapmak istiyorum. Şimdilik, karttan memnun olduğumu ve daha önce almadığıma pişman olduğumu söyleyebilirim :D İlk D&R alışverişimden ise genel olarak memnun kaldım; böyle olsaydı daha iyi olurdu dediğim kısımları var ama bence, her şeye rağmen iyi bir başlangıç yaptık ^_^

post signature

12 Ekim 2015 Pazartesi

Yorum: Robert Kirkman & Tony Moore - Yürüyen Ölüler, Bölüm 1: Günler Sonra (The Walking Dead, #1)

Tür: Çizgi Roman, Kıyamet Sonrası, Korku
Goodreads Puanı: 4,30 (128.980 oy)
Orijinal Adı: The Walking Dead, Volume 1: Days Gone Bye
Yayınevi: Marmara Çizgi
Çeviri: Emre Yavuz
Basım Yılı: 2009
Sayfa Sayısı: 144
Gün içinde televizyon başında geçirmediğiniz kaç saatiniz var?

En son ne zaman gerçekten elde etmek istediğimiz bir şey için çabaladık?

En son ne zaman gerçekten ihtiyacımız olan bir şey istedik?

Bildiğimiz dünya artık yok.

Ticari ve saçma ihtiyaçların dünyası yerini ölüm kalım savaşı ve sorumluluğa bıraktı.

Mahşeri bir salgın ölülerin dirilip canlılarla beslenmesine yol açtı.

Bir kaç ay içinde toplum düzeni çöktü.

Hükümet yok.
Süpermarketler yok.
Posta servisi yok.
Kablo TV yok.

Artık yaşamak zorunda kaldığımız dünya, ölülerin dünyası.
Yürüyen Ölüler ile dizisi yoluyla tanışmıştım. Dizinin ilk bölümünü akşam yemeği eşliğinde izlediğim için, ilk bölümlerde iğrenme duygusu bayağı kuvvetliydi. Ama alıştıktan sonra bir bakmışım, dizi beni pençesine almış. Farkında olmadan kendimi, kendi zombi kıyametimde neler yapacağımı düşünürken buluyordum. Hatta bir aralar -sanırım dizinin 2. sezonunun sonlarına doğruydu- bir zombi kıyameti olma ihtimalini göz önüne alarak, oturduğum evin yakınlarında bulunan kırsal ve gözlerden uzak güvenli yerleri araştırmaya başlamıştım. Pek bir şey bulamazsam diye, evin güvenliğini arttırma yollarını ve katlar ile odaları ne şekilde kullanabileceğimi de düşünmüştüm :D İşte, ben kendimi diziye böylesine kaptırmışken Vali diye pisliğin teki bir karakter geldi ve beni diziden öyle bir soğuttu ki... Çizgi romanları ise bu özlemi gidermek için, yaklaşık 1,5 yıl önce almıştım.

Yoruma başlamadan önce yazıda yer alan fotoğrafların spoiler niteliğinde olabileceğini belirtmeliyim. Yazıda ise çizgi romanı diziyle karşılaştırdığım paragraf dışında spoiler bulunmuyor, o paragrafın başında da spoiler uyarısı var ^_^


Yürüyen Ölüler'e başlamadan önce, sayıların bu kadar akıcı olacağını hiç düşünmemiştim. İlk kez çizgi roman okuduğumdan olsa gerek, 1. sayı olan Günler Sonra'yı 20 dakikada okuyup bitirdim. Ardından arkadaşımın tavsiyesi üzerine, çizimleri incelemek için tekrar okudum ve bundan sonraki sayılarda balonları hızla okuyup geçmek yerine her bir sayfayı uzun uzun inceledim. Neler olacağını merak ettiğimden hemen bir sonraki sayfaya geçmek istesem de kendimi frenlemeye çalıştım ve fark ettim ki bir süre sonra buna gerek kalmadı; çizimlere bakmak da balonları okumak kadar zevk aldığım bir eyleme dönüştü :) Ayrıca, çizgi romanın renksiz olmasının seriye çok yakıştığını, o kıyamet sonrası havasını nasıl da kattığını şuraya sıkıştırıvereyim :D Başlarda buna, çizimlerin renksiz olmasına da çok takılmıştım ama hikaye sizi içine öyle bir çekiyor ki alıştığınızın farkına bile varamıyorsunuz.

