31 Ekim 2013 Perşembe

Bu ay ne(ler) okudum (Ekim/2013)


Belki fark etmişsinizdir, ekim ayında "Bu ay ne okuyacağım?" yazısı yayınlamadım. "Bu ay ne okuyacağım?" yazılarının amacına ulaştığını düşündüğüm için bu yazı dizisini artık sonlandırıyorum. Yazıyı hazırlama amacım, öncelikle okuma alışkanlığımı düzene sokmaktı. Genelde ben, bir kitaba başlayıp o kitabı bitirmeden bir başkasına geçen biriydim. Aynı anda birçok kitabı okuyup bazısını sonra okumak üzere yarım bıraktığım da olurdu ve bu erteleme süresi ben kitabı yarım bıraktığımı hatırlayana kadar uzardı. İşte, "Bu ay ne okuyacağım?" yazılarını öncelikle bu alışkanlığımı değiştirmek için hazırlamaya başlamıştım. Ayın ilk haftası, o ay içinde okuyacağım kitapları belirlerdim ve blogumda paylaşırdım. Böylece hem o kitapları okumayı yarım bıraksam bile bu süreyi bir aya indirgemiş olurdum hem de kitaplığımda okunmayı bekleyen kitapları bir okuma sırasına soktuğum için okuyacağım kitabı seçerken yaşadığım kararsızlıkların önüne geçmiş olurdum. Fakat artık kitaplığımda okunmayı bekleyen çok kitap kalmadı ve bu yazı dizisi sayesinde okuma alışkanlığım da düzene girmiş oldu. Bu aydan itibaren yeni bir yazı dizisi hazırlamaya başlıyorum: Bu ay ne(ler) okudum.


Bu ay okuduğum kitaplardan oluşturduğum kulem, altı kitaptan oluşuyor. Kitapların incelemeleri blogta mevcut, göz atmak isterseniz kitapların isimlerinin üstüne tıklamanız yeterli ;)

Kayıp Kahraman, Neptün'ün Oğlu, Athena'nın İşareti ve Hades'in Evi, Rick Riordan'ın yazdığı Olimpos Kahramanları serisinin ilk 4 kitabı. Bu seriyi uzun zamandır okumak istiyordum. Serinin 4. kitabı Hades'in Evi'nin çıkmasına günler kala seriyi okumaya başladım ve çok geçmeden serinin bağımlısı oldum.

Korkak ve Canavar, Kitap Dostları olarak tur düzenlediğimiz bir kitaptı. Türk yazarların da harika fantastik kitaplar yazabileceği bu kitapla anladım.

Yıkılan Krallıklar ise Konuşan Kitaplar olarak incelediğimiz tur kitabımızdı. Kitap için kısaca, yine bir Dex harikası diyorum :D

Ekim ayında okuduğum kitapların hepsinin de benden tam puan aldığını belirtmeliyim. Fantastik severlere, bu kitapların hepsini şiddetle öneriyorum :)

Ekim ayında sizler hangi kitabı/kitapları okudunuz?


post signature

29 Ekim 2013 Salı

Yorum: Rick Riordan - Athena'nın İşareti (The Heroes of Olympus, #3)

Tür: Fantastik, Genç-Yetişkin, Macera, Mitoloji
Goodreads Puanı: 4,54 (65.610 oy)
Orijinal Adı: The Mark of Athena
Yayınevi: Doğan ve Egmont Yayıncılık
Çeviri: Belgin Selen Haktanır
Basım Yılı: 2012
Sayfa Sayısı: 560
ANNABETH dehşet içinde. Hera sağ olsun, altı aylık ayrılıktan sonra tam Percy'yle yeniden bir araya geleceklerken Jüpiter Kampı onlarla savaşa hazırlanıyor. 2. Argo, ateş püskürten gemi başı Festus ile birlikte ne yazık ki hiç de barışçıl bir görünüme sahip değil. Annabeth, JASON'ın güverteden Romalılara barış sinyalleri vermesini umuyor.

Ancak bu, tek sorun değil. Cebinde annesinin, her hatırladığında sinirlerini bozan hediyesini taşıyor: Athena'nın İşareti. Yedi melezi Ölümün Kapıları'na götürecek kehanet zaten ürkütücü. Bunun üstüne Athena ondan neden bu kadar tehlikeli bir görev bekliyor ki?

Ancak Annabeth'in en büyük korkusu, PERCY'nin değişmiş olması. Ya Percy artık bir Romalı olduysa? Ya eski arkadaşlarına artık ihtiyaç duymuyorsa? Savaşın ve bilgeliğin tanrıçasının kızı Annabeth, doğuştan bir lider olduğunu biliyor. Ama yanında Yosun Kafa olmadan hiçbir yere adım atmak istemiyor.

Dört farklı melezin bakış açısıyla yazılmış olan Athena'nın İşareti, kadim topraklara, Roma'ya kadar uzanan efsanevi bir macera. Çok önemli buluşlar, insanı dehşete düşürecek fedakârlıklar ve akla hayale gelmeyecek korkular, kehanetteki yedi melezi bekliyor.

Buyurun 2. Argo'nun güvertesine, eğer cesaretiniz varsa...
Serinin üçüncü kitabı Athena'nın İşareti'ne aslında biraz çekinerek başlamıştım. Hem adıyla hem de konusuyla kitap, Annabeth ağırlıklı olacağının sinyallerini veriyordu ve Annabeth'in favori karakterlerimden biri olduğunu pek söyleyemem. Fakat kitabı okurken Annabeth, beni düşündüğüm kadar rahatsız etmedi ve kitabı nasıl başladığımı anlamadan bitiriverdim.

