30 Kasım 2013 Cumartesi

Bu ay ne(ler) okudum (Kasım/2013)


Kasım ayında vizeler nedeniyle doğru düzgün ne blogumla ilgilenebildim ne de kitap okuyabildim. Haftalık düzenli takip ettiğim dizilerin bazılarını bile izleyemedim. Ama vizeler biter bitmez, yani kasımın son haftası kendimi kitaba, diziye-filme verdim :D


Mekanik Prenses, Cassandra Clare'in Cehennem Makineleri Serisinin üçüncü ve son kitabı. Kitabı okumadan önce de heyecanlıydım, okurken de... Okuduktan bir süre sonra ise etkisinden çıkamadım. Kitabın içeriğiyle ilgili spoiler yemeseydim, hâlimi düşünemiyorum bile; o heyecanla kitabı okuyamazdım sanırım. Mekanik Prenses, beni tatmin eden ender final kitaplarından biriydi. Zaten ben, yazarın bu serisini daha çok seviyorum; Cehennem Makineleri Serisini, fantastik seven herkese öneririm.

Aynı Yıldızın Altında, bu yılın en çok konuşulan kitaplarından biriydi ve sonunda ben de herkesin öve öve bitiremediği bu kitabı okuyabildim. Kitap hakkında söylemek istediğim o kadar çok şey var ki... Buraya yazmaya kalksam yazının sonunu getiremeyeceğimden korkuyorum. Bu yüzden Aynı Yıldızın Altında için kısaca, hayata bakış açınızı değiştirecek bir kitap diyorum. Kitabı herkese şiddetle tavsiye ederim.

Cerrah, Tess Gerritsen'ın Rizoli & Isles Serisinin ilk kitabı. Beklentilerimi yüksek tutmasaydım, kitabı daha çok severdim, sanırım. Yine de bir serinin başlangıç kitabı olarak hiç de fena değil. Serinin devamını da en kısa zamanda edinip okumak istiyorum.

Kasım ayında bitirdiğim kitaplar bu şekilde. Kitapların yorumlarına göz atmak için kitap isimlerine tıklamanız yeterli ;)

Kasım ayında sizler hangi kitabı/kitapları okudunuz?


post signature

Yorum: Thor: The Dark World (2013)

Tür: Aksiyon, Fantastik, Macera
IMDb Puanı: 7,6 (86.282 oy)
Türkçe Adı: Thor: Karanlık Dünya
Yönetmen: Alan Taylor
Oyuncular: Chris Hemsworth, Natalie Portman, Tom Hiddleston, Anthony Hopkins, Christopher Eccleston...
Vizyon Tarihi: 1 Kasım 2013
Süre: 112 dk.
Tanrıların dünyanın ötesindeki mücadelesi devam ediyor. İlk filmde babası tarafından güçleri elinden alınarak dünyaya sürgün edilen Thor, kendisini yenilmez yapan çekicini yeniden kullanmaya ve kendi hükümdarlığı olan Asgard’a geri dönmeye hak kazanmıştı. Ölümsüz Thor, Buz Devleriyle işbirliği yapan ve hükümdarlığı ele geçirmeye çalışan kardeşi Loki'den sonra şimdi de antik Dark Elves güçleriyle çarpışacak. Kudretli Malekith tarafından yönetilen bu güçler evreni tekrar karanlığa gömmeye çalışacak. Dünyayı ve 9 Diyarlar’ı, Odin ve Asgard’ın bile karşı koyamadığı bir düşmandan kurtarmaya çalışan Thor bu yolculukta, dünyalı Jane Foster ile yeniden bir araya gelecek ama dünyalı dostları kurtarması için hayatındaki bazı şeyleri de feda etmesi gerekecek.
Thor: The Dark World'ün yorumu da vizeler nedeniyle geciken yazılardan biri. Aslında filmi, vizyona girdikten bir hafta sonra izlemiştim. Filmi sinemada izlemekten ziyade evimin rahatlığında izlemeyi düşünüyordum. Fakat filmin dvdsinin çıkmasını daha fazla bekleyemedim ve sinemaya gittim. İyi ki de gitmişim diyorum, çünkü filmi -Loki'yi- 3D izlemek muhteşemdi.

Filmi, ilkiyle kıyaslamak istemiyorum zira odak noktaları çok farklı. Yine de bu film, ilk filmden daha eğlenceli, daha heyecanlı ve daha çok Loki sahnesi olan bir filmdi. Thor'un bizim dünyamızda yaşadıkları, başına gelenler oldukça komikti, gülümsemeden edemedim. Fakat adam Asgard'a dönünce nedense birden ciddileşiyor, bana mı öyle geliyor bilmiyorum... Eski halini de özlüyorum ama bu ciddi ve olgun Thor çok iyi olmuş bence.

Film, Kara Elfler ve diğer dünyalarla ilgili birçok aksiyon sahnesi barındırıyor. Doctor Who'nun 9. Doctor'ı Christopher Eccleston, Kara Elfler'in hükümdarı Malekith'i canlandırıyor. Filmin başında kendisini makyajından dolayı çıkaramamıştım ama sesini tanımıştım :) Eccleston'ı -Doctor olarak olmasa da- yeniden görmek güzeldi. Oyunculuk performansı da oldukça başarılıydı.

Thor: The Dark World'de, Thor'dan çok Loki sahnesi bulmak mümkün. Hatta arkadaşlarla filmin adının Loki olarak değiştirilmesinin daha uygun olacağını düşünmüştük. Tabii benim bundan bir şikayetim yok, bana kalsa 112 dakika boyunca Tom Hiddleston'ı/Loki'yi izleyebilirim :D Filmin Loki ağırlıklı olmasının sebebi, biraz da olayların Loki'nin üzerinden yürümesi olabilir diye düşünüyorum. Birçok olayın ucu dolaylı ya da dolaysız olarak Loki'ye dokunuyor. Biz de Loki'nin vereceği kararları neye dayanarak verdiğini izliyoruz. Hissettikleri, düşündükleri ve kişiliği hakkında bu film sayesinde daha çok bilgi sahibi olduğumu düşünmüştüm, ta ki son sahneyi izleyene kadar. Gerçi, film boyunca Loki'ye odaklandığım için bir şeyler yapacağını tahmin etmiştim ama böylesini değil. Seyircileri şaşırtan böyle sonları çok seviyorum yahu ^_^ Spoiler vermemek için filmin sonunu yazmıyorum ama beklediğimden çok daha iyi, tatmin edici bir son olduğunu söyleyebilirim.

Ayrıca filmde, seyirciyi şaşırtmayı amaçlayan başka birçok sahne vardı. Ama bir olay vardı ki, beni derinden etkiledi. O sahneyi izlerken senaristler bunu yapmaz, yapamaz diyordum. Ama yaptılar ve o sahnede gerçekten de gözlerim doldu. Gözlerimin dolduğu diğer sahneler ise Loki ile ilgili olanlardı. Hapsedildikten sonra yaşadıklarını görünce, Loki'ye sarılıp her şeyin geçeceğini mırıldanmak istedim. Loki fanı olmayan seyirciler Loki'nin üstüne fazla gitmezse, bence senaristler de bizim gibi düşünüp Loki'ye daha fazla çektirmezler gibime geliyor. Evet, bence bunu tüm dünyaya yayalım ve senaristleri, Loki'nin Asgard ve diğer diyarlar için en uygun hükümdar olduğuna ikna edelim. Laf yine Loki'ye geldi, her neyse... :D

Filmi sinemada izlememin en büyük nedeni tabii ki de 3D teknolojisinden faydalanmaktı :) Evde izleseydim filmden bu kadar etkilenmezdim. Ve son olarak, filmi sinemada izleyecekseniz film bitince koltuğunuzdan ayrılmayın. Filmin sonunda, sizi bekleyen minik bir sahne var. Genelde Marvel bu tarz eylemlerde bulunabiliyor, iki Marvel filmini bu sahnelerle birbirine bağlayabiliyor. İzlemeyince aradaki bağlantıyı kurmakta güçlük çekebilirsiniz.