Gelelim dizisiyle karşılaştırmasına... Dizinin ilk sezonunu izlemediyseniz ve Yürüyen Ölüler'in ilk sayısını okumadıysanız sonraki paragraf sizin için spoiler taşıyor, demektir ;)

Çizgi romanın ana hatları, dizisiyle büyük ölçüde uyuşuyor; hatta Rick'in Atlanta'ya gidişine kadar hatırladığım kadarıyla neredeyse her şey aynı gibi. Atlanta'ya varışından sonra değişimler başlıyor; farklı birkaç olay ve bazı karakterler ile Yürüyen Ölüler'in çizgi romanı, dizisinden ayrılıyor. Örneğin dizideki bayılarak izlediğimiz o tank sahnesi çizgi romanda yer almıyor veya ana karakterden bile çok sevildiğini düşündüğüm Daryl Dixon'ın aslında dizi için yaratılan karakterlerden biri olduğunu görüyoruz; çünkü kendisi çizgi romanda yok. Çizgi romanda yer alan bazı karakterlerin de diziye yansıtılmadığı görülüyor. Karakter değişimleri ve olay örgüsündeki minik sahne farklılıklarına rağmen kurgunun ana çizgisi diziyle paralellik gösteriyor.

Sanırım çizgi romandan ana kurgu alınmış ve bütün bir sezona dağıtılmış; kalan boşluklar ise kurguya uygun sahnelerle doldurulmuş. Bu yüzden çizgi romanda her şey bir anda olup bitiyor gibi gelmişti bana. Dizide ise daha bir doluluk var gibi hissetmiştim ilk sayıyı okurken. Sonraki sayılarda bu hissin derecesi farklılık gösterse de -en azından benim için- devam etti.


Çeviriye, fontlara ve yazılardaki vurgulara bakmak için ilk sayının İngilizcesine şöyle bir göz attım da... Çeviriyi başarılı buldum; ben olsaydım tam anlamı vermek için şöyle çevirirdim dediğim yerler de vardı; çeviri cuk oturmuş, bu şekilde çevirmek hayatta aklıma gelmezdi dediğim yerler de... Ama ilk söylediğim kısmı birkaç cümle için geçerli. Yanlış anlaşılmasın, bu cümlelerin çevirisi gayet uygun; sadece ben olsaydım farklı çevirirdim diyorum ^_^ Yukarıdaki fotoğraftaki gibi konuşma balonlarındaki ünlemlerin çoğu Türkçeleştirilmişti. Bu eylem, zombilerin çıkardığı seslerde birkaç harf değişimi yapılarak gerçekleştirilmiş; insanların ünlemlerinde ise aynı bırakılanlar da vardı, tamamen değiştirilenler de. Tamamen değiştirilenler, "EEK!" gibi bize yabancı olan ünlemlerden oluşuyor. Ses efektleri ise aynı şekilde bırakılmıştı.


Konuşmalardaki vurguların çoğu atlanıp normal konuşmaya dönüştürülse de yukarıdaki gibi bazılarının vurgusu korunmuştu. Atlanılan vurguların fazlalığını görünce ilk sayıyı bir de İngilizce okuyayım dedim de... Vurgular gerçekten de yabana atılmayacak derecede etkili. Keşke ilk sayıda vurgulara biraz daha dikkat edilseydi. Sonraki sayılarda vurgulara verilen önem biraz daha artmış olacak ki, çok az bir kısmının atlandığını gördüm.


Çizgi romanda orijinal font kullanılmasa da, orijinaline oldukça yakın bir font tercih edilmişti. Hatta, ikisi arasındaki farkı hemen göremeyebiliyorsunuz. Örneğin ben bu farkı yukarıdaki balonlarda fark ettim. Orijinalde Lori ile Carl'ın balonlarında ve normal konuşma balonlarında aynı font kullanılmıştı. Marmara Çizgi ise Lori'ninkine dokunmamış. Bu fontta sadece I ve İ, yani büyük ı ve i harfleri biraz rahatsızlık verdi bana; onun dışında diğer harfler birbirlerine benzedikleri için fazla takılmadım.