Melezlerin bir araya gelip göreve çıkmalarını ama en çok da Percy'nin eski arkadaşlarına kavuşmasını sabırsızlıkla beklemiştim. Percy, yanında eski arkadaşları olmadığı zaman eksikmiş gibi geliyordu bana. Fakat bu kitapla yalnızca Percy'nin değil, diğer melezlerin de birlikte oldukları zaman eksikliklerinin tamamlandığını anladım. Bu yüzden Athena'nın İşareti'nin serinin diğer kitaplarına kıyasla ayrı bir yeri var bende ;)

Kitabın, serinin diğer kitapları arasından böylesine öne çıkmasının diğer -ve en büyük- nedeni sonuydu. Olimpos Kahramanları'na başlamadan önce, kitabın sonuyla ilgili minik spoilerlar yemiştim aslında ve kitabı okurken serinin diğer okurları kadar şok olmam diye düşünmüştüm. Ama neymiş, Rick Riordan söz konusu olunca şok olmamak, şaşkınlıktan küçük dilini yutacak duruma gelmemek söz konusu değilmiş; Athena'nın İşareti'ni bitirince bunu daha iyi anladım ve Rick Riordan'ın insan olduğu konusunda bir kez daha şüpheye düştüm. Neyse ki, ben Athena'nın İşareti'ni okurken elimin altında Hades'in Evi vardı da kitabın son bölümünün neden olduğu şoku kısa sürede atlattım ^_^ Serinin diğer okurları gibi kitabın çıkması için bir yıl bekleseydim, o şok ve sabırsızlık sonucu kafayı yiyip hafızamı yitirmem ve kim olduğumu hatırlamamam kuvvetle muhtemeldi :D

Athena'nın İşareti, serinin en sürükleyici kitabıydı desem, yalan söylemiş olmam sanırım. Athena'nın İşareti'ni okuduktan sonra, serinin ilk iki kitabı seri için bir nevi giriş bölümüymüş gibi geldi bana. Melezler, serinin asıl macerasına bu kitapta atılıyorlar ve yüzleştikleri sorunlar öncekilere kıyasla oldukça zor. Melezlerin karşılaştığı zorluklar ne kadar büyükse, kitabı da o kadar büyük bir heyecanla okuduğum için serinin en heyecanlı kitabının Athena'nın İşareti olduğunu düşünüyorum.

Sürükleyici kurgusu ve şok edici sonuyla Athena'nın İşareti, serideki favori kitabım oldu. Gerçi ben bunu, serinin her kitabı için söylüyorum ama, neyse ;) Rick Riordan'ın serilerindeki heyecanı her kitapla birlikte arttırmasını seviyorum. Şimdilik serideki favori kitabım Athena'nın İşareti, bakalım Hades'in Evi bu durumu değiştirebilecek mi...



Annabeth ürperdiğini hissetti. Buradaki mimariye bayılırdı. Evler ve bahçeler çok güzeldi ve Roma'yı anımsatıyordu. Ama güzel şeylerin neden hep kötü bir tarihle sarmalandığını merak etti. Yoksa bunun tam tersi miydi? Belki de kötü tarihleri, karanlık yönlerini gizlemek için güzel şeyler inşa etmelerine neden olmuştu.





post signature

28 Ekim 2013 Pazartesi

Yorum: Rick Riordan - Neptün'ün Oğlu (The Heroes of Olympus, #2)

Tür: Fantastik, Genç-Yetişkin, Macera, Mitoloji
Goodreads Puanı: 4,47 (123.756 oy)
Orijinal Adı: The Son of Neptune
Yayınevi: Doğan ve Egmont Yayıncılık
Çeviri: Belgin Selen Haktanır Us
Basım Yılı: 2011
Sayfa Sayısı: 462
Denizler tanrısı Poseidon'un oğlu Percy Jackson, uzun bir uykudan uyanıyor ve aniden kendini yılan saçlı iki kadınla yüz yüze buluyor. Sorun şu ki, bu yaratıklar ölmek bilmiyor.

Ancak bu, Percy'nin sorunları arasında belki de en önemsizi. Çünkü Percy gizemli bir yaşlı kadın tarafından bir kampa götürülüyor. Melezlerle dolu bir kampa. Percy'nin hayatında ilk defa gördüğü bir kampa. Ne yazık ki Percy geçmişinden yalnızca tek bir kişiyi hatırlıyor: Annabeth.

kesin olan bir şey var ki, Percy'nin daha yapacak çok işi var. İki yeni melez arkadaşı Hazel ve Frank'le birlikte, bugüne dek hiç görmediği kadar ağır bir görevle karşı karşıya: Yediler Kehaneti.

Bu yolda başarısız olurlarsa zarar görecek olan tek şey kamp değil ne yazık ki. Tehlikede olan, Percy'nin eski yaşamı, tüm sevdikleri, tanrılar ve elbette ki tüm dünya...
Neptün'ün Oğlu, Olimpos Kahramanları serisinin ikinci kitabı. Serinin ilk kitabını bitirir bitirmez Neptün'ün Oğlu'na başlamıştım. Kitabı okuyalı 2 hafta olmasına rağmen blog turlarıydı, bayramdı, hastalıktı derken kitabın yorumunu yazmaya vakit bulamadım. Neyse ki kendimi toparladım ve artık daha iyiyim. Serinin diğer kitaplarının yorumlarını da arayı fazla açmadan yayınlayacağım ;)

Karakterler ve mekanların çoğu PJO'da da geçtiğinden serinin ilk kitabı Kayıp Kahraman, PJO tadında bir kitaptı. Ama Neptün'ün Oğlu'nda çok farklı bir dünyaya adım atıyoruz. Kitapta geçen Roma Kampı alıştığımız Melez Kampı gibi bir yer değil. Aslında birçok açıdan birbirine benziyorlar fakat aralarında inanılmaz farklılıklar da var. Roma Kampı görkemli binaları ve rekabetçi ortamıyla etkileyici bir yer. Kampta yaşayan melezler de disiplinli ve ağırbaşlı. Ben de Percy gibi kampa hayran kaldım fakat kendimi evimdeymiş gibi hissedemedim. Yine de, kitap boyunca kampı keşfetmekten kendimi alamadım :D Kitabın başındaki Roma Kampı haritası da bu keşfi oldukça kolaylaştırdı ;)

Yeni melezleri ve tanrıların Roma versiyonlarını tanımak, kampı keşfetmek kadar eğlenceliydi. Kitabın ilk sayfalarında melezlerin ait olduğu kohortları ve tanrıları biraz karıştırmıştım. Fakat okudukça her şey yerine oturuyor ve kendinizi kampın bir parçası gibi hissetmeye başlıyorsunuz. Buna tehlike dolu yeni maceralar da eklenince kitabı birkaç saat içinde bitirmek çok da zor gelmiyor :)

Kitaptaki aksiyon, kendini daha ilk sayfalarda hissettirmeye başlıyor. Genelde, doğrudan olaya dalan kitapları sevmem; yazardan, olayın öncesinde kitaba ısınmak için küçük de olsa bir tanıtım bölümü beklerim. Ama bu durum, Neptün'ün Oğlu için geçerli değil. Olimpos Kahramanları serisi ve Rick Riordan'ı zaten daha önceden tanıdığım için ilk bölümlerdeki yüksek tempo beni o kadar da rahatsız etmedi; aksine, kitabın bu kısımlarını büyük bir heyecanla okumama neden oldu.

