30 Kasım 2014 Pazar

Bu ay ne(ler) okudum (Kasım/2014)


Geçen birkaç ay boyunca bırakın kitap bitirmeyi, elim sayfalara değmemişti bile. Sonunda sonbaharda, kitap okuyabildiğim o eski düzenime geri dönebildim. Özellikle vizelerden önceki hafta, içimde bir kitap okuma isteği oluştu ki sormayın... Biraz da korkarak, vize haftası o isteği bastırmak zorunda kaldım. Neyse ki, okuma isteğim tatilde olduğu gibi sönmedi ve ben de vizelerin bitmesinin üzerinden henüz birkaç gün geçmişken okuduğum kitapların bir kısmını bitirmeyi başardım :)


Bu ay bitirdiğim kitaplardan ilki Yürüyen Kentler serisinin ikinci kitabı İhanet Altını'ydı. Yazar, o 300 küsur sayfaya nasıl bu kadar çok olayı sığdırabilmiş, aklım almıyor. Kitabın her sayfası dolu doluydu. Kurgunun tahmin edilebilirlik düzeyinin düşük olması da, kitabı heyecanla okumamı sağlayan etmenlerden biriydi. Serinin ilk kitabını okuyanların, seriye devam etmelerini tavsiye ediyorum. Zaten bu merak ve heyecanla, kitapları arka arkaya okumayı istememek elde değil :D

Bitirdiğim son kitap ise Kafka'nın Dönüşüm'üydü. Sonsöz kısmında sıkılıp araya başka kitaplar sokmasaydım, ekimde bitmiş olacaktı kitap. Bugün son bir gayretle, kitabı evde arayıp buldum ve bitirdim :D Beklediğimden biraz sönüktü, birkaç da eksiği vardı. Ama yine de severek okudum. Kitabı, farklı bir tarzla karşılaşmak isteyenlere tavsiye edebilirim ;)

Kasım ayında sizler hangi kitabı/kitapları okudunuz?


post signature

21 Kasım 2014 Cuma

Dizi Notları | 2



Vizelerin bitmesiyle rahat bir nefes aldım. Artık blogla ilgilenmeye başlamayı düşünüyorum ama derslerin bu seneki yoğunluğuna bakacak olursam, düşündüğüm kadar da çok olamayabilirim buralarda. Ama, bir yerden başlamak lazım. Ağustostan beri kitap bitirmediğimi göz önüne alırsak blogda şimdilik bolca dizi ve film yazıları olacak. Yine, son aylarda izlediğim dizileri tek tek ele almak yerine, Dizi Notları'nda bahsetmek istedim.


Bahsedeceğim ilk dizi, tavsiyeler üzerine başladığım Carnivàle. Öncelikle diziyi SaklamaKabı'ndan Eren tavsiye etmişti. Sonra, Criminal Minds'ta Spencer Reid karakteriyle gönlüme taht kuran Matthew Gray Gubler'ın favori dizisinin Carnivàle olduğunu öğrenince, bu diziye bir şans vermeye karar verdim. Dizi, beklediğimden çok farklı çıktı. Şöyle ki, Carnivàle'ın aynı türdeki diğer dizilerden bir farkı var: Açıklanması imkansız, doğaüstü olayların normal ve hayatın bir parçasıymış gibi kabul edildiği algısı, dizinin her köşesine işlemiş. Bu, özellikle ilk bölümlerde biraz kafa karıştırıcı olabiliyor; ama izledikçe bu algıyı benimsiyorsunuz.

Dizinin ilk bölümü sarmamıştı, ama birkaç bölüm izledikten sonra aniden kendimi o dünyanın içinde buldum resmen. Hatta, bir aralar diziyi izlerken yerimde duramıyordum. Carnivàle, her bölümde akıllardaki soru işaretlerini gidermesi gerekirken aksine, ortaya daha çok soru attığı için bu şekilde izlemem normal aslında. Diziden böylesine tutkuyla bahsetmeme rağmen, henüz 2. ve son sezonunda olmam da oldukça normal :D Dizinin bitmesini istemediğim için, son sezonu şimdilik izlememe kararı aldım :) İzleyeceğim diziler tükendikçe, bu kararımı tekrar gözden geçirebilirim. Uzun lafın kısası, siz bu diziyi izleyin bence; pişman olmayacaksınız ;)