Diğer sayılar da ilki gibi nefes kesici güzellikteydi *_* Zaten, ilk 4 sayıyı nasıl bitirdim, anlamadım. Özellikle 3. bölümün meraktan çatlatacak cinsten bir sonu vardı. Ama Vali olaya dahil olunca 5. sayı elimde süründü, resmen. Nasıl da nefret ediyorum şu adamdan ya! Ama bu da ayrı bir başarı bence; bende böylesine güçlü nefret uyandıran bir Umbridge vardı sanırım, bir de bu mahluk eklendi, tam oldu -_-

Puanlamaya geçecek olursak... İlk 4 sayı benden tam puanı kaparken 5. sayıdan Vali yüzünden bir puan kırdım. Çünkü Vali olunca çizgi romandan aldığım zevk eksilere düşüyor; sonraki sayfada ne gibi psikopatlıklar yapacak bu adam diye korktuğumdan sayfayı çeviresim gelmiyor.

Seriye devam etmek istiyorum ama Vali'ye duyduğum kin buna izin verir mi, emin değilim... Diziyi de zaten bu herif yüzünden bırakmıştım, bari çizgi romanı bırakmayayım diyorum ama bakalım... Serinin sayıları su gibi akıyor ya, sonraki bölümlerde Vali'nin olduğu kısımlar da böyle geçerse efsane olmaz mı ^_^




post signature

11 Ekim 2015 Pazar

Çizgi Roman İncelemeleri Üzerine...


Evet, el atmadığım bir tek çizgi romanlar kalmıştı :D Kitapla başladığım bu yolculuk dizi ve filmle devam etmişti. Şimdi ise Yorum Cadısı'nda çizgi roman incelemeleri de olacak ^_^

Babamın eski Tommiks ve Teksas'larını saymazsak, ilk çizgi romanlarımı geçtiğimiz haftalarda okudum. Bunların incelemelerine blogda yer verip vermemek konusunda kararsızdım, biraz da üşengeçliğim yüzünden yazmamayı düşünüyordum. Ama baktım, okuduğum çizgi roman sayısı gittikçe artıyor; ben de fikrimi değiştirdim :)

Az önce ilk çizgi roman incelememi yazarken fark ettim, daha yoruma başlayamadan 4-5 paragraf olmuş bile. Yazdıklarım, incelediğim çizgi romandan çıkıp çizgi romanları nasıl yorumlayacağıma doğru kaymaya başlamış. Ben de dedim ki ilk çizgi roman yorumlarımda bu ayrıntılara yer verip yazıyı gereksiz yere kalabalıklaştıracağıma, bunlardan bahsedeceğim ayrı bir yazı hazırlayayım :)

Şimdilik çizgi roman incelemeleri için yazıyı fotoğraflarla zenginleştirmek dışında, henüz bir çizgi belirlemedim ama kitap yorumlarımla benzer bir çizgide yazmayı düşünüyorum. Zamanla incelemeleri bir çizgiye oturtup, oradan devam ederim. Yorumlarda şimdilik baskı ve çeviriden bahsedeceğim ve çizgi roman hakkındaki genel düşüncelerimi yazacağım.

Bir seriye ait olan çizgi romanları Yorum Cadısı'nda incelemeden önce en az birkaç sayısını okumayı planlıyorum. Böylece seri hakkında daha fazla bilgi sahibi olabilir; yazıda serinin gidişatına da yer verebilirim. 1-2 sayısını okuduğum çizgi romanların incelemelerini bekletip birkaç devam sayısını okuduktan sonra incelemeyi tamamlamayı ve yayınlamayı düşünüyorum.