Kayıp Kahraman'ı okuduğum zamanlarda Percy'nin ne yaptığını, başına ne gibi olayların geldiğini merak etmiştim. Bu bakımdan Neptün'ün Oğlu, aydınlatıcı bir kitaptı. Roma Kampı'nı keşfetmek, yeni melezlerle ve tanrıların diğer versiyonlarıyla tanışmak da zevkliydi. Eğer serinin sonunda Rick Riordan ters bir hareket yapmazsa, Olimpos Kahramanları serisi favori Rick Riordan serim olacak gibi gözüküyor ^_^



Gigant ona aldırış etmeksizin "Yunanlı, Romalı, hiç fark etmez," dedi. "Her iki kampı da ayaklar altına alacağız. Titanlar ileriyi pek göremiyorlardı. Tanrıları yeni memleketleri olan Amerika'da yok etmeyi planladılar. Ama biz gigantlar işin doğrusunu biliyoruz! Bir otu doğru dürüst sökebilmek için, kökünden koparmak gerekir. Biz konuşurken birliklerim ufak Roma kampınızı yok ediyor, kardeşim Porphyrion da eski topraklarda gerçek savaşa hazırlanıyor! Tanrıları türedikleri topraklarda yok edeceğiz."





post signature

27 Ekim 2013 Pazar

Konuşan Kitaplar #19 Blog Tur | Yıkılan Krallıklar - Morgan Rhodes | Kitap Yorumu


Yıkılan Krallıklar'ı incelediğimiz turumuzun 4. gününden herkese merhaba! Turumuz son hızla, kaldığı yerden devam ediyor. Yorum Cadısı olarak ben, bugün kitap yorumumu paylaşıyorum. Daha önce kitaptan çeşitli alıntılar paylaşmıştım, göz atmak isterseniz buraya tıklayabilirsiniz. Bugünün tur programını yazının devamında bulabilirsiniz. Ayrıca, çekilişle 3 kişiye Yıkılan Krallıklar'ı hediye ediyoruz, katılmayı unutmayın ;)

Şimdiden keyifli okumalar ve bol şans ^_^

Mythica'yı Tanıyalım - Anime ve Kitap Sever
Hangi Karaktersin Testi - Maria Puder Ölmedi
Kitap Yorumu - Maria Puder Ölmedi
Kitap Yorumu - Yorum Cadısı

Tür: Aşk, Epik Fantezi, Fantastik, Genç-Yetişkin, Macera
Goodreads Puanı: 3,82 (3.837 oy)
Orijinal Adı: Falling Kingdoms
Yayınevi: Dex Yayınları
Çeviri: Taylan Taftaf
Basım Yılı: 2013
Sayfa Sayısı: 424
Prenses: Lüks bir dünyada şımartılarak büyütülmüş Cleo, uzun zaman önce yeryüzünden silinip gittiği düşünülen büyünün peşinde, zorlu ve tehlikeli bir yolculuğa çıkmak zorunda.

Asi: Haksızlıklar yüzünden öfkeden deliye dönen Jonas, ülkesinin sefalet içinde kalmasına neden olan baskıya karşı ayaklanıyor ve hiç tahmin etmediği bir görev üstleniyor.

Büyücü: Kraliyet ailesinin bir ferdi olan Lucia, geçmişi hakkındaki gerçeği ve sahip olacağı kehanet edilen doğaüstü gücünü keşfediyor.

Veliaht: Şiddetle büyüyen ve fetih için eğitilen, kralın ilk çocuğu Magnus, yüreğin kılıçtan daha keskin olabileceğini anlıyor.

Mitika'nın üç krallığında da büyü uzun zaman önce unutulmuştu. Şimdi, barışın hüküm sürdüğü yılların ardından, ölümcül bir huzursuzluk içten içe, bir hastalık gibi yayılıyor.

Her bir krallığın lideri güç için savaş baltasını çıkardı, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Krallıklar yıkılacak. Peki ama her şey yıkıldıktan sonra kim zaferle ayakta kalacak?


Morgan Rhodes'un fantastik dünyası Mitika'da yıllardır süren barış, Mitika'nın üç krallığının da yer alacağı bir savaş tarafından bozuluyor. Kıtanın en güneyinde yer alan Auranos, bu üç krallıktan en refah içinde olanı. Sıcak bir iklime sahip olan bu krallığın sayısız hayvana ev sahipliği yapan ormanları, nehirleri ve gölleri oldukça bereketli. Kralın, halkı din konusunda serbest bırakmasıyla halk kendini eğlenceye ve sefaya vermiş durumda. Eğlencelerinde özellikle Paelsia'da üretilen şaraplar büyük yer tutuyor. Paelsia, kıtanın ortasında yer alan fakir bir krallık. Yıllar önce Auranos'la aralarında yapılan bir antlaşmayla gittikçe fakirleşen ve geçimini sağlamak için şarap üretimine ağırlık vermek zorunda kalan bir halkı var. Krallığın arazileri genel olarak çorak olsa da Paelsia, halk tarafından büyülü olduğu iddia edilen üzüm tarlalarıyla meşhur. Halkın kutsallaştırdığı Paelsia kralı ise Paelsialılar gibi sefalet içinde yaşamıyor. Zenginliği Auranos kralıyla yarışan Paelsia kralı, halkı tarafından büyücü olduğuna inanılan biri. Bu yüzden de kral, halk arasına fazla karışmıyor; hatta halkın çok az bir kesimi kralı bizzat görmüş. Limeros'ta ise kral ve halkı arasında böylesine derin bir uçurum yok. Yılın neredeyse tamamı buzlar altında kalan, soğuk bir krallık, Limeros. Kralı da Limeros'ta hüküm süren iklim gibi, soğuk. Limeros kralı, dini gerekliliklerini yerine getirmeyen kişileri halkın geri kalanına örnek teşkil etmesi için acımasızca cezalandıran ve halkın kendilerini tamamen dine vermesi için krallığında lüksü ve eğlenceyi yasaklayan biri.