Thor: The Dark World, dozunda aksiyon sahneleri ve şaşırtıcı sonuyla hayal kırıklığına uğratmayan bir film. Bolca Loki sahnesi görmek için filme gidenlerin ise sinema salonundan memnun bir şekilde ayrılacaklarını düşünüyorum. Thor'un sıradaki filmini dört gözle beklemekteyim, bundan sonra neler olacak çok merak ediyorum.


post signature

29 Kasım 2013 Cuma

Yorum: John Green - Aynı Yıldızın Altında

Tür: Aşk, Çağdaş/Modern, Genç-Yetişkin
Goodreads Puanı: 4,50 (404.290 oy)
Orijinal Adı: The Fault In Our Stars
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Çeviri: Çiçek Eriş
Basım Yılı: 2013
Sayfa Sayısı: 320
TIME - 2012'nin En İyi Romanı

#1 New York Times ve Wall Street Journal Bestseller

Yıldızların hastalık ile sağlık, ölüm ile yaşam arasına çektiği ince çizgide gidip gelen iki gencin, sayılı günlerinde sonsuzluğu bulma hikâyesi...

On altı yaşındaki kanser hastası Hazel Grace'in birkaç yıl daha yaşamasını garanti eden tıp mucizesine rağmen hastalığı ölümcüldür ve konulan teşhisle birlikte yıldızlar, öyküsünün son bölümünü çoktan kaleme almıştır.

Fakat Agustus Waters isimli, yakışıklı bir sürpriz karakter, Kanserli Çocuklar İçin Destek Grubu'nda boy gösterince Hazel'ın hayatı bambaşka bir yöne sapar ve bu zeki çocuğun çekimine karşı koyamayan kızın öyküsü yeniden yazılır.

John Green alçakgönüllü bir üslup ve son derece içten duygularla kaleme aldığı romanda hayatta kalma ve âşık olmanın komik, heyecan verici ve trajik yönlerini gözler önüne seriyor...

"Hayatta, ölüme ve araya sıkışanlara dair bir roman olan Aynı Yıldızın Altında, John Green'in en iyi kitabı. Kahkaha atıyor, ağlıyor, hızınızı alamayıp tekrar okuyorsunuz."
Markus Zusak, Printz ödüllü bestseller yazarı

"Aynı Yıldızın Altında evrensel konuları ele alıyor: Sevilecek miyim? Hatırlanacak mıyım? Bu dünyada iz bırakabilecek miyim?"
Jodi Picoult, New York Times bestseller yazarı
Aynı Yıldızın Altında, çıktığı zaman o kadar çok ses getirdi ki birçok okur kitabı en kısa sürede edindi. Sonunda ben de kitabı edindim fakat bir süre, nedendir bilinmez, kitabı kitaplığımda beklettim. Yaklaşık bir ay önce ise kitaba şöyle bir göz atmak için elime aldım ama bir baktım kitabı hemen okuyup bitirivermişim.

Aslında ben salya sümük ağlatan filmleri/kitapları, izlerken/okurken gözlerim bir türlü dolmaz. İşte bu yüzden, Aynı Yıldızın Altında beni en çok şaşırtan kitaplardan biri oldu. Kitabı okuduğum süre boyunca gözlerim dolu doluydu. Bazı anlarda ise yüzümde kocaman bir gülümseme vardı. Kitaptaki karakterler neler hissettiyse ben de hissettim. John Green'in duyguları okuyucuya yansıtma becerisini ayakta alkışlıyorum.

Kitabın kurgusundan ziyade karakterlerini çok sevdim, hepsi de o kadar... kendileri gibiydi ki. Fakat özellikle Gus'ın düşünceleri ve dünyaya bakış açısı beni çarptı. Söylediği her kelime, her cümle içime işledi. Kitabı bitirip kapağını kapattıktan sonra dünyadaki her şeye çok farklı baktım. Eylemlerimi, düşüncelerimi sorgulamaya başladım. Kitabın etkisinden ise kolay kolay çıkamadım.

Kitabın sonlarına doğru azıcık da olsa bir hayal kırıklığına uğradığımı itiraf ediyorum. Daha doğrusu, kitabı bitirdikten sonra kitabın son kısmı için bir hayal kırıklığı hissettim. Kitabın nasıl biteceğini kitaba başlamadan önce biliyordum. Fakat yine de bir umut, belki dedim. Gerçi, bilmeseydim de son olayların gidişatından, sonunu tahmin edebilirdim sanırım.

Ama en çok John Green'in çarpıcı üslubunu sevdim. Kitabı okurken bütün bu karakterlerin, duyguların ve şaşırtıcı olayların onun kaleminden çıktığını unuttum, çoğu zaman. Kurgusal bir roman okuduğum hâlde kitap, oldukça gerçekçiydi. John Green'i bir kez daha tebrik ediyorum. Kendisi, Aynı Yıldızın Altında romanıyla favori yazarlarımdan biri oldu ^_^

Kitabın kalitesine de değineyim. Pegasus Yayınları son zamanlarda, birçok okurun çevrilmesini istediği kitapları çıkardığı yetmiyormuş gibi bir de birçok kitabı ciltli çıkarıyor. Üstelik hem bu ciltli kitapları saran kağıtlar kaliteli ve kapak tasarımları göze hitap ediyor hem de kitapların kalın ön kapakları elinize bulaşmayacak cinsten yaldızlı ve kabartmalı. Aynı Yıldızın Altında'nın basımı da bu şekilde, hatta John Green'in Pegasus Yayınları'ndan çıkan bütün kitapları böyle diye biliyorum. Kitaba hayranlıkla bakmaktan, kitabı okuyamayacağız bu gidişle :D

Aynı Yıldızın Altında, okuyacağınız en duygusal kitap olabilir fakat aynı zamanda en eğlencelisi de. John Green'in nükteli yazım dilini çok sevecek, dünyaya daha doğrusu yaşama, ölüme ve daha birçok şeye karşı bakış açınızı değiştireceksiniz.



Son haftalarda birlikte geçirdiğimiz vaktin çoğu anılara dalmaya indirgenmişti fakat bu, "hiçbir şey" değildi: Hatırlamanın verdiği keyif elimden alınmıştı çünkü artık onları birlikte hatırlayabileceğim kimse yoktu. Hatıradaşını kaybetmek hatıranın kendisini kaybetmek gibi hissettiriyordu, sanki birlikte yaptıklarımız birkaç saat öncesine göre daha az gerçek ve önemsizmiş gibi.





post signature

28 Kasım 2013 Perşembe

Yorum: Tess Gerritsen - Cerrah (Rizzoli & Isles, #1)

Tür: Gerilim, Gizem, Korku, Polisiye
Goodreads Puanı: 4,06 (44.974 oy)
Orijinal Adı: The Surgeon
Yayınevi: Doğan Kitap
Çeviri: Ali Cevat Akkoyunlu
Basım Yılı: 2013
Sayfa Sayısı: 276
Cerrah bizimle konuşuyor. Ve bu tedirgin edici sohbetten kan sızıyor...