Warehouse 13, izleyecek dizi bulamadığım zamanlarda karşıma çıkan dizilerden. Bir dizi izleme sitesinde karşılaşıp anlık bir kararla izlemeye başlamıştım. Başlarda çok sarmasa da birkaç bölüm sonra diziyi bırakamadığımı fark ettim :D FBI ajanları olan Myka ve Pete'in arasındaki kimya Bones'taki Brennan ve Booth'unkine çok benziyor. Dizi 5. sezonda bitirilmeyip birkaç sezon daha sürseydi eminim Myka ve Pete'in ilişkisi Brennan-Booth'unki gibi devam edebilirdi. Dizi birçok açıdan Bones'a benziyor, sanırım aralarındaki tek fark dizinin türü. Warehouse 13, başlarda polisiye gibi görünse de aslında bir bilim kurgu dizisi. Özellikle ilerleyen bölümlerde eklenen ögeler ve oyuncularla bilim kurgu, elle tutulur cinse dönüşüyor. Ajanların kullandıkları aletlerin el yapımı olması ve Warehouse'un bekçisinin steampunk'a düşkünlüğü gibi sebeplerden dolayı dizinin biraz da steampunk'a kayan bir havası var ki bence bu hava, diziye çok iyi yedirilmiş.

Karakterlerin kurdukları güçlü ilişkiler, eğlenceli diyaloglar ve sağlam senaryosuyla diziyi, büyük bir keyifle izledim. Mini sezonla veda eden dizinin son sezonunu izlerken gerçekten çok üzüldüm. Çünkü bırakılsa, Supernatural gibi 10. sezona kadar götürülebilecek malzeme var senaristlerin ellerinde. Hatta Warehouse 13'in şimdiye kadar izlediğim hiçbir sezonu doldurmalık, saçma veya sıkıcı değildi. Ama sanırım, diziyi senaryo bakımından en iyi zamanında sonlandırmak da bir başka seçenek. Warehouse 13, olsa daha da izlerim dediğim, izlemesi heyecanlı ve eğlenceli dizilerdendi. Ama, elimde dizinin izleyecek başka bölümü olmadığı için Eureka isimli diziye bir bakmayı düşünüyorum. Duydum ki Warehouse 13 ile Eureka aynı kanalda, Syfy'da yayımlanıyormuş ve bu iki dizinin evrenlerinde bazı geçişler yapılmış. Çok fazla bir şey beklemiyorum, ama en azından birkaç tanıdık sima görmek, iyi olabilir :)


Gotham'a başlayalı çok oldu, ama diziyi büyük bir heyecanla izlemeye ancak 6. bölümle başlayabildim. O bölüme kadar dizi giriş havasındaydı sanki, o malum olaydan sonra birçok şey yerine oturmaya başladı. 6. bölüme kadar bölümleri zar zor izlemiştim. Diziyi şu anda düzenli olarak takip ediyorum. Zaten bu aksiyonla, dizinin yeni bölümüne gün saymamak elde değil.


Firefly'a yaz aylarında şöyle bir bakıp diziyi kenara ayırmıştım. O anda nedense ilk bölümüyle beni kendine bağlayamamıştı. Sonra ise bir bağlandım ki, sormayın... Bitmesin diye haftada bir bölüm izlemeye çalışsam da sonunda dayanamayıp son 3 bölümü arka arkaya izledim. Daha doğrusu, vizeler araya girdi ve sezon finalini vizelerden sonraya bırakmak zorunda kaldım. Sezon finalinden sonra da Serenity'yi izleyerek bu devri de kapatmış oldum.

Firefly'ın methini çok duymuştum. Sadece 1 sezoncuk sürmesine rağmen o süre zarfında kendisine feci derecede bağlı bir kitle oluşturduğu; dizinin bitimiyle de o kitlenin çılgına döndüğü hakkında birçok yazı okumuştum. Bir dizi bu kadar da abartılamaz diye düşünerek geçtim ekranın başına ve bir kez daha, her bölümü "Neden bunu daha önce izlemedim!" nidalarıyla izledim.