Kitaptaki olaylar, birbirinden böylesine farklı bu üç krallıkta yaşayan, farklı hayalleri ve amaçları olan karakterlerin gözünden anlatılıyor. Ana karakterlerden Cleo, Auranos prensesi olan güzel bir genç kız. İstediği her şeyi elde etmeye alıştığı için başkalarının sözünü pek dinlemiyor ve kendini tehlikeli bir maceranın içinde buluveriyor. Bir diğer ana karakter Jonas, Paelsialı bir şarap üreticisinin oğlu. Ağabeyinin öldürülmesiyle içi intikam hırsıyla doluyor ve bunun için evini, ülkesini terk ediyor. Diğer ana karakterler ise Limeros kralının çocukları Magnus ve Lucia. Magnus, babası gibi acımasız gözükse de aslında anlayışlı ve merhametli biri. Onun bu gerçek yüzünü gören tek insan, fazlasıyla düşkün olduğu kız kardeşi Lucia. Fakat Magnus'un kimsenin bilmesini istemediği bir sırrı var ve bu sır ortaya çıkarsa kız kardeşinin kendisinden uzaklaşacağına emin. Lucia ise gerçekte kim olduğunu öğreniyor ve bu, tüm Mitika'yı etkileyecek kadar büyük bir sır.


Karakterler birbirinden bağımsız gibi görünse de aslında birbirlerine oldukça bağlılar. Aralarındaki bağlantıların ve gelişmelerin meydana geliş şekli kurgunun incelikle planlandığını gösteriyor. Fakat kurgunun alt yapısı, işlenen kurgu kadar başarılı değil. Kitaptaki olayların geçtiği bu fantastik dünya hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak isterdim ben. Öncelikle, kitapta bir haritanın olmaması sebebiyle yazarın kurguladığı dünyayı kafamda canlandırmakta zorlandım. Mitika'daki krallıklar hakkında bildiklerim, krallıkların bazı coğrafi özellikleri ve hangi krallığın hangisiyle komşu olduğuyla sınırlıydı. Belli başlı özellikleri dışında Mitika hakkında aydınlatıcı bilgiler yoktu kitapta. Bu yüzden, kitabı okurken yazarın kurguladığı dünyayla ilgili çok fazla soru vardı aklımda. Ama bunu kafaya takmıyorum, neticede Yıkılan Krallıklar bir serinin ilk kitabı. Yazarın kurguladığı dünya hakkında daha bir çok bilgiyi, serinin devam kitaplarında bulacağıma inanıyorum, umarım yanılmıyorumdur :)

Kitabın başında, belli başlı karakterin hangi krallığa ait olduğunu gösteren, kısa açıklamalı bir bölüm vardı. Bu kısım, kitabın ilk sayfalarındaki karakter karmaşasını büyük ölçüde azaltıyor. Kitabı okurken sıklıkla bu kısmı açıp inceledim. Keşke harita da olsaydı kitapta, en azından krallıkların bulunduğu kıtayı aklımda canlandırma açısından yardımı dokunurdu.

Kitaptaki olayların farklı bakış açılarıyla ele alınması, yazarın kurguya ne derece hakim olduğunu gösteren özelliklerden biri ve Morgan Rhodes'un kurguya fazlasıyla hakim olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim ;) Yazar, sürpriz ve merak unsurlarını da ustaca kullanmış. Morgan Rhodes -George R. R. Martin kadar olmasa da- karakter öldürme konusunda acımasız, okurlarını şaşırtma konusunda ise becerikli bir yazar. Kitapta her şey harika gidiyor derken birden bire bir olay gerçekleşiyor ve şaşkınlıktan kitabı okuyamayacak bir durumda buluyorsunuz kendinizi. Yazar, bu kısımlarda olayları öyle bir kurguluyor ki bölümün nasıl biteceğini kestiremiyorsunuz. Bu gibi durumlarda kitabı birkaç dakikalığına kapatıp derin bir nefes almak ve bunun yalnızca bir kitap olduğunu defalarca tekrarlamak işe yarayabilir :D

Kitabın dili akıcı ve sade; kurgusu ise sürükleyici ve sürprizlerle doluydu. Karakterlerin betimlemeleri yeterliydi fakat kurgulanan dünya hakkında biraz daha bilgi verilseydi kitap tadından yenmezdi. Bu eksikliğine rağmen Yıkılan Krallıklar, benden tam puan aldı.


post signature

26 Ekim 2013 Cumartesi

Konuşan Kitaplar #19 Blog Tur | Yıkılan Krallıklar - Morgan Rhodes | Alıntılar


Konuşan Kitaplar'ın 19. turunun 3. gününden herkese merhaba! Bu turda, gerek kapağı gerekse konusuyla birçok okurun ilgisini çeken bir kitabı, Yıkılan Krallıklar'ı inceliyoruz. Turun bugünkü programını yazının devamında bulabilirsiniz. Yıkılan Krallıklar'ı hediye ettiğimiz çekilişe katılmayı unutmayın ;)

Alıntılar - Yorum Cadısı
Ana Karakterleri Tanıyalım - Kördüğüm Hayaller
Kitap Yorumu - Kitap Aşığı
Kitap Yorumu - Kitapların Tatlı Cadısı

Kitap yorumlarına ek olarak çeşitli etkinliklerin de yer alacağı turumuzun programı oldukça yoğun. Bu yüzden lafı daha fazla uzatmıyorum ve sizleri alıntılarla baş başa bırakıyorum :)

Bütün günlerini, bütün rüyalarını... bütün sırlarını paylaşmışlardı. Ama belli ki, bütün sırlarını değil. Bu, Jana'nın önceden sezebileceği türden bir şey değildi. "Neden bana ihanet ediyorsun?" demeyi başardı zorlukla. "Sen benim kardeşimsin." Sabina, halen burnundan süzülmekte olan kanı sildi. "Aşk için."