Bu romanın her satırından kan sızıyor... Kitaba adını veren, planlı ve kanlı katil Cerrah gerilimi her an ayakta tutuyor.

Dr. Catherine Cordell Savannah'da seri cinayetler işleyen bir katilin vahşi saldırısına uğramıştır. Saldırgandan onu silahla vurarak kurtulmayı başarmıştır. Şimdi Boston'dadır. Ancak başka bir katil bu kentte de gerilim yaratmaktadır. Kadınların rahimlerini kesip alan ve korkunç işkencelere tabi tutan adama Cerrah adı verilmektedir. Catherine Cordell birdenbire bu katilin de hedefi haline gelecektir.

Çok satanlar listesinin müdavimlerinden Tess Gerritsen'in insan bedenini ve ruhunu en ince ayrıntısına kadar tarif ettiği tıbbî gerilim romanlarından beşincisi olan Cerrah, inandırıcı kahramanları, sürükleyici diyalogları ve sürekli tırmanan gerilim duygusuyla bu türü sevenlerin hayran olacağı tarzda bir roman. Doğan Kitap'ın yılın gerilim romanı olmasını beklediği Cerrah'da Gerritsen tıpkı kahramanının neşterini kullandığı gibi kalemini ustaca oynatıyor.

"Tüyler üpertici... Cerrah okuru daha ilk sayfadan avucunun içine alacaktır."
- Chiago Tribune

"Yüreğinizin çarpmasına, nabzınızın hızlanmasına hazırlanın... Eğer aradığınız yüksek voltajlı gerilimse, doğru kitabı buldunuz demektir."
- Romantic Times

"Sürükleyici... Kitabı okurken kapınızın kilidini bir daha kontrol edeceksiniz."
- The Gazette
Tess Gerritsen'ı, Günahkar kitabı ile keşfetmiştim. Kitabın, bir seriye dahil olduğunu biliyordum fakat kitapların arasında çok fazla bağlantının olmadığını duymuştum, bu yüzden de Rizzoli & Isles serisinin ilk kitabı Cerrah'ı edinmek için acele etmedim. Şimdi ise, keşke seriye daha önce başlasaydım diyorum.

Okuduğum ilk Tess Gerritsen kitabı Günahkar'dı, kitabı severek okumuştum. Seriden esinlenerek oluşturulan dizi Rizzoli & Isles'ı da takip ediyorum. Sanırım, bu yüzden Cerrah'tan beklentim çok fazlaydı. Karşımda kendini ispat etmeye çalışan, acemi bir Rizzoli görünce çok şaşırdım. Bu kitapta Dr. Isles'ı da bulamayınca kitabı yarım bırakıp, daha sonra okumak üzere kitaplığıma kaldırmayı bile düşündüm. Ama kurgu, beni kendine bağladı. Hayal kırıklığına da üzerimden atınca kitabı bir çırpıda bitiriverdim.

Yazarın kurgulama becerisi takdire şayan! Katilin kim olduğunu diziden öğrenmiştim ben, fakat buna rağmen katilin nasıl ortaya çıkacağını, katil ile cinayetlerin bağlantısının nasıl kurulacağını öğrenmek için sabırsızlandım. Yazarın asıl mesleğinin doktorluk olmasına rağmen, kitapta verilen tıbbi bilgilerin anlaşılır olması da kurgunun bu kadar başarılı olmasının bir diğer nedeni. Betimlemeler ise oldukça gerçekçi ve okuyucuyu sıkmayacak düzeydeydi.

Kitaptan beklentimin çok fazla olduğunu söylemiştim. Aslında kitaptan değil de karakterlerden, özellikle Rizzoli'den çok şey beklemiştim. Beklentilerimin tam tersi bir Rizzoli'yi görünce biraz şaşırdım. Yine de, bir karakterin geçirdiği değişimi okumak keyifliydi.

Kitabın kapağından da bahsetmek istiyorum. Cerrah'ın ilk basımı yine Doğan Kitap tarafından 2005 yılında yapılmış. 2013 basımı için ise kapak değişikliğine gidilmiş ve içerik ile pek örtüşmese de göze daha çok hitap eden bir kapak kullanılmış. Kitabı, sırf kapağı yüzünden alma taraftarı değildim ben; bu yüzden kapağın değiştirilmesine çok sevindim.

Cerrah, gerek kurgu gerekse betimlemeler bakımından bir seri için oldukça iyi bir giriş kitabıydı. Rizzoli & Isles'ı izleyip Tess Gerritsen'ın aynı isimli serisine başlamayı düşünüyorsanız, en azından serinin ilk kitabı için beklentinizi yüksek tutmayın derim.



Her bakımdan normal insanlar olarak diğerlerinin arasında dolaşıyoruz; uygarlığın steril sargılarına sarılıp mumyalanmayı reddettiğimiz için belki de herkesten daha da normaliz. Kan gördüğümüzde, başımızı çevirmiyoruz. Kanın ışıltılı güzelliğini tanıyor, ilkel çekiciliğini hissediyoruz. Bir kazanın yanından geçerken kendini tutamayıp kan görmek için bakan herkes, bunu anlar. İğrenmenin, kafasını çevirme isteğinin altında, soluk alıp veren çok daha büyük bir güç var. Çekicilik. Hepimiz bakmak istiyoruz. Ama bunu kabul etmeye hazır olanlarımız çok değil.





post signature

25 Kasım 2013 Pazartesi

Etkinlik: Okuma Şenliği - Kış 2013


Pinuccia'nın Kitapları'nın yaz aylarında başlattığı şenliği duymuşsunuzdur. Şenliğe ben de katılmıştım fakat okulların açılmasına haftalar kaldığı için şenliğin sonuna doğru bütün hevesim sönmüştü. Şimdi ise Pinuccia'nın Kitapları, kış aylarında devam edecek olan Okuma Şenliği'ni başlatıyor.

Şenlik kapsamında okuyacağım kitaplar ve ait oldukları kategoriler aşağıda yer alıyor. Kurallara bakmak ve şenliğe katılmak isterseniz buraya tıklayarak Pinuccia'nın Kitapları'na uğramanız yeterli.

10 puan: Altın Kitaplar Yayınevi’nden çıkan bir kitap okuyanlara.
Frankfurt Yolcusu - Agatha Christie | Altın Kitaplar | 320 sayfa

10 puan: Kütüphaneden ödünç alınmış veya sahaftan satın alınmış bir kitap okuyanlara.
-

10 puan: Adında bir hayvan adı olan bir kitap okuyanlara.
Kargaların Ziyafeti Kısım I - George R. R. Martin | Epsilon Yayınları | 504 sayfa

15 puan: 600 sayfadan uzun bir kitap okuyanlara.
22/11/63 - Stephen King | Altın Kitaplar | 816 sayfa

15 puan: Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış bir yazarın bir kitabını okuyanlara.
-

15 puan: Türk edebiyatında klasik kabul edilen bir roman okuyanlara.
-

15 puan: Hiç okumadığınız bir ülke edebiyatından bir kitap okuyanlara.
Nemesis - Jo Nesbo | Doğan Kitap | 516 sayfa || Norveç Edebiyatı

20 puan: Sinemaya uyarlanmış bir kitabı okuyup filmini izleyenlere.
Saksı Olmanın Faydaları - Stephen Chbosky | Feniks Kitap | 285 sayfa

20 puan: Adında kış mevsimine ilişkin bir sözcük olan veya konusunda kış teması olan bir kitap okuyanlara.
Buz Prenses - Camilla Läckberg | Doğan Kitap | 400 sayfa

25 puan: Yasaklanmış bir kitap okuyanlara.
Fahrenheit 451 - Ray Bradbury | İthaki Yayınları | 238 sayfa || 1998 yılında, Mississippi Lisesi'nde bir ebevynin şikayeti üzerine yasaklanmış. Yasaklanma nedeni ise kitapta geçen "Allah kahretsin!" sözüymüş.