Seri çizgi romanların yorumlarını sayı sayı girmeyi istemememin bir diğer nedeni, çizgi romanlar bir seriye ait olduğu için yazacağım çoğu bilginin tekrar niteliğinde olacak olması. Fontlar, baloncuklar, vs. gibi görsel birçok etmen aşağı yukarı aynı olacağı için her yazıda aynı şeyleri yazmaktansa, serinin ilk sayısının yorumunu yazıp okuduğum diğer sayıların dikkat çeken özelliklerini o yorumda belirtmek daha iyi bir seçenekmiş gibi geldi bana. Yani, başlıkta sadece ilk sayının adı yer alsa da çizgi roman incelemelerim aslında birer seri incelemesi potansiyelinde olacak gibi; bu yüzden yazıda diğer sayılarla ilgili cümleler görürseniz şaşırmayın :)

Spoiler konusunda ise kararsızım. Yazıya ekleyeceğim resimler spoiler niteliğinde olsa da yazıda spoilera yer vermemeyi düşünüyorum. Belki birkaç paragrafta yer verebilirim, o da nadiren olur herhalde ve paragrafın başında spoiler uyarısı yaparım.

Sanırım çizgi roman incelemeleri hakkında söyleyeceklerim bu kadar... Dediğim gibi, bu alanda yeni olduğum için ilk incelemelerde eksik kalan bir şeyler mutlaka olacaktır. Onları da sizin yorumlarınızla tamamlamayı isterim :) İncelemeler hakkında tavsiyeleriniz varsa, yazmaktan çekinmeyin. İlk çizgi roman incelememde görüşmek üzere ^_^

post signature

3 Ekim 2015 Cumartesi

Yorum: Ransom Riggs - Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları (Miss Peregrine’s Peculiar Children, #1)

Tür: Fantastik, Genç-Yetişkin, Gizem, Macera, Paranormal
Goodreads Puanı: 3,81 (338.810 oy)
Orijinal Adı: Miss Peregrine's Home For Peculiar Children
Yayınevi: İthaki Yayınları
Çeviri: Aslı Dağlı
Basım Yılı: 2015
Sayfa Sayısı: 400
GİZEMLİ BİR ADA.
TERK EDİLMİŞ BİR YETİMHANE.
OLDUKÇA TUHAF FOTOĞRAFLARDAN OLUŞAN BİR KOLEKSİYON.

Yaşadığı korkunç aile trajedisi yüzünden Galler kıyılarındaki, dünyadan uzakta kalmış bir adaya yolculuk eden on altı yaşındaki Jacob, burada Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocuklar Yetimhanesi'nin yıkıntılarını keşfetmekle kalmayıp, Bayan Peregrine'in çocuklarının sadece tuhaf olmaktan çok daha fazlası olduğunun farkına varır.

New York Times bestseller listesinden 108 haftadır inmeyen, aklınızdan çıkmayacak eski fotoğraflar eşliğinde okuyacağınız Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları, gölgelerde geçen bir macera arayan her yaştan okuyucuyu içine çekecek eşsiz bir roman.

"Gergin, duygusal ve tuhaf mı tuhaf bir ilk roman. Fotoğraflar ve metin birbirini tamamlayarak unutulmaz bir hikâye yaratıyor."
-JOHN GREEN, Kâğıttan Kentler ve Aynı Yıldızın Altında kitaplarının çoksatan yazarı.

"Bu, hipsterlar için yazılmış bir Harry Potter kitabı. Geçtiği dünyaya ve verdiği hisse bayıldım."
-FELICIA DAY

"Samimi, eğlenceli ve etkili. Serideki bir sonraki kitabı dört gözle bekliyorum."
-RICK RIORDAN, Percy Jackson ve Olimposlular serisinin yazarı.