 "Bir şey istiyorsan," derdi Tomas her zaman. "Onu kendin alman gerekir. Çünkü kimse onu sana öylece vermez. Bunu sakın unutma, kardeşim."


Bugüne dek hiçbir muhafız Cleo'ya böylesine cesur bir ifadeyle bakmamıştı. Aslında, kimse buna cüret edememişti. Öfkeli, hırçın, dost canlısı olmaktan çok uzak... ama başka bir şey daha vardı. Cleo bütün dünyadaki tek kızmış ve artık, kendisinin bir parçası ona aitmiş gibi.


"Yalnızca içgüdülerimle hareket ettim. Daha önce sayısız kereler avlanmışımdır ama bu çok değişikti. Bir başkasının canını almak... hayatımda kendimi hiç bu kadar güçlü hissetmemiştim."


"Prenses Emilia, başka birini sevdiği için nişanını bozmayı başardı." "Yani ben de bir başkasına mı âşık olmalıyım?" Theon buna hemen cevap vermedi. Cleo, delikanlının kendisini dikkatle incelediğini fark etmişti. "Belki de olmalısınız," dedi en sonunda.


Prensesi bulamazsa, kral canını alırdı. Ve Cleo'nun başına bir şey gelecek olursa...Theon kendisi ölmek isterdi zaten. Gözlerindeki ışıltının kaybolduğunu, gamsız kahkahalarının yerini sessizliğin aldığını düşünmek... vücudundan bir anda soğuk ter boşalmıştı. Alnını koridorun mermer duvarına dayamak zorunda kaldı. Ona âşık oluyorum.


"Sonsuz gençlik, güzellik ve büyüden daha fazlasına mı?" diye sordu Cleo. "Geriye istenebilecek ne kalıyor ki?" "Güç. Bazıları için en önemli şey güçtür. Dünyanın bugüne dek tanıklık ettiği en büyük şeytanlıkların ardındaki neden, güce yönelik arayıştır."


"Nefret, çok güçlü bir duygudur. Kayıtsızlıktan çok daha güçlü. Ama nefretle yananlar, aynı yoğunlukta sevebilir de."


"Her şey kaybedilmiş gibi görünürken bile, büyü kalbinde saflık olanları bulur. Ve aşk, büyülerin en güçlüsüdür."


Magnus, yaptığı şey yüzünden utanç duymak istemiyordu. Lucia'ya duyduğu aşka gerçekten kendini teslim etmişti ve bunun rezil gibi görünmesini kabul etmeyecekti. Ortada rezil değil, saf bir şey vardı. Bütün dünyadaki en saf şey.


Sevgi, öfkeden güçlüdür. Sevgi, nefretten güçlüdür. Her şeyden güçlüdür.


"Aile dünyadaki en önemli şeydir," dedi kraliçe, sertçe. "Her şey çöktüğünde, geriye kalan ailedir."


Yakın zamanda o kadar çok kayıp yaşamıştı ki, bir parçası göğsünden sökülüp çıkarılmış gibi hissediyordu. Geride kanlı bir oyuk kalmıştı.


Kafasının içinde ablasının sesini yeniden duymaya başlamıştı. Bir kez daha, kendisine güçlü olması gerektiğini söylüyordu. Ama her şeyi ellerinden alındıktan sonra, nasıl güçlü olabilirdi?


"Kristaller olmadan, Mabet çöküp gitmeye mahkum. Bunun olduğunu, bu topraklarda gördüm. Her şey birbirine bağlı. Her şey sandığımdan çok daha fazla birbirine bağlı kardeşim." Kadın bir kahkaha atsa da, sesinde keyiften eser yoktu. "Belki de en iyisi budur. Bir fani olarak öleceksem, ne kadar uzun yaşamış ya da kendilerini ne kadar önemli sanıyor olurlarsa olsunlar, neden herkesin kaderi aynı olmasın ki? Her şey en nihayetinde sona ermek zorunda."


Her halükârda, savaş henüz bitmemişti. Bitmeye yakın bile değildi. Aksine, daha yeni başlamıştı. Ve, Cleo güçlü olacaktı. Tıpkı babasının ve Emilia'nın dediği gibi. Güçlü olacaktı. Hakkı olan tahtını geri alacaktı. Kraliçe olacaktı.


a Rafflecopter giveaway

post signature

24 Ekim 2013 Perşembe

Konuşan Kitaplar #19 Blog Tur | Yıkılan Krallıklar - Morgan Rhodes


Konuşan Kitaplar'ın 19. turundan herkese merhaba :) Bu turda, daha önce kapağını ve arka kapak yazısını tanıttığımız Yıkılan Krallıklar'ı inceliyoruz. Kitabın kapak görseline ve arka kapak yazısına göz atmak isteyenleri buraya alayım ;)

Yorumdan ön okumaya, alıntılardan röportaja kadar birçok etkinliği bulacağınız turumuz tam bir hafta sürecek ve biz, Konuşan Kitaplar ekibi olarak tam kadro bu turdayız ^_^ Turun bugünkü programını yazının devamında bulabilirsiniz. Herkese keyifli turlar!

Kitap ve Yazar Tanıtımı - Kitapların Tatlı Cadısı
Fantastik Edebiyat Nedir, Neler Okunmalı - Tuğçe'nin Kitaplığı
Morgan Rhodes / Michelle Rowan Kitapları - SaklamaKabı
Kitap Çekilişi - Kitap Aşığı

post signature

18 Ekim 2013 Cuma

Yorum: Rick Riordan - Kayıp Kahraman (The Heroes of Olympus, #1)

Tür: Fantastik, Genç-Yetişkin, Macera, Mitoloji
Goodreads Puanı: 4,38 (168.760 oy)
Orijinal Adı: The Lost Hero
Yayınevi: Doğan ve Egmont Yayıncılık
Çeviri: Belgin Selen Haktanır Us
Basım Yılı: 2011
Sayfa Sayısı: 544
Yunan efsaneleri günümüzde yaşamaya devam ediyor!
Percy Jackson ve Olimposlular macerasından sonra yepyeni bir seri başlıyor: Olimpos Kahramanları. İlk beş kitabın sonunda, büyük bir savaşın ardından Melez Kampı'nda bıraktığımız dostlarımız, yeni melezlerle birlikte yepyeni bir serüvene adım atıyorlar.