25 puan: Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk hakkında yazılmış bir kitap okuyanlara.
-

25 puan: Yayınlanmış en az beş kitabı olan bir yazarın ilk kitabını (veya romanını) okuyanlara.
Ender's Game - Orson Scott Card | Tor Books | 324 sayfa

25 puan: Bir biyografi veya otobiyografi okuyanlara.
-

30 puan: Okuma yazmayı öğrendiğiniz yıl ilk kez yayınlanmış bir kitap okuyanlara.
Fırtına Büyücüsü - Jim Butcher | İthaki Yayınları | 367 sayfa || 2000 yılı

40 puan: Bir üçleme veya aynı seriden üç kitap okuyanlara.
Harry Potter ve Felsefe Taşı - J. K. Rowling | Yapı Kredi Yayınları | 353 sayfa
Harry Potter ve Sırlar Odası - J. K. Rowling | Yapı Kredi Yayınları | 403 sayfa
Harry Potter ve Azkaban Tutsağı - J. K. Rowling | Yapı Kredi Yayınları | 509 sayfa

Listedeki kitapları okudukça bu yazıyı güncelleyeceğim. Bakalım bu sefer kaç sayfa okuyacağım, merak ediyorum.

Herkese iyi eğlenceler!

post signature

Yorum: The Mentalist - 6. Sezon 8. Bölüm


Dizinin bu bölümünün adından da anlaşılacağı üzere, kaç sezondur bu anı bekliyorduk. Öyle zamanlar oldu ki Red John'un kim olduğunu tahmin edebilmek için başım çatlayana kadar bu konu üzerinde düşündüm, teoriler ürettim. Üşenmeyip diziyi baştan sona sayısız kere izleyen seyirciler de yok değildi hani. Fakat buna rağmen Red John'un gerçek kimliğiyle ilgili bir gıdım yol gidemedik, düşündüklerimiz hep teori olarak kaldı. Ta ki bu bölüme kadar.



Devamı spoiler içerir.



Geçen birkaç bölümde, Red John davasıyla ilgili inanılmaz gelişmeler yaşanmıştı. Bu bölümde ise nihayet Red John, kameralar karşısına geçti. Bu gerçeği öğrenmek için amma bekledik yahu! Yoruma böyle girdiğime bakmayın, aslında ben bu Red John konusunda feci hayal kırıklığına uğradım. Red John, Jane çıksaydı daha iyiydi yani. Aklımdaki o süper-dahi-psikopat-seri katil imajı yerle bir oldu. Sheriff McAllister'ın RJ olduğuna inanmıyorum ben. Senaristlerin çıkıp da 'Bu kişi Red John!' demesi lazım, yoksa hayatta inanmam. İşte, dizinin senaristleri bu hale getirdi beni. RJ söz konusu olduğunda hiçbir şey göründüğü gibi olmayabiliyor, bunu dizide de birçok kez ispatladılar zaten.


Yine de dizide hayal kırıklığına uğramadığım, sevdiğim sahneler de vardı :D Bunlardan biri McAllister'ın ölümü ve Jane'in bu olaydan sonraki yüz ifadesiydi. Yalandan da olsa -ki bana göre öyle, o adam RJ olamaz- Jane'in sonunda huzur bulmasına sevindim. Her şey bittiğine göre Jane'in yeni bir hayata başlayacağını tahmin etmek zor değil. Dizinin devamında neler yapacağını merak ediyorum.

Bu bölüm hakkındaki duygularım çok karışık, hem hayal kırıklığına uğradım hem de tatmin oldum. Diziye de senaristlere de güvenmiyorum artık. Her an her şey olabilirmiş gibi hissediyorum. McAllister RJ olabilir de olmayabilir de... Daha ilk sezonları izlerken Jane'in RJ olmayacağına inanmıştım ya, işte o konuda bile şüpheye düşüyorum artık. Hatta RJ ben bile olabilirim, bu senaristlerden her şeyi beklerim ben!

post signature

24 Kasım 2013 Pazar

Yorum: The Hunger Games: Catching Fire (2013)

Tür: Aksiyon, Bilim Kurgu, Macera
IMDb Puanı: 8,3 (37.750 oy)
Türkçe Adı: Açlık Oyunları: Ateşi Yakalamak
Yönetmen: Francis Lawrence
Oyuncular:  Jennifer Lawrence, Josh Hutcherson, Liam Hemsworth, Woody Harrelson...
Vizyon Tarihi: 22 Kasım 2013
Süre: 146 dk
Açlık Oyunları'nı beklenmedik bir başarıyla kazanmayı başaran Katniss ve partneri Peeta, evlerine dönüp bölgeler arasında yapacakları 'Zafer Turu'nu beklemektedirler. Ancak President Snow'un şeytani planları zafere gölge düşürecek cinstendir. President Snow, sadece 25 yılda bir yapılan ve eski Açlık Oyunları kazananlarının yer aldığı 'Quarter Quell' adlı yarışı bu sene gerçekleştireceklerini duyurur. Panem'i belki de sonsuza dek değiştirecek olan bu yarışın District 12 adayı bir kez daha Katniss olacak, Peeta ise hayatını bir kez daha riske atarak ona yardım etmeye karar verecektir.
Açlık Oyunları bittiğinden beri büyük bir hevesle ikinci filmi bekliyordum. İki gün gecikmeyle de olsa filmi izleyebildim. Film vizyona girmeden önce film hakkında röportajlar okumuş, fotoğraflara bakmış ve bulabildiğim bütün uzun-kısa videoları izlemiştim; kısacası filmi izlemiş kadar olduğumu düşünüyordum. Filme gitmeden, internetten gördüklerim kadarıyla filmi beğeneceğimi zaten biliyordum. Ama film, beklediğimden çok daha iyiydi.

Filmin senaryosu, Açlık Oyunları'na kıyasla, kitapla son derece örtüşüyordu. Hatta filmde kullanılan birçok repliğin kitapta geçtiğini görmek mümkün. Favori sahnelerim Katniss ve Peeta'nın geçit töreni sahnesi, Ceasar'ın programında Katniss'in elbisesinin değiştiği sahne, programın sonunda bütün haraçların el ele tutuştuğu sahne, Katniss'in Cinna ile arenaya çıkmadan hemen önce yaptığı konuşma ve sonrasında olanlardı.