"Kategorilere sığmayan, orijinal bir yapıt."
-LIBRARY JOURNAL
Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları'nı ilk önce Sayfa6 Yayınları etiketiyle görmüştüm. Fakat ben kitabı alamadan baskısı tükenmişti. Yayınevine kitabın ikinci baskısının yapılıp yapılmayacağını sorduğumda olumsuz yanıt alınca yıkılmıştım. Ama sonra kitabın İthaki Yayınları tarafından yeniden basılacağını duydum ve kısa süre sonra kitap elimdeydi. Yani anlayacağınız, bu kitabı çok uzun zamandır okumak istiyordum :D

Yoruma geçmeden önce Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları'nın benim için özel olan kitaplardan biri olduğunu söylemeliyim. Jacob'la birçok ortak noktamızın olması ve bu yüzden kendimi ona yakın hissetmem, kitabı benim için böylesine özel yapan nedenlerin başında geliyor. Ben de çocukluğumun bir kısmını Jacob gibi dedemle geçirmiştim. İlkokula gittiğim yaşlarda, kurslara gitmediğim hafta sonlarımı ve evde kaldığım yaz tatillerimi dedemde geçirirdim. Dedemin evindeki eski eşyalarını karıştırır, bulduğum fotoğrafların hikayelerini anlattırırdım. Abe'inki kadar karanlık ve sıra dışı olmasa da, benim dedem de ilginç ve macera dolu hikayelerini anlatırdı bana. Dedem de tıpkı Abe gibi göçmen olduğu için hikayelerinin çoğu, başka ülkede geçiyordu. Jacob gibi ben de dedemin anlattığı çoğu şeye inanırdım. Bunun nereye gittiğini görüyor musunuz :D


Şimdi, gelelim kitap hakkındaki düşüncelerime... Öncelikle, kitabın kurgusunu orijinal buldum ben. Daha önce buna benzer bir kurguyla karşılaşmamıştım. Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları işlediği konu itibariyle başlarda bana biraz Yaratık Avcısı'nı anımsatsa da, olay örgüsü geliştikçe bu benzerliği göremedim; kitabın ikinci yarısından sonra zaten her şey apayrı bir boyut kazandı.

Kitaba başladığımda korku ağırlıklı paranormal bir kitap okuyacağımı sanıyordum. Fakat bunu da kesin olarak hissetmemiştim; kitapta tür belirsizliği vardı. Okudukça kitabın türü şekillenmeye başladı; korkudan ziyade çok farklı bir türe ait olduğunu gördüm. Kitap için sadece şu türdür diyemiyorum; biraz fantastik ögeleri barındıran, bolca macera içeren bir genç-yetişkin kitabı diye nitelendirebilirim sanırım. Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları, adı gibi tuhaf bir kitap benim gözümde :)

Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları, bol karakterli bir kitap. Ana karakter dışında, kitaba ağırlığını koymuş birçok karakter var. Bu ağırlıkları ise farklılıklarından, ama en çok geçmişlerinden kaynaklanıyor. Her birinin geçmişi ayrıntılı olarak işlenmemiş; fakat her karakter, birer geçmişinin olduğunu hissettiriyor.

Kitabın merak unsuru bayağı yüksek. Yazar özellikle kitabın ilk yarısında gizem dolu öyle bir atmosfer oluşturmuş ki, kitabı elinizden bırakmanız mümkün değil. Şahsen ben, bütün bunların arkasında nelerin olduğunu öğrenmek için ilk yarıyı yalayıp yuttum. Ardından bu hızla gidersem kitabı hemen bitireceğimi fark ettim ve kendimi zor da olsa durdurdum :D Ayrıca, kitap inanılmaz akıcı. Son yarıyı hemen bitmesin diye azar azar okumama rağmen, o 400 sayfa ne ara bitti, anlamadım. Kurguyu canlı tutan fotoğrafların da bunda payı var, tabii ^_^


Ransom Riggs fotoğrafları mı önceden yazdığı kurguya uydurmuş, yoksa fotoğrafları baz alarak mı kurguyu oluşturmuş; bilmiyorum. Her halükarda, ortada büyük bir yaratıcılık var. Birbirinden çok farklı bu iki ögeyi, tuhaf bir hikayede birleştirmeyi başarmış kendisi. 