Ancak büyük bir sorun var: Percy Jackson kayıp!

İşte Olimpos Kahramanları serisinin ilk kitabı Kayıp Kahraman'da tanışacağımız üç yeni melez:

JASON'ın bir sorunu var. Hafızasını tamamen kaybetmiş. Jason buraya nasıl geldi? Burası neresi? Hatta Jason kim? Hiçbir şey bilmiyor ama bir şeyden çok emin. Bu işte ciddi bir terslik var.

PIPER bir sır saklıyor. Ünlü bir kişi olan babası üç gündür kayıp. Jason ve Leo'yla birlikte Melez Kampı adlı bir yere götürülüyor. İçinden bir his burada her şeyin açıklamasını bulacağını söylüyor ama her şeyi öğrenmek isteyip istemediğinden emin değil.

LEO çok becerikli. Melez Kampı'nda yerleştirildiği, alet edavatla dolu kulübeyi görünce kendini hemen evinde hissediyor. Kulübe arkadaşları bir tanrının oğlu olduğunu iddia ediyor. Bunun sürekli hayaletler görmesiyle bir ilgisi olabilir mi acaba?
Percy Jackson ve Olimposlular serisini bitirmiş, Kane Günceleri serisine başlamış bir okur olarak Olimpos Kahramanları serisine başlamasam ayıp olurdu. Bu seriye başlamayı uzun zamandır istiyordum aslında fakat bu zamanlarda başlayacağımı düşünmemiştim. Kardeşimin ve başta Emin olmak üzere arkadaşlarımın baskısına daha fazla dayanamadım ve Hades'in Evi'nin çıkmasına günler kala bu seriyi okumaya başladım.

Serinin ilk kitabı Kayıp Kahraman, Şimşek Hırsızı tadında bir kitap; yeni melezler, yeni bir görev, yeni maceralar... Ama kitabı böylesine şevkle okumamı sağlayan şey kitabın yeni maceraları ve melezleri, Son Olimposlu'da bıraktığım eski Melez Kampı'yla buluşturması. Bu yüzden de hem yeni maceralara atılmak, yeni melezleri tanımak için büyük bir heyecan duydum hem de uzun bir aradan sonra eve dönmüş gibi hissettim kitap boyunca :)

PJO'daki karakterler, gerek davranışları gerekse düşünme biçimleriyle benden yaşça küçük olduklarını hissettiriyordu. Bu nedenle PJO'yu okurken karakterlere bir abla gözüyle yaklaşıyordum. Fakat Kayıp Kahraman'da, bu karakterlerin gözle görülür bir değişim geçirmeleriyle kendimi kitaba daha çok kaptırdım. Karşımızda kendini geliştirmiş, yeteneklerinin ve sınırlarının farkında olan, daha olgun karakterler var. Bu durum, özellikle Annabeth'te çok belirgin. PJO'daki Annabeth'i pek sevmezdim, bana fazla burnu havada ve mükemmel gelirdi. Ama Kayıp Kahraman'daki hâline fazlasıyla kanım ısındı, öyle ki ben bile bu duruma şaşırdım.

Rick Riordan'ın mitolojik efsaneleri ve karakterleri, kurguladığı dünyayla buluşturma şeklini seviyorum. Yaptığı minik değişikliklerle bu antik efsaneleri ve karakterleri başarıyla günümüz dünyasına uyarlıyor ve farkını ortaya koyuyor. Kendisini favori yazarlarımdan biri yapan özelliklerin başında bu becerisi geliyor zaten. Kayıp Kahraman'ı okurken fark ettiğim becerisi ise karakterleri ustaca işlemesi ve romanlarında bu karakterlere gelişmeleri için yer bırakması. Rick Riordan bir gün çıkıp da kitaplarında geçen karakterlerin oğlunun arkadaşı olduğunu veya bu maceraları geçmişte kendisinin yaşadığını söylerse hiç şaşırmam; adamın kurguladığı dünya, işlediği karakterler o derece gerçek geliyor bana.

Kayıp Kahraman akıcı bir anlatıma, sürükleyici bir kurguya ve gerçekçi karakterlere sahip bir kitap; kısacası tam bir Rick Riordan kitabı. Seriyi henüz bitirmediğim hâlde, Olimpos Kahramanları serisini PJO'dan daha çok seveceğimi düşünüyorum.



"Bazı şeyleri hatırlıyorum," dedi. Konuştukça da açıldı. " Jüpiter'in oğlu olmanın zor bir şey olduğunu hatırlıyorum mesela. Herkes benden bir lider olmamı bekliyordu ama ben kendimi hep yalnız hissediyordum. Sanırım sen de Olimpos'ta öyle hissediyorsundur. Diğer tanrılar sürekli kararlarını sorguluyordur. Bazen zor kararlar alman gerektiğinde diğerleri seni eleştiriyordur. Üstelik diğer tanrılar gibi hemen yardımıma gelemiyorsundur. Beni kayırdığını sanmasınlar diye hep mesafeli davranmak zorunda kalıyorsundur. Neyse, sanırım demek istediğim..." Jason derin bir nefes aldı. "Sadece seni anladığımı söylemek istiyorum. Elimden geleni yapacağım. Benimle gurur duymanı sağlayacağım. Ama bana yol göstersen de hiç fena olmaz baba. Eğer yapabileceğin herhangi bir şey varsa yap ki arkadaşlarıma yardım edebileyim. Benim yüzümden ölmelerini istemiyorum. Onları nasıl koruyacağımı bilmiyorum."





post signature

14 Ekim 2013 Pazartesi

Yorum: The Mentalist - 6. Sezon 3. Bölüm


The Mentalist, yeni sezona bomba gibi bir bölümle giriş yapmıştı. Hatta bir önceki bölüm de 6. sezonun ilk bölümünü aratmayacak heyecandaydı. Ama bu bölüm, ilk iki bölüme kıyasla Red John konusunda birazcık sönük kalmıştı. Fakat, birçok izleyicinin dizinin ilk sezonundan itibaren gerçekleşmesini merakla beklediği bir gelişme yaşandı. Gerek bu sürpriz olayla gerekse Red John cephesindeki gelişmelerle dizi, 6. sezona diğer sezonlarından farklı bir heyecanla devam ediyor.