Fakat filmde tabii ki atlanan ya da eklenen birkaç sahne vardı. Heavensbee'nin Katniss'e oyun hakkında ipuçları verdiği sahneler filmde yer almıyordu. Katniss ve Peeta'nın Haymitch'in galip geldiği oyunları izlediği sahne de yoktu, mesela ve ben bunu çok merak ediyordum. Ayrıca Katniss ve Gale hatırladığım kadarıyla kitapta, filmde olduğu kadar çok öpüşmüyorlardı. Bu duruma itirazım yok, ne de olsa Peeta'ya karşı Gale'ı destekliyorum :D Ama kitapla örtüşmediğini düşündüğüm için, bu kısımlar biraz garip geldi bana.

Oyuncuların performansına geçmeden önce filmin yönetmeni Francis Lawrence'a da bir paragraf ayırmak istiyorum. Bu iki film kıyaslandığında Açlık Oyunları'nın, Ateşi Yakalamak'ın yanında fazla basit kaldığını düşünüyorum. Yönetmen Francis Lawrence filme, oyunlara ve Panem'in içinde bulunduğu dünyaya yakışır bir film ortaya çıkarmış. Kitaptaki tüm o heyecanı, dehşeti, korkuyu ve vahşeti filme başarıyla yansıtmış. Umarım kendisini, sonraki filmin yönetmen koltuğunda da görürüz.

Jennifer Lawrence'ın hangi filmini izlesem, kendisini aştığını düşünüyorum. Ama Ateşi Yakalamak'taki performansını hiçbir filmde göremedim henüz. Mimiklerinden beden diline, tavırlarından ses tonuna kadar her şey fazlasıyla iyiydi. Özellikle asansörle arenaya çıkarken ve çıktıktan sonraki performansını izlerken tüylerim diken diken oldu.

Karakterlerden Johanna, umduğundan iyiydi. Kitapta, favori karakterlerim arasına neden girmediğini merak ediyorum. Ama filmden sonra kesinlikle favorilerimden biri oldu. Özellikle Başkan Snow'a karşı söylediği 'bilgece' sözleriyle kendisinin artık ayrı bir yeri var bende :D Johanna'yı canlandıran oyuncu Jena Malone'u da başarılı performansından dolayı tebrik etmek lazım :)

Benim aklımda Finnick rolü için başka bir isim vardı aslında. Ama Sam Claflin'in, Finnick olarak bazı fotoğraflarını gördükten sonra kendisinin en azından görünüş bu role uygun olduğunu düşünmüştüm; fakat yine de çok fazla bir şey beklememiştim açıkçası. Sanırım bu yüzden beni en çok şaşırtan oyuncu Sam Claflin oldu. Hayal ettiğimden çok daha iyi bir Finnick oldu kendisi. Kitapta ve seride, Finnick karakteri zaten favorimdi; film ile birlikte Finnick'i daha çok sevdim :) Hem Sam Claflin hem de karakter olarak Finnick aşırı tatlı ve sempatik, zaten. Bu role daha uygun birini düşünemiyorum artık :D

Filmin sonunu, sonraki film için gayet iyi bağlamışlardı bence. Alaycı Kuş için ise sinema salonundan çıkar çıkmaz geri sayımı başlattım ben. Serinin son filmini ikiye ayıracaklarını biliyorum ve IMDb'ye göre ilk part aşağı yukarı bir sene sonra kasımın bu haftasına denk geliyor. Yani önümüzde upuzun bir yıl var. Bu süreyi serinin kitaplarını okuyarak geçirmeyi planlıyorum. Zaten filmi izlerken de çok fena gaza geldim, serinin kitaplarını Alaycı Kuş vizyona girmeden tekrar okumak istiyorum, umarım bunu başarabilirim ^_^

Film ile ilgili olumsuz bir düşüncem yok, sadece filmin 3D olmasını isterdim. Zaten kitaptaki arenayı da filme başarıyla yansıtmışlardı. Bunu -hem görüntü kalitesi hem de karakterlerin yaşadıklarını ve hissettiklerini birebir hissetmek açısından- 3D olarak izlemek, acayip zevkli olurdu.

Film, her açıdan tatmin ediciydi. Serinin fanlarının hayal kırıklığına uğramayacağını düşünüyorum :) Ve filmin yönetmenini ve senaryo yazarlarını, bu başarılarından dolayı tebrik ediyorum. Umarım Alaycı Kuş, Ateşi Yakalamak'tan çok daha iyi bir film olur ;)


post signature

23 Kasım 2013 Cumartesi

Yorum: Doctor Who - 50. Yıl Özel Bölümü


Bu bölümü kaç aydır büyük bir merakla beklemiştik. Sonunda bütün dünyayla aynı anda izleyebildik. Bölüm biteli bir saat olmadı fakat ben hâlâ bölümün etkisindeyim ve oldukça heyecanlıyım. Uzun bir süre de bu bölümün etkisinden çıkacağımı sanmıyorum. Bölümde keşke şurası şöyle olsaymış dediğim yerler oldu fakat David Tennant'ın varlığı bütün bunları unutmam için yeterliydi :D



Devamı spoiler içerir.



Bölümün girişinin büyük bir kısmını internette görsem de, o kısımları bir bütün olarak izlemek inanılmaz keyifliydi. Clara'nın öğretmenlik yapması, kendisini Doctor ve TARDIS dışında bir yerde görmek bana, Pond'ların Doctor'sız geçirdiği zamanları hatırlattı. Diziyi izlerken Doctor'ın yol arkadaşlarının TARDIS dışında da bir hayatlarının olduğunu çoğu zaman unutuyorum, fakat hepsi de bir şekilde bunu hatırlatıyorlar.

Zaman lordlarının resim tekniklerine bayıldığımı söylemeden geçemeyeceğim. 3 boyutlu olmasının yanında, anı durdurması ve hapsetmesi özelliğiyle TARDIS ve sonik tornavidadan sonra favori Doctor Who eşyalarım arasına girdi, keşke bizde de olsa bir tane...

Bölümde Gallifrey'e de yer verileceğini biliyorduk zaten, fakat Son Büyük Zaman Savaşı fazlasıyla insanların savaşını andırıyordu. Bu savaş dizide bahsedilirken aklımda çok farklı şekillerde hayal etmiştim. Zaman lordlarının, bizim gibi askeri üniformalarını giyip koşarak saldıracaklarını düşünmemiştim nedense, ileri teknolojileriyle garip bir şekilde en azından bize garip gelecek şekillerde savaşacaklarını düşünmüştüm. Yine de, görsel şölen açısından bu kısımlar tatmin ediciydi :)

Rose, Rose, Rose... Sanırım bölümde yaşadığım en büyük hayal kırıklığı buydu. Billie Piper'ın 50. yıl özel bölümü için geri döneceğini öğrendiğimde kendisini Rose dışında bir karakter olarak görmeyi beklemiyordum. Fakat son günlerde internette yer alan fotoğraflardan kendisinin Rose olarak bölümde yer almayacağını tahmin etmiştim zaten. Benim hayal kırıklığım, 10. Doctor'ın Rose'u görememesiydi. Hatta öyle bir an geldi ki ikilinin arasında sadece santimler vardı ama yine de birbirlerine uzaktılar. 10. Doctor'ın Bad Wolf kelimelerini duyduğu zaman yüzünde oluşan ifade ise izlemeye değerdi ^_^