Öncelikle, dizinin yaratıcısının Joss Whedon olduğu gerçeğiyle başlıyorum. Bakın, daha bu bilgiyle dizinin ne kadar muhteşem olabileceğini tahmin edebilirsiniz. Saat olmuş 20.00, ben aklımı yormam diyorsanız ben size söyleyeyim; dizi muhteşemin muhteşemi olma potansiyeline sahip! Dizinin detaylıca planlanmış, orijinal bir senaryosu var; karakterleri de aynı şekilde. Oyuncular deseniz, onlar da şimdi birçok büyük yapımda yer alan, başarılı kişiler. Diziye biraz daha zaman verilseydi, Joss Whedon harikalar yaratabilirdi. Serenity'yle fazlaca aceleye gelmiş ama bir o kadar da harika bir kapanış yapılsa da Firefly, planlandığı gibi 7 sezon sürseydi çok daha iyi olabilirdi.

Dizi, bilim kurgu türünde; hem de nasıl bir bilim kurgu... Araya biraz da western serpiştirildiğini duyunca, ortaya çok komik bir şey çıkacağını düşünmüştüm ama tabii ki yine yanıldım. Bilim kurgu denilince aklıma her şeyin aşırı fütüristik tarzda olduğu bir dünya geliyordu. Firefly, aklımdaki bu klasik bilim kurgu görüntüsünü yıktı geçti. Diziye böyle deli olmamın bir nedeni de bu, aslında. Bayılarak okuduğum/izlediğim bu türe çok farklı açılardan bakmamı sağladı. Sırf, içerdiği bir miktar farklılıkla bende böyle bir değişim yaratabiliyorsa, bu evrenle ilgili izlediğim 14 bölüm+1 film sonrası olanları siz tahmin edin.

Lafı yine çok uzattım sanırım ve yazı biraz da benim fangirllüğüme doğru kaymaya başlıyor :D En iyisi ben size Firefly'ı de tavsiye ederek yazıyı sonlandırayım. Bir de, Serenity'nin çizgi romanı çıkacakmış tekrardan. Şimdilik gözüm onların üstünde, gerçekleşmesine pek ihtimal vermesem de çizgi romanlarını almayı çok istiyorum, ama bakalım :)

post signature

8 Kasım 2014 Cumartesi

Tess Gerritsen İmza Günü | D&R Forum Bornova


Tess Gerritsen'ın İzmir'e de geleceğini duyunca heyecandan ne yapacağımı şaşırmıştım. Yazarın, geçen sene İstanbul'da, yine bir D&R mağazasında imza günü düzenlenmişti ve o zamandan beri kendisinin İzmir'e de gelmesini istiyordum. Sonunda, iki hafta kadar önce Martı Yayınları, İzmir'de de imza günü düzenleneceğini duyurdu. Ben de burada bahsettiğim kitap alışverişini gerçekleştirdim ve toplam 5 kitapla imza gününe katıldım.


Yorum Durağım'dan Damla, ben ve kardeşim İrem saat 14.00 gibi Forum Bornova'ya gittik. Aslında daha erken orada olmayı planlamıştık ama biraz da benim yüzümden geç kaldık :D D&R'a vardığımızda, yukarıdaki resimde de görüldüğü üzere, insanların erkenden gelmiş olduğunu gördük. Yarım saat sonra sıranın arkasına baktığımızda en az 2-3 katı kadar uzadığını fark ettik.


Tess Gerritsen, 15.00'ten biraz daha erken geldi. Gelir gelmez de sırada bekleyenlere el salladı ve kitapları imzalamaya başladı. Yazının devamında, imza gününe ait birkaç fotoğraf daha bulabilirsiniz.