Devamı spoiler içerir.



Bu bölümün açılış sahnesi çok sevimliydi ^_^ Davaya girişi ise biraz ani gibi geldi bana, diğer bölümlerdeki girişlerden farklıydı. Doğrudan olaya dalmak yerine birkaç dakikalık bir giriş kısmı güzel olabilirdi. Neyse ki, bölümde bu kısmın telafi edecek sürpriz bir gelişme yaşandı :)


Bu anı dizinin ilk sezonundan itibaren bekliyordum. Öyle ki, Grace ve Rigsby'nin arasına giren her insana karşı aniden gelişen bir antipati oluşuyordu bende. Sonunda, sonunda evlendiler yahu! Nasıl da sevimliler, nasıl da mutlular :) Bu bölüm Grace-Rigsby ikilisi açısından biraz duygusaldı. Birbirlerine karşı hissettikleri ve bu uğurda yapabileceklerinin en küçük kanıtı, bu evlilik. Allah bir yastıkta kocatsın diyorum, mutlu mesut yaşasınlar ^_^

Red John cephesindeki gelişmelere geçmeden önce Jane'e de değinmek istiyorum. Bu evliliğe -farkında olmadan da olsa- neden olan isim aslında Jane'di. Grace ve Rigsby'ye katili bulmak için tasarladığı planlarda neler yapmaları gerektiğini söylemeseydi, çifte kumrular muhtemelen evliliğe giden bu yola daha geç gireceklerdi, hatta belki de hiç giremeyeceklerdi. Grace ve Rigsby evlilik yeminlerini ederken Jane'in gözlerinin dolması ise uzun zamandır merakla beklediğimiz evlilik sahnesi kadar dokunaklıydı. Belki Grace ve Rigsby için mutlu olduğundan belki de kendi evlilik töreni aklına geldiğinden gözleri dolan Jane'in artık Red John'un gerçek kimliğini öğrenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Red John konusunda ise minik de olsa bir ilerleme kaydedildi. Geçen bölümde Jane'in eski terapistinin notlarından ulaşılan bilgilere göre Red John'un yükseklik korkusunun olduğu söylenmişti. Bu bölümde yer alan Red John şüphelilerinden Sheriff McAllister'ın ise yükseklik korkusunun olmadığını öğrendik. Bu durum biraz karışık olsa da Sheriff McAllister'ı listeden çıkarılacağına emin değilim ben.

6. sezonun bu üç bölümünü dikkatle izlemeye çalıştım. Senaristlerin bize sunduğu bilgi kırıntılarına dayanarak Red John konusunda aklımda yeni bir teorinin geliştiğini söyleyebilirim. Dizi boyunca izleyicilere Red John'un bir kişi olduğu izlenimi verildi fakat ya Red John bir kişiden ziyade birkaç kişinin birleşip geliştirdiği bir kimlikse diye düşünmeden edemiyorum. Bu tarz bir düşünce, geçen bölümde üç Red John şüphelisinin Gale Bertram'ın odasında toplanıp aralarında yaptıkları konuşmaya kadar aklıma gelmemişti. Senaristlerden bu tarz, izleyiciyi ters köşeye yatırtacak cinsten hareketler bekliyorum doğrusu :D

post signature

13 Ekim 2013 Pazar

Kitap Dostları, Kitap Tur #7 | Korkak ve Canavar - Barış Müstecaplıoğlu | Kitap Yorumu + Ön Okuma + Çekiliş


Kitap Dostları'nın 7. turundan herkese merhaba! :) Kısa bir tatilin ardından turlarımıza devam ediyoruz. Bu turumuzda yerli bir yazar olan Barış Müstecaplıoğlu'nun Perg Efsaneleri serisinin ilk kitabı Korkak ve Canavar'ı inceliyoruz. İncelediğimiz kitabın hem fantastik türünde olması hem de yerli bir yazarın kaleminden çıkması, bu turun bende ayrı bir yerinin olacağına işaret ediyor ;) 

Bu turda ayrıca Maria Puder Ölmedi ve Kitap Avcısı bizlere eşlik ediyor. Tur takvimini aşağıda bulabilirsiniz. 2 kişiye Korkak ve Canavar'ı hediye ettiğimiz çekilişe katılmayı da unutmayın. Herkese keyifli turlar ^_^


Tür: Fantastik, Macera, Türk Edebiyatı
Goodreads Puanı: 3,98 (41 oy)
Orijinal Adı: -
Yayınevi: İthaki Yayınları
Çeviri: -
Basım Yılı: 2013
Sayfa Sayısı: 312
Perg Efsaneleri 1. Kitap

Eserleri 8 dile çevrilen ve özellikle Çin'de büyük bir ilgi toplayan Barış Müstecaplıoğlu'nun Perg Efsaneleri serisinin ilk romanı Korkak ve Canavar, Türkiye'de fantastik kurgu edebiyatının da ilk romanı. Günümüzde bir klasik olan bu eser, hayal gücü ile insani duyguları buluşturma başarısıyla birçok okulda edebiyat derslerinde okutuluyor.

Bize yeni bir diyarı keşfetmenin tadını yaşatırken, aslında insanın kendini keşfetmesini anlatan Korkak ve Canavar'da, sıradışı kahramanlarımız Leofold ve Guorin'in sürprizlerle dolu yolculuklarına eşlik ediyoruz.

Perg Efsaneleri, bizden farklı olanı, farklı görüneni ve farklı yaşayanı sevebilmek üzerine yazılmış en güzel öykülerden biri...