Yeri gelmişken, 10. Doctor'dan da bahsedeyim kısaca. O harika saçlarını, uzun paltosunu, hafif aksanlı sesini, sonik tornavidasını, Allons-y deyişini her bir şeyini nasıl da özlemişim. 10. Doctor'ı eski TARDIS'in içinde görmek bir başkaydı. Veda ederken "I don't wanna go!" deyişi ve 11. Doctor'ın buna verdiği tepki, bölümdeki favori anlarımdan biriydi. Bir diğer favori anım ise 10. ve 11. Doctor'ların arasında geçen TARDIS'in iç dekorasyonuyla ilgili olan konuşmaydı. 10. Doctor'ın TARDIS'in iç dekorasyonu hakkındaki düşüncesi sonuna kadar destekliyorum :D 11. Doctor'ın buna verdiği tepki ise gülümsememe neden oldu :)

Dizide 12. Doctor'a, Peter Capaldi'ye de yer vereceklerini tahmin ediyordum. Ama Tom Baker'ı görmek, tam bir sürpriz oldu benim için. Keşke Doctor'ı canlandıran ve hayatta olan diğer oyunculara da yer verilseydi, sonuçta bu bölüm 50. yıl için hazırlandı. Modern seri dışında, klasik seriden birkaç Doctor'ı daha görmek hoş olabilirdi, yine de bölümün sonunda diğerlerinin eski görüntülerini ve resimlerini görmek, hiç görmemekten daha iyi.

Gallifrey'in yok olmaması düşüncesi fazlasıyla yaratıcıydı. Fakat ilk önce bu fikri anlamam gerekti zira bölüm boyunca David Tennant'a dikkat etmekten bölümün bir kısmını kaçırdığımı düşünüyorum :D Olayı anladıktan sonra ise Moffat'ın kendini aştığını düşündüm. Bu bölümle daha doğrusu bu olayla dizi, yepyeni bir boyut kazandı. Doctor Who'nun sonraki bölümlerinde Doctor'ın Gallifrey'i bulmaya çalışmasını izleyeceğiz muhtemelen. Neler olacağını sabırsızlıkla bekliyorum :)

post signature

Yorum: Cassandra Clare - Mekanik Prenses (The Infernal Devices, #3)

Tür: Fantastik, Genç-Yetişkin, Paranormal
Goodreads Puanı: 4,58 (64.688 oy)
Orijinal Adı: Clockwork Princess
Yayınevi: Artemis Yayınları
Çeviri: Bilge Gündüz
Basım Yılı: 2013
Sayfa Sayısı: 680
Gölge Avcıları yok olmanın eşiğine sürüklenirken tehlike ve ihanet, sır ve cazibe, aşk ve ölüm birbirine karışıyor!

Tessa Gray mutlu olmalıydı. Ne de olsa bütün gelinler mutludur, öyle değil mi? Ancak Tessa, Jem Carstairs'la evlenmeye hazırlanırken Londra Enstitüsü'ndeki Gölge Avcıları'nın başları büyük beladaydı. Mortmain, acımasız otomatlardan oluşan Cehennem Makineleri ordusunu, Gölge Avcıları'nı yok etmek için kullanmayı planlıyordu. Planını tamamlamak için de son bir şeye ihtiyacı vardı: Tessa Gray'e.

Enstitü başkanı Charlotte Branwell, Mortmain'i bulup onu durdurmak için her şeyi göze almıştı. Fakat Mortmain, Tessa'yı kaçırmıştı ve genç kıza aşık iki adam, Jem ve Will, onun için savaşmaya hazırdı. En yakınları Tessa'yı Mortmain'in kurtarmaya çalışırken, genç kız, kurtuluşun yalnızca kendi elinde olduğunu anlayacaktı.

Ancak Tessa, melekleri kontrol etme gücüne sahip olsa bile, acımasız bir orduyla tek başına mücadele edebilir miydi?
Mekanik Prenses'i çıkış tarihine yakın bir zamanda alıp kitabı en az altı ay kitaplığımda okunması için bekletmeyi planlamıştım, ama ne mümkün... Kitabı okumamak için gösterdiğim direnç başlarda çok iyiydi fakat son bir ayda internette nereye baksam City of Bones'un filmini ve filmle Cehennem Makineleri serisi arasındaki ilişkiyi anlatan yazılar görür olmuştum. Eh, ben de yemediğim spoilerları kitaba saklamak istediğimden kitaba başladım :)

Kitabın giriş bölümü oldukça çarpıcıydı. Adele'in ölümünü anlatan kısım ürpertici olduğu kadar merak uyandırıcıydı. Will ile Jem'in ilk karşılaşması da beklediğimden daha farklıydı, fakat iyi anlamda bir farklılıktı bu :)

Buradaki Mekanik Prens yorumumda kitabın, serinin ilk kitabına kıyasla durgun olduğunu söylemiştim. Mekanik Prens'te bulamadığınız aksiyonu Mekanik Prenses'te fazlasıyla bulmanız mümkün. Üstelik bu aksiyon fazlalığı okuyucuyu yoracak ya da sıkacak kadar yoğun değil.

Kitabın, aksiyon bolluğu dışında sevdiğim bir diğer yanı Cecily, Sophie, Lightwood kardeşler, Charlotte ve Henry gibi Will-Tessa-Jem üçlüsü dışındaki karakterlere de odaklanılmasıydı.

Seri boyunca aklımı kurcalayan soruların cevaplanması, Mekanik Prenses'in iyi bir final kitabı olduğunun göstergesi. Kitabın sonu, bende -yediğim spoilerlara rağmen- büyük bir şok etkisi yaratsa da sevmedim ve sanırım kitabın sevmediğim tek kısmı sonuydu.

Bir insan aynı anda nasıl iki kişiyi birden sevebilir aklım almıyor, yahu. Seriyi bitirdim, üzerine de düşündüm fakat bunu hâlâ anlayamıyorum. Tessa'nın Will'e karşı hissettikleri ortada, hiçbir şekilde yanlış yorumlanamaz, özellikle de kitapta geçen bir sahneden sonra. Ama Tessa Jem'e, o iyi kalpli kibar Jem'e nasıl o gözle bakar... Kitabın son sayfalarına kadar serinin mükemmel bir şekilde sonlanacağını düşünmüştüm ama sonra yazar saçma sapan bir şey yaptı. Aslında yazarın kitabı/seriyi bitirişi gayet iyiydi sadece, Tessa'nın duygularını ve hissettiklerini açıkladığı kısım olmasaydı keşke...

Mekanik Prenses sürprizlerle dolu, aksiyonun ve heyecanın tavan yaptığı bir kitaptı. Aklımdaki soru işaretlerini gidermesi açısından oldukça tatmin ediciydi. Fakat aynı şeyi kitabın son bölümü için söyleyemeyeceğim. Her ne kadar sonunu beğenmesem de kitaba bayıldım, seriyi bitirdiğim için ise buruk bir sevinç yaşıyorum. Fantastik ve genç-yetişkin türünde kitapları okumayı tercih ediyorsanız ve Cehennem Makineleri serisine henüz başlamadıysanız en kısa sürede başlamanızı öneririm :)



"Kelimelerin bizi değiştirme gücünün olduğunu söylemiştin. Senin kelimelerin beni değiştirdi, Tess. Kelimelerin, beni aksi takdirde olacağımdan daha iyi bir adama dönüştürdüler. Hayat bir kitaptır ve henüz okuyamadığım yüzlerce sayfa var. Ölmeden önce, okuyabildiğim kadarını seninle okumak istiyorum..."





post signature

22 Kasım 2013 Cuma

Ne(ler) Yapıyorum


Neredeyse bir aydır blog ile doğru düzgün ilgilenemiyorum. Son iki haftadır bir vize telaşı sarmıştı beni; ders çalıştığım zamanlar dışında okuyabildiğim kadar kitap, izleyebildiğim kadar dizi izlemeye çalıştım. Neyse ki vizelere son noktayı bugün koydum. Doctor Who ve Ateşi Yakalamak, vizeler sonrası ilaç gibi gelecek bana ;) Ama öncelikle minik bir kış uykusuna yatarak kendime gelmem lazım. Ardından bu ay başında okumayı bitirdiğim kitapların yorumları ve birkaç film yorumuyla bloga dönüş yapacağım :) Sherlock ve Doctor Who'nun yeni bölümlerinin ve Ateşi Yakalamak'ın film yorumunu da, izler izlemez bloga eklemeyi planlıyorum.