Kitapla ilgili olumsuzluk olarak nitelendirdiğim tek şey, bazı fotoğrafların kurguyla paralel gitmemesiydi. Örneğin, Emma'nın ergenlik döneminde bir genç kız olduğu söyleniyor; fakat bazı fotoğraflarda hem kendisi hem de Abe yirmilerinin ortalarında gösteriyorlar. Yine de, bunu o kadar önemsemiyorum. Sonuçta Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları, yazarın ilk kitabı ve bir ilk kitaba göre kendisinin çok iyi bir iş çıkardığını söyleyebilirim. Bu ufak uyumsuzlukları kitabın nazar boncuğu sayıyorum :)

Biraz da kitabın basım kalitesinden söz edeyim. İthaki Yayınları kitabı sadece basmamış, ona hayat vermiş resmen. Kapaktaki ayrıntılardan iç tasarımına kadar kitap, her şeyiyle bir harika. Kurguya gerçekçilik katan bu fotoğrafların da kitapta bulunduğunu belirteyim. Ayrıca kitap, kalın kapaklı ve bütün bu kaliteye rağmen sadece 25 lira.

Unutmadan, kitabın çevirmeni Aslı Dağlı'yı da tebrik ediyorum ^_^ Kitabın Sayfa6'dan çıkan edisyonunu okumadım ben; fakat kitabın baskısının olmadığı zamanlarda İngilizcesini bulup şöyle bir karıştırmıştım belki alırım diye. Oradan hatırladığım kadarıyla kitabı okudum ve çeviride bir kusur göremedim. Aksine, yerinde kelime seçimleri ve anlamı bozmayan, anlaşılır cümlelerle karşılaştım. Buna bayağı şaşırdım. Çünkü orijinal dilinde okuduğum bazı cümlelerin anlamının karmaşık geldiğini hatırlıyorum; fakat İthaki'nin baskısını okuduğumda bunları göremedim. Nasıl İthaki Yaynları kitaba hayat verdiyse, Aslı Dağlı da kitabı başarıyla yeniden yazmış ki çevirmenlik de biraz böyle değil midir :)

Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları okuduğum en ilginç kitaplardan biriydi. Orijinal kurgusu, akıcı çevirisi ve muhteşem basımıyla favorilerim arasında girdi. Kitap, asıl macera şimdi başlıyor, der gibi bittiği için serinin sonraki kitabı Hollow City için sabırsızlanıyorum :)



Yıldızlar da zaman yolcusuydu. Şu kadim ışık kaynaklarından kaçı ölü güneşlerin son yansımalarıydı? Kaç tanesinin ışığı henüz dünyaya ulaşmamıştı? Bu gece bizimki dışında tüm güneşler yok olsa koca evrende yalnız kaldığımızı anlamamız kaç ömür sürerdi? Gökyüzünün sırlarla dolu olduğunu bilirdim ama şu ana kadar dünyanın da gizemlerle dolu olduğunu fark etmemiştim.





post signature

1 Ekim 2015 Perşembe

Yorum: Eoin Colfer, ... & Neil Gaiman - Doctor Who: 11 Doktor 11 Öykü (Doctor Who 50th Anniversary E-Shorts, #1-11)

Tür: Bilim Kurgu, Macera, Öykü
Goodreads Puanı: 4,07 (915 oy)
Orijinal Adı: Doctor Who: 11 Doctors, 11 Stories
Yayınevi: İthaki Yayınları
Çeviri: Emirhan Burak Aydın
Basım Yılı: 2015
Sayfa Sayısı: 504
Tüm evrende nam salmış biri olmasının yanı sıra, yaşayan her bir canlının eşsiz olduğunu bilen Doktor, Gallifrey'de yaşayan ya da yaşamış Zaman Lordlarının belki de en farklısı.

Ödünç aldığını iddia ettiği zaman makinesi TARDIS'i, yüzlerce yıllık hayatı boyunca yanından eksik olmayan yol arkadaşları ve nereye giderse gitsin, en az yol arkadaşları kadar ona bağlı olup peşini bırakmayan düşmanlarıyla bir kahramandan daha fazlası.