Sıraya gireli bir buçuk saat olmadan, imza sırası bize geldi. Kitaplar kim(ler)in adına imzalanacaksa Tess Gerritsen'ın yanındaki görevliye ismi/isimleri söyledik, o da bir kağıda yazıp yazara gösterdi. Böylece adımı heceleme derdinden de kurtulmuş oldum. Gerçi ben, yazarın geçen sene İstanbul'daki imza gününden sonra, belki İzmir'e de gelir umuduyla adımı İngilizce olarak hecelemeyi ezberlemiştim :D



Yazarla ve görevliyle, kitapları imzalamadan önce ve imzaladıktan sonra kısaca konuştuk. Bu konuşmada Tess Gerritsen'ın, geçen seneki imza gününe katılanların dediği kadar kibar ve sevecen olduğunu da anladım. Sıranın çok uzun olması nedeniyle bu konuşma sadece birkaç cümlelikti, yine de benim için unutamayacağım bir anı oldu.


post signature

7 Kasım 2014 Cuma

Kitap Alışverişi | 4


Kitaplığımda okunmayı bekleyen kitaplar azaldıkça, okuyacağım kitaplardaki çeşitlilik de azalıyor. Ben de bunu dengelemek adına yeni kitaplar almayı uygun gördüm. Müthiş uzunluktaki alınacaklar listemden zorlukla seçim yapıp en çok istediğim kitapları aldım; bir nevi, vizeler öncesi moral depoladım ^_^

Otostopçunun Galaksi Rehberi, yıllardır alınacaklar listemdeydi. Sürekli bir şey çıktığı için bu kitabı bir türlü alamamıştım. Sonunda kendisine kavuştum. Şu sıralar yükselmekte olan bilim kurgu açlığımı da bu kitapla gidermeyi düşünüyorum.

Tess Gerritsen'ın İzmir'e de geleceği haberini duyunca sevincimden ne yapacağımı bilememiştim. Biraz sakinleştikten sonra, serinin eksik kitaplarını biraz da olsa tamamlamaya karar verdim. Serinin ilk, üçüncü ve yedinci kitapları bende olduğu için tercihimi Çırak ve İkiz Bedenler'den yana kullandım. Bu kitaplar, diğer üç kitapla birlikte yarınki imza günü için bana eşlik edecek.

Muhteşem Gatsby, siparişin nazar boncuğu oldu. Aslında ben, Everest Yayınları'ndan çıkan versiyonunu sepete koymuştum. Hem bu versiyonu hakkında olumlu şeyler duyduğum için hem de yazarın diğer kitaplarını da birbiriyle uyumlu kapaklarla çıkardıkları için ilk tercihim bu yayınevinden yanaydı. Kutuyu açtığımda Artemis Yayınları'na ait bu ilginç basımlı versiyonu çıktı karşıma. Okuoku'ya durumu bildirsem, sorunu düzelteceklerinden eminim; zira daha önce benzer bir durumla karşılaşmıştım ve çok ilgililerdi. Ama uğraşmak istemediğim ve yarınki imza gününü riske atmak istemediğim için kitabın bu versiyonunu okumayı deneyeceğim. Kitap kaliteli gibi gözüküyor, sevmediğim tek özelliği kapağın rengi. Onun dışında, şimdilik bir olumsuzluk çarpmadı gözüme.

The 100, dizisini izlediğim için serisini okumak istemediğim kitaplardandı. Ama kitap hakkında o kadar çok olumlu yorum/inceleme okudum ki kitabı almadan edemedim. Kitabın basım tarzını ise ayrı bir sevdim.

Köpek Düşleri, Okuoku tarafından hediye edilen bir kitap. Daha önceki alışverişimde ise aynı yazarın Kitap Hırsızı'nı hediye olarak yollamışlardı. İki kitap da ilgimi çekiyor, umarım bu kitapları yakın bir zamanda okuyabilirim.

Otomatik Portakal, geçen baharda listeme eklenen distopyalardandı. Kitabı, vizelerden sonra okumaya başlarım, muhtemelen.

Yolda, geçtiğimiz aylarda sardığım Beat Kuşağı kitaplarından. İnternette kitabın ön okumasını bulup inceledikten sonra kitabı almaya karar verdim. Aldıklarım arasında, en çok bu kitabı merak ediyorum.