Son haftalarda takip ettiğim diziler dışında Almost Human'ı izledim. Konusu sıradan gelse de ikinci bölümüyle beni kendine bağladı. Bilim kurgu sevenler, diziye göz atmalılar bence.


İzlediğim son film Thor: The Dark World'dü. Bir Loki fanı olarak filme bayıldığımı söyleyebilirim. Filmin yorumunu çok yakında blogta bulabilirsiniz.


Okuduğum ama yorumunu bloga eklemediğim 3 kitap var. Bunların yorumlarını yazdıktan sonra vizeler sebebiyle yarım bıraktığım kitabımı okumaya devam edeceğim. Kitap yorumlarından Mekanik Prenses, birkaç güne bloga eklenecek, takipte kalın ^_^

post signature

20 Kasım 2013 Çarşamba

Konuşan Kitaplar #21 Blog Tur | Gül ve Avcı - Asude | Ön Okuma


Turun 2. gününden merhaba! Konuşan Kitaplar olarak 21. turumuzda Gül ve Avcı'yı inceliyoruz. Bu turda ben, kitabın ön okumasını paylaşıyorum. Tur takvimini yazının devamında bulabilirsiniz. Gül ve Avcı'yı hediye ettiğimiz çekilişe katılmayı da unutmayın. Herkese keyifli okumalar ;)






post signature

18 Kasım 2013 Pazartesi

Yorum: Once Upon A Time - 3. Sezon 8. Bölüm


Dizilerde bazı konular oluyor ki tek amacı seyirciyi sıkmakmış gibi geliyor. Once Upon A Time'ın son konusu ise Henry'yi Neverland'den kurtarmaktı. Başlarda her şey gayet heyecanlı ilerlese de ana konu birkaç bölüm sonra beni feci derecede sıkmaya başlamıştı ve diziyi yorumlama ihtiyacı bile hissetmemiştim, ta ki bu bölüme kadar.



Devamı spoiler içerir.



OUAT'ın facebook sayfasında bu bölümün Peter Pan'ın geçmişiyle ilgili olduğunu okuyunca çok sevinmiştim. Klasik masal karakterleri, dizide birazcık değişime uğruyor malum. Bu yüzden senaristlerin Peter Pan'a nasıl bir geçmiş yazacaklarını merak ediyordum. Bölümün, Rumple'ın çocukluğunu içeren bir flashback'le başlamasını birazcık garipsemiştim, bölüm konularını karıştırdığımı düşündüm ben de. Rumple'la Pan'ın arasındaki ilişkiyi öğrenene kadar da bu konu aklımı kurcalamadı. İşte bu yüzden Peter Pan'ın Rumple'ın babası olduğunu öğrenince şok oldum, öyle böyle değil... Şokun etkisindeyim hâlâ, uzun bir süre bu konuyu aklımda evirip çevireceğim muhtemelen...


Senaristlerin hayal güçlerinin en uç noktası bu bölüm olmalı, bunun üzerine daha ne yazabilirler diye düşünüyorum; bunun geleceğini nasıl göremedim diye hayıflanıyorum ve hâlâ şaşkınım. Ah, neyse... daha fazla uzatmayayım yoksa bu yazı bitmez :D

Heyecan verici bir diğer olay bölümün sonuydu. Dizimag'te bir üye Henry için "Bu çocuk gerçekten de truest believer. Her söylenene inanıyor garibim." yazmış, çok da doğru demiş bence. Çocuğun hareketlerini yorumlamadan önce, o yaşta ben de mi böyleydim diye düşünüyorum ama ıh-hı, yok ya... Neyse artık, yapacak bir şey yok, sezonun başından beri uğraşılan her şey boşa gitti gibi; zaten çocuk öldü mü kaldı mı onu da öğrenemeden bölüm bitiverdi. Yanlış anlaşılmasın, ben burada aslında Pan'ın tarafını tutuyorum ve kendisinin ölümsüz olmasına çok da sevindim :D Ama grubun Henry'yi kurtarmak için verdiği emeklerin boşa gitmesine üzüldüm.

Bir yanım Peter Pan'ın geçmişinin biraz hazıra konma gibi olduğunu, Pan'ın daha derin ve oturaklı bir geçmişi hak ettiğini düşünse de senaryonun oldukça şaşırtıcı olduğunu itiraf etmeliyim. Dizinin bu bölümünün hem ana olay hem de flashback'ler açısından oldukça iyi olduğunu düşünüyorum. Bölümün sonu da içeriği kadar heyecanlı ve sürprizlerle doluydu. Dizinin sonraki bölümünü merakla bekliyorum ;)

post signature

14 Kasım 2013 Perşembe

Konuşan Kitaplar #20 Blog Tur | Araf - Jamie McGuire | Konuşan Kitaplar Ekibi Jared İle Karşılaşırsa


Turumuzun 3. gününden herkese merhaba! Konuşan Kitaplar ekibi olarak bu turda Tatlı Bela serisi ile büyük beğeni toplayan yazar Jamie McGuire'ın, Providence serisinin ilk kitabı Araf'ı inceliyoruz. Tur kitabımız daha doğrusu kitabın ana karakterlerinden duygusal ama bir o kadar da korumacı biricik meleğimiz Jared tur ekibimiz tarafından çok beğenildi :D Yorum Cadısı olarak ben ise bu turda Konuşan Kitaplar ekibinin Jared hakkındaki düşüncelerini kısaca paylaşacağım :) Tur programımızı yazının devamında bulabilirsiniz. Ayrıca çekilişle 3 kişiye Araf'ı hediye ediyoruz, katılmayı unutmayın ;)


Küçük Kızın Büyük Kütüphanesi:
Onun hakkında ne denebilir ki (: Jamie McGuire, bizi Travis Maddox ile sert ve sinirli bir adama aşık etmişti, şimdi Providence serisi ile duygusal, anlayışlı ve aşırı korumacı biricik Jared'a hasta bırakıyor. Okuduğum çoğu erkek karakterden farklı olarak, aşırı duyarlı ve duygusal bir yapıya sahip olan Jared, aynı zamanda Rambo imajını da nasıl koruyor hayretler içerisindeyim. Elinde silahlar ile Nina'yı korumak için lokantadan çıkan Jared ile dizlerinin üzerine çökmüş, Nina'ya lütfen beni seç, seni seviyorum diyen Jared aynı! (: Düşünsenize! Bad Boys hastası Küçük Kız'a böyle sorulmaz ki yavrum (: Jared bitanedir <3 Napıyoruz okuyoruz, okutuyoruz... Sevgilerle, Küçük Kız.