Televizyon tarihinin en uzun soluklu dizisi Doctor Who'nun ellinci yılına özel, o güne kadar hayat bulmuş on bir Doktor için yazılan on bir öykü; Doktor'un kahramanlık, zekâ ve mizah dolu yepyeni maceralarını bir araya getiriyor.

11 Doktor 11 Öykü için kalemlerini eline alan on bir yazar bu kitapla birlikte Doctor Who efsanesini, olabilecek en kusursuz biçimde yaşatmayı sürdürüyor.
Doctor Who, izlediğim en iyi bilim kurgu dizilerinin başında geliyor. Diziyle lise yıllarımın başlarında tanışmıştım ve diziyi o zamandan beri de düzenli olarak izlemeye çalışıyorum. DW'nun benim için ne kadar özel olduğunu uzun uzun anlatmayacağım; blogu veya blogun sosyal medya hesaplarını takip ettiyseniz tahmin edebiliyorsunuzdur zaten :D İthaki'nin bu öykü setini çıkaracağını duyunca bir an sevinçten ne yapacağımı bilememiştim. Kitabım basımı kitap fuarına yetişmişti ve ben de kitabı fuardan almıştım ^_^ Fakat kitabı alır almaz okumadım. Yaz tatilinde, kafam rahatken okumak istedim ki Doktor'u ve maceralarını doya doya hayal edebileyim :) Nitekim kitabı tatilin son haftalarında okuyup bitirdim.

11 Doktor 11 Öykü, 11 farklı yazarın 11 farklı Doktor'u ve maceralarını anlattığı 11 hikayeden oluşan bir antoloji. Aslında başlangıçta bu hikayeler e-book olarak yazılmıştı, ama daha sonra tek bir kitapta toplandı. Hikayelerin her birinde farklı bir Doktor işlenmiş ve tabii bu hikayeler 52 yıllık koca bir maceradan referanslar kullanılarak oluşturulmuş. Yazarların içinde Philip Reeve, Richelle Mead ve Neil Gaiman gibi kitaplarını severek okuduğum yazarların da bulunması, kitabı daha çok sevmemi sağlıyor :)


Kitaptaki 11 öykünün her birini ayrıntılı olarak incelemeyeceğim. Ben bunlar hakkında konuşmak isterim de siz buna dayanabilir misiniz, bilemem :D Bu yüzden, kitabı genel olarak değerlendirip bazı hikayelerin dikkat çeken yönlerine değinmeyi düşünüyorum.

Kitaba genel olarak baktığımda, hikayelerin her birinin Doctor Who ile gayet iyi bir şekilde bağlantı kurduğunu söyleyebilirim. Hepsi de kendi Doktor'u ve bulunduğu sezonlarla uyumlu ögeler ve karakterler içeriyor ki bu tür kitaplarda benim için öncelikli olan mesele de buydu. Hikayeler Doktor'un zaman çizgisine dikkat edilerek, büyük bir özenle yazılmıştı. Hikayeler hakkındaki tek şikayetim ise çok çabuk bitmesiydi. Neyse ki, kitapta doya doya okuyacağım daha çok hikaye vardı :D

Bazı hikayeleri, diğerlerinden daha çok sevdiğimi inkar etmeyeceğim :D Bunun en büyük nedeni ise, yazarların bazılarının büyük birer hayranı olmam. 4. Doktor'da Philip Reeve'in veya 11. Doktor'da Neil Gaiman'ın üslubunun tadını neredeyse alabiliyordum ki bu, tarif etmesi zor bir his. Hikayelerde sevdiğim yazarlardan parçalar görmek ve onları fark edip anlamak inanılmaz keyifliydi :)

Önceden izlediğim, bildiğim Doktor'ların hikayelerini daha iyi anladığımı; yapılan göndermeleri daha iyi yakaladığımı düşünüyorum. Örneğin 6. Doktor'un hikayesinde klasik seriye bolca referans verilmişti. Benim de bunları anlamam için dizinin wiki sayfasını birazcık karıştırmam gerekti. Ama 9. Doktor'un hikayesindeki modern seriye yapılan göndermeleri yakalamakla kalmadım, dizinin senaryosuyla uyumunu da kavradım ^_^