Serinin bütün kitaplarının ilk baskılarını almışken Olimpos'un Kanı'nda bu geleneği bozduk. Kardeşim bu sene üniversiteye hazırlandığı için test kitaplarına boğulmuş durumda. Onun için anlamı büyük olan bu seriye son noktayı ben koymak istedim ve kitabı hediye olarak alıp sürpriz yaptım. Bir de, artık seriyi bitirmek istiyorum; baktım almıyor, ben alayım dedim :D

Cesur Yeni Dünya, geçen bahar listeme eklediğim bir diğer distopyaydı. Bu kitaba da şu anda okuduklarımı bitirdikten, yorumlarını yazdıktan sonra başlamayı düşünüyorum.

Okuoku'dan yaptığım bu alışverişi genel olarak değerlendirirsem, memnun kaldığımı söyleyebilirim. Özellikle bu sefer, siparişimi onaylamak için beni aramaları ve isteklerimin, sorularımın bu görüşmeyle hemen halledilmesi çok iyi oldu. Sadece o kitap olayı biraz canımı sıktı. Ama bunun telafisini yapmamam ise tamamen benim üşengeçliğimden kaynaklanıyor. Onun dışında, sonraki siparişim için bolca ayraç koymalarını istemeyi de bir yere not ediyorum ;)

post signature

2 Kasım 2014 Pazar

Yorum: Doctor Who - 8. Sezon 11. Bölüm


Aslında, artık dizi yorumu yazmayı düşünmüyordum. Bölüm başına yorum yazmaktansa genel olarak dizilerin değerlendirmesini yapmak, daha uygun görünmüştü; ta ki Doctor Who'nun son bölümünü izleyene kadar... Bölüm, tek kelimeyle muhteşemdi. Peter Capaldi'nin her bölümünü büyük bir beğeniyle izlesem de içlerinde, açık ara farkla en kaliteli ve şaşırtıcı olanı bu bölümdü.



Devamı spoiler içerir.



Öncelikle, bu bölümde kullanılan temadan bahsetmek istiyorum. Ölüm gibi çoğu dizide karşımıza çıkan bu sıradan temaya Moffat, apayrı bir açıdan bakmış: Ölüler aslında bilinçli kalsaydı ve dünyada kalan bedenlerine olan her şeyi hissedebilseydi, nasıl olurdu? Bu yaklaşım, biraz daha zaman tanınsaydı çok daha derinlemesine incelenebilirdi; bu şekilde çok daha ilginç bir bölüm senaryosu yazılabilirdi. Bölümün sonundaki sürprize odaklanıldığı için bu düşünceye çok zaman harcanmadığını düşünsem de bu hâlde bile senaryonun zekice yazıldığı, su götürmez bir gerçek.

Clara'nın gerçirdiği değişim beni biraz korkutsa da, bunun iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. Sonuçta her companion, değişim geçirecek kadar uzun süre Doctor'la seyahat etmiyor. Danny'yle tanıştıktan sonra önceliklerini belirlemeye başlayan Clara, bu bölüme kadar biraz karışık sinyaller veriyordu. Bir yanı Doctor'la takılıp keşfe çıkmak isterken; diğer yanı Danny'yle birlikte normal bir yaşam sürmek istiyordu. Bu bölümde Clara'nın tercihini kesin olarak yaptığı, davranışlarına bakarak söylenebilir.


Bölümün, hatta sezonun sürprizi muhtemelen son dakikalarda yer alan o malum sahneydi. Sezonun başından itibaren, Missy hakkında internette çeşitli dedikodular dönmüştü. Bunlardan biri de kendisinin Master olduğu yönündeydi. Şahsen ben, buna pek ihtimal vermiyordum; zira Moffat'ın yazdığı senaryolarda klasik seriden ve Eccleston'la Tennant zamanından karakterlere yer verdiği pek görülmemişti. Hatta sıklıkla, Moffat'ın bu şekilde davranarak Doctor Who'yu kendisine özel kıldığıyla ilgili söylenirdim. Sanırım en çok da Doctor'lar arası bütünlüğün sağlanmaya başlandığını düşündüğüm için Master'ın geri dönüşü beni çok sevindirdi.

Bu 46 dakikalık bölüm bana yetmedi, devamını merakla ve heyecanla beklemekteyim. En çok da Master'ın The End of Time'dan beri neler yaşadığını merak ediyorum. Umarım bu zaman aralığında yaptıklarının, en azından bir kısmı ekranlara yansıtılır.

post signature

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...