Sihirbazın Güncesi:
Jared'ı tanımıyorum ama belli ki adam herkesin başını döndürmüş. İmza, erkek blogger :D

Kitap Aşığı:
Jared gibi aşırı anlayışlı karakterleri hiçbir zaman sevemedim. Ben her daim kötü adam diyenlerdenim. Ama kitabı okurken insan böyle sevgili için neler vermez demeden edemedim. Yani aşırı anlayışlı ama bir o kadar da sahiplenici bir karakter. Bu tür adamların sadece kitaplarda olması çok acı :/

Kitaplarım ve Ben:
İçten içe kötü adamları seksi bulsam da, yok Jared bambaşka ya. Hem duygusal, hem kibar, ilgili, anlayışlı... ve kaslı, daha ne olsun? Böyle bir erkek melek bize düşmez zaten :)

Kördüğüm Hayaller:
Gerçekten Jared söz konuysuysa ne desem az :) Eğer onunla karşılaşsaydım dilim tutulur konuşamazdım, karşısında erir ölürdüm. Karşılıksızsa kesin sapık gibi gittiği her yerde takip ederdim mesela! *.* Gerçekten de Jared bad boy özellikleri taşıyor ama onu tanıdıkça, sevdikçe insan o yanını unutuyor. Öyle aşık -teee beşikten beri- öyle seviyor ve öyle mücadele ediyor, gerektiğinde vazgeçiyor ki... İnsan onun hakkında konuşamıyor, o an lal oluyor. Valla ne desem az, Jared söz konusuysa hiçbir kelime ona yetmiyor. Düşmüş melek de ne, o benim kalbimde tam bir melek <3

Tuğçe'nin Kitaplığı:
Tüm bu macera, tehlike, melekler, yarı melekler, şeytan, cennet ve cehennem arasında emin olabileceğiniz tek şey, siz de Jared'a kapılacaksınız; belki ilk görüşte değil, ama en kötü ikinci görüşte ;)

Anime ve Kitap Sever:
Kitap Twilight çakması gibi ama Jared eşsizdi ya :D


post signature

13 Kasım 2013 Çarşamba

Yorum: Supernatural - 9. Sezon 6. Bölüm


Derslerin yoğunluğundan dolayı blogla pek ilgilenemiyorum şu sıralar... Okuduğum kitapların yorumları yakın zamanda bloga eklenecek, dizi yorumlarına gelecek olursak... Supernatural'ın yeni bölümünü izleyince, uzun zamandır dizi yorumu yazmadığımı fark ettim. Aslında gayet güzel bölümler izlemiştim ama yorumlamak tamamen aklımdan çıkmış. Bu kısa arayı Supernatural ile sonlandırarak dizi yorumlarıma -derslerin el verdiği ölçüde- devam ediyorum ^_^



Devamı spoiler içerir.



Dizinin bu bölümü konusu bakımından oldukça ilginçti. Garip yöntemlerle insanları öldüren iblislere, cadılara ve diğer türlere alışkındık ama ya melekler... Cennette çıkan sorunları dünyaya taşımalarına-Castiel'i öldürmek istemeleri gibi-, dünyada farklı sorunlar çıkarmaları da eklendi bu bölümle.

Castiel demişken... Geçen bölümlerde Dean'in, Cass'e yanlarında kalamayacağını söylemesini hiç hoş karşılamamıştım. Ezekiel'ın Winchester'lara sağ gösterip sol vuracağını düşündüğümden bu meleğin her hareketini, her mimiğini, her cümlesini sorguluyorum ben. Kesin Cass'i yanlarından göndermesinde de bir kârı vardır bunun... Her neyse, diyeceğim o ki ben bu meleği sevmiyorum ve Cass'i Winchester'lardan uzaklaştırmasına da acayip sinir oluyorum. Fakat Cass insan olmaya bayağı alışmış gibi görünüyor. Düzgün bir işe girmiş ve sanırım şu anda sahip olduğu tek şey de o. Cass her ne kadar insan olsa da o meleksi saflığından bir şey kaybetmiş değil :) Gerçi, geçen bölümlerdeki deneyimlerinden sonra bir kadının kendisine ne amaçla yaklaştığını anlayabiliyor artık. Ama bu seferkinde Cass'in suçu yoktu bence zira ben de Cass gibi düşünmüştüm. Cass'e üzülsem de bulunduğu durum biraz komik gelmedi de değil hani :D


Dizinin bombası ise meleklerin düşüşünün tersine çevrilemeyeceğini öğrenmemizdi, hiç şüphesiz. Böyle bir şeyi beklemediğim için biraz şaşırdım, bu sezonun odak noktasının melekleri cennete geri yollamak olacağını düşünmüştüm. Eh, böyle bir şey olmayacağına göre sezonun devamında hangi konuların işleneceğini merak ediyorum :)

post signature

10 Kasım 2013 Pazar

Tanıtım: John Green - Kâğıttan Kentler

Goodreads Puanı: 4,11 (115.166 oy)
Orijinal Adı: Paper Towns
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Çeviri: Banu Talu
Liste Fiyatı: t 25,00
Sayfa Sayısı: 320
Kendini ararken kaybolmanın ve yeni bir başlangıçla hayat ile aşkı keşfetmenin hikâyesi...

Quentin Jacobsen tüm hayatını, maceraperestliğin kitabını yazmış Margo Roth Spiegelman'ı uzaktan severek geçirmiştir. Bu yüzden Margo tıpkı bir ninja gibi giyinmiş halde penceresine tırmanıp zekice planladığı intikam savaşına onu davet edince Quentin, Margo'nun peşine düşer.

Genç kızla sabaha kadar ortalığı karıştırdıktan sonra okula giden Quentin, her zaman bilinmezlerle dolu olan Margo'nun artık tam bir gizeme dönüştüğünü keşfedecektir. Fakat kısa süre sonra ipuçları olduğunu ve bunların kendisi için bırakıldığını fark eder. Birbirinden bağımsızmış gibi görünen ipuçlarının peşinde inatla ilerlemesine rağmen Quentin, Margo'ya ne kadar yaklaşırsa, tanıdığını sandığı kızdan o kadar uzaklaştığını görecektir...

"Hem kahkaha attıracak kadar komik hem de gerçekten dokunaklı."
-Kliatt-

"Green'in kalemi hayret verici... Bir şeyin nasıl hissettirdiğini, göründüğünü, etkilediğini sayfa sayfa belgeliyor. Büyüleyici, zekice kurgulanmış ve fazlasıyla duygusal."
-School Library Journal-

"Green sadece sıradışı bir zekâya sahip değil, aynı zamanda derinlemesine düşünen ve duygusal biri. Ayrıca muhteşem üslubu, eğlenceli ve aydınlatıcı metinleriyle mükemmel bir uyum içinde."
-Booklist-

"Printz ödüllü Green ne yapması gerektiğini iyi biliyor; derin ve zeki bir oğlan ile bu oğlanın sevgisini, okurları tatmin edecek bir üslupla sunuyor: İçten ve gerçekten komik diyaloglar, iç içe geçmiş ancak inandırıcı bir gizem ve tadından yenmeyen yan karakterler."
-Kirkus Reviews-

"Keyifli, zekâ dolu diyaloglar ve insanı şaşırtacak derinlikte bir sezgi yeteneği... Gerçekten etkileyici bir kitap."
-VOYA-

post signature

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...