Kitapta okumak için sabırsızlandığım bir öykü vardı: 10. Doktor'un hikayesi olan Hayaletli Kulübenin Gizemi. Gönül isterdi ki, 10. Doktor'a Rose'un eşlik ettiği bir bölüm olsun; o bölümü kah yüzümde şapşal bir gülümsemeyle, kah tutamadığım gözyaşlarımla okuyayım... Ama olmadı :( Hikayede Rose'un R'sini bulamamayı geçtim; 10. Doktor'a bilin bakalım hangi companion eşlik ediyordu, ısınamadığım tek companion olan Martha. Martha'nın sadece Doktor'u ve onun sunduğu muazzam şeyleri reddetme gücünü, her şeyi kendi isteğiyle bırakmasını sevmiştim. Onun dışında bu kızda sevdiğim hiçbir şey yok; nitekim hikayede de kendisini pek sevimsiz buldum. Derek Landy'nin modern serideki Martha'nın ruh halini, duygu ve düşüncelerini çok iyi yansıttığını düşünüyorum. Rose'un gölgesinde kalmış ve bunun hakkında yapabileceği çok bir şey olmayan, Doktor'la ilişkisinden daha fazla şeyler bekleyen bir karakterdi, Martha. Kitapta da bu Martha'yı okudum. Severek okumadım ama yazar, diziye sadık bir karakter yazmıştı. Hem bu hem de 10. Doktor'un varlığı, Martha'ya katlanmamı kolaylaştırdı.

Kitabı okurken bana Doctor Who'nun soundtrack albümlerinden seçtiğim 22 şarkılık bir çalma listesi eşlik etmişti. Kitap okurken müzik dinleyebilen gruptansanız size de aynısını yapmanızı, 11 Doktor 11 Öykü'yü okurken Doctor Who'nun şarkılarından dinlemenizi tavsiye ederim. Özellikle de 9. Doktor'un hikayesinin son bölümünü okurken Rose's Theme'i dinleyin; şarkının nasıl da umut dolu başlayıp sona yaklaştıkça hüzünleştiğini... Bu hikayenin son bölümünü okurken ben de başlarda Doktor'un Rose ile atılacağı maceraları, yaşayacağı deneyimleri düşünüp mutlu oldum; Rose'un Doktor'u nasıl da daha iyi birine dönüştüreceğini, ona sevgiyi tattıracağını ve savaş sonrası hissettiği yalnızlığı her iki kalbinden de atacağını hatırladım. Sonra birbirlerini nasıl kaybedecekleri geldi aklıma, gözlerim doldu... Ay, ben çok özledim bu ikisini!

Kitabın basımından da kısaca bahsedeyim. İthaki, ciltli ve ciltsiz olmak üzere kitabın 2 farklı basımını yaptı. Bende ciltli basımı var ve size şu kadarını söyleyebilirim ki kitap, İthaki'nin 1000. basımına yakışır kalitede. Ayrıca kapaktaki ve cildindeki ayrıntılar da ciltli almanız için ayrı birer neden ;)

11 Doktor 11 Öykü, belki de en başarılı Doctor Who kitaplarından biri. 11 farklı yazarın yazdığı DW hikayelerinin tek bir yerde toplandığı bu kitap, biz whovianlar için eşi benzeri bulunmaz bir nimet. Dizisinin yerini tutmaz ama, kitabı da Doctor Who kadar seveceğinizi düşünüyorum.



"İşte bu yüzden bir yol arkadaşına ihtiyacım var," dedi. "Aklımın bir karış havada olmasını, ayaklarımın yerden fazla kalkmasını engellemek için. Beni kendimden korumak için. Devam etmemi Rose gibi insanlar ve senin gibi kabuklu canlılar sağlıyor Ali. Bana her şeyin sona ermediğini, her şeyin benimle ilgili olmadığını hatırlatıyorsunuz. Halkım tamamen gitmiş olabilir ama senin halkın var ve Hammurabi'nin halkı vardı; herkesin kendi halkı var. Ve hepsi de çok değerli."





post signature

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...