Çeşitli ırkların yaşam sürdüğü Perg Diyarı, irili ufaklı birçok adadan oluşuyor. Ana karakterlerden Leofold ise diyarın batısında yer alan Kadi'de yaşayan bir asker. Cesur, gözü pek ve yakışıklı Leofold'un kaderi savaş sırasında, lanetli olarak anılan Tünel'e sığınmasıyla değişiyor. Kendisi henüz daha çocukken, ailesini bu tünelde gizemli bir şekilde kaybettiği için son çare olarak bu tünele ayak basıyor. Tünele sığınmasıyla ailesinin başına neler geldiğini öğrense de bu lanetli yerden bir canavara dönüşmüş olarak ayrılıyor; kütük kalınlığında uzuvları, pençeli elleri, garip bir kabukla kaplı cildi ve canavarları korkutacak kadar çirkin yüzüyle Leofold evine geri dönemeyeceğini anlıyor. Kimseye zarar vermemek için ormanda yaşamayan başlayan Leofold, nam-ı diğer Canavar bir gün, Geyfor ayısından kaçmaya çalışan bir insanla karşılaşıyor.

Ana karakterlerden diğeri Guorin, savaşa katılmamak için sakat numarası yaparak Kadi'deki köyünde kalacağını ve ailesini koruyacağını düşünen biri. Fakat bir gün Asuber'in askerleri köyünü basıyor ve komutanları anlık bir sinirle Guorin'in eşini ve doğmamış çocuğunu öldürüyor. O sırada sakat numarası yaptığı açığa çıkan Guorin, komutanın meydan okumasından, ailesini katleden bu adamdan intikam alacağı düellodan kaçmayı seçiyor. Bu utançla evine geri dönemeyeceğini anlayan ve ormanda yaşamaya başlayan Guorin, nam-ı diğer Korkak bir gün, kendisini Geyfor ayısından kurtaran bir yaratıkla karşılaşıyor.

İşte, Korkak ve Canavar'ın karşılaşmaları bu şekilde gerçekleşiyor. Bir süre birlikte gezen ve birbirlerini kollayan bu ikili daha sonra, yurdundan uzak düşmüş yaşlı bir büyücüyle tanışıyor. Leofold ve Guorin gibi kendi sırlarının yükünü taşıyan büyücü Geryan onlara, Perg'i ele geçirmek isteyen savaş tanrısı Tshermon'u durdurmak için yapacağı yolculukta kendisine eşlik etmelerini teklif ediyor. Bu sayede Leofold, korkunç ve tehlikeli görünüşüne rağmen tekrar eskisi gibi savaşmaya ve hayat kurtarmaya devam edeceği; Guorin ise ailesini kaybetmesine neden olan korkaklığını yenebileceği ve içindeki cesareti açığa çıkarabileceği bir fırsatla karşılaşıyor. Birbirinden farklı bu üç gezgin, sürprizlerle dolu maceralara atılırken aynı zamanda dostluk, merhamet, cesaret gibi kavramları da yakından tanıyacakları bir serüvene doğru yolculuğa çıkıyor.

Olayların içinde yaşadığımız dünyadan ayrı, fantastik dünyalarda geçen fantastik kitaplara karşı ayrı bir sempatim vardır benim. Oluşturulan/yaratılan her fantastik dünyayla yazarların hayal gücünü keşfetmekten büyük bir zevk alırım. Kurgulanan dünyanın sınırsızlığı hem merak duygumu uyandırır hem de yeni bir dünyayı keşfedeceğim için heyecanlanırım. Fakat ne yazık ki ülkemizde yerli fantastik kitapların varlığı bir elin parmaklarını geçmiyor. Hâl böyle olunca birçok okuyucu yabancı yazarlara yöneliyor. Bu yüzden, Korkak ve Canavar'a büyük bir merak ve mini minnacık bir ön yargıyla başladım. Ama çok geçmeden ön yargım kırıldı ve kitabın favorilerim arasına gireceğini anladım.


Korkak ve Canavar kurgulanan dünya konusunda benden tam puan aldı. Barış Müstecaplıoğlu'nun kurguladığı dünyanın her köşesi gizem dolu. Bu esrarengiz Perg diyarını iyice anlamak için kitabın başında siyah-beyaz bir harita bulunuyor. Haritanın kitaba konulması okuyucular için büyük artı, zira ben kitabı okurken sıklıkla haritayı açıp inceledim.

Yazarın karakter işleme ve geliştirme becerisi de kurguladığı dünya kadar başarılı. Kitaptaki kahramanlar sadece iyi ya da sadece kötü değiller; içlerinde hem iyiliği hem de kötülüğü barındıran, hataları, kusurları ve pişmanlıkları olan kişiler hepsi. Karakterlerin bu şekilde işlenmesinin kitaba ayrı bir tat kattığını düşünüyorum.

Yazar, Korkak ve Canavar'da sade bir dil kullanmış. Kurgunun dallanıp budaklanması, karakterlerin ise çok olması sebebiyle bu günlük dilin kullanılması isabet olmuş bence. Kitap süslü bir dille yazılmış olsaydı, kitabı okurken bu kadar zevk almazdım muhtemelen; kitap fazla ağır gelebilirdi bana.

Kitabın daha doğrusu serinin kapaklarına bayıldım. Korkak ve Canavar'ı içeriği yansıtan, ayrıntılı bir tasarım süslüyor. Kapak çizimleri Ertaç Altınöz'e ait, yazımda kullandığım Prom ve Gerf kedisi çizimleri ise Engin Deniz Erbaş'ın çizimlerinden. Her iki sanatçı da kalemiyle harikalar yaratmış. Ama özellikle serinin kapaklarına bakmaya doyamıyorum ben.

Sade yazı dili, ilgi çekici kapağı, sürükleyici ve özgün kurgusuyla Korkak ve Canavar, fantastik severlerin mutlaka okuması gereken bir kitap. Yerli fantastik romanlara karşı ön yargılarınızı kırdıracak olan bu muhteşem eserle siz de tanışın ve bu büyülü maceraya ortak olun :)




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...