30 Eylül 2013 Pazartesi

Yorum: The Mentalist - 6. Sezon 1. Bölüm


Yeni bölümünü dört gözle beklediğim dizilerden biri de The Mentalist'ti. Yaklaşık 5 aylık bir bekleyişin ardından dizinin yeni bölümü dün CBS'te, bugün de altyazılı olarak internette yayınlandı.

Jane, Lorelei sayesinde, şüphelileri 7 isme indirgemişti. Ardından bu isimleri Lisbon'la paylaşmıştı. Red John'un gerçek kimliğine bu kadar yaklaşmışken beklenmedik bir şey oldu. Sürpriz bir gelişmeyle, Red John'un bu isimleri Jane'den önce bildiğini öğrendik. Nasıl, neden diye soramadan sezon finali böyle bomba etkisi yaratan bir olayla sona ermişti.



Devamı spoiler içerir.



Yoruma doğrudan Red John'la başlarsam işin içinden hiç çıkamayacakmışım gibi geliyor. Bu yüzden öncelikle bölümde geçen davayla başlıyorum :) Diziye yakışır nitelikte bir davaydı, bence. Jane, katil(ler)in kim olduğunu ima etmeden ancak birkaç saniye önce o kişilerin de şüphelilerden olabileceğini düşündüm. The Mentalist'in böyle ayrıntılı ve şaşırtan davalarını izlemeyi seviyorum. Hele ki aynı bölümde bir de Red John varsa, o bölüm tadından yenmez...

Jane, 7 şüpheliyi Lisbon'a bu isimlerden kimseye bahsetmemek şartıyla açıklamıştı. Ama Lisbon ne yaptı... Şüphelilerin telefonlarını takip etmek için gitti Grace'e söyledi. O da Rigsby'ye, Rigsby de Cho'ya söyleyince ortada sır mır kalmadı tabii. Bu isimleri bilmek zaten tehlikeli, Red John'un da bu isimleri bilmesi tehlikenin boyutunu daha da yükseltiyor. Zaten bölümün sonunda Jane'in korktuğu başına geliyor. Red John tıpkı Jane'in düşündüğü gibi Lisbon'ı manipüle ederek tuzağa düşürüyor. Red John'un sadece Jane'e göz dağı vermek amacıyla böyle bir şeye başvurduğunu ve Lisbon'ı öldürmediğini düşünüyorum ben.


Fakat 7 şüpheliden biri olan Brett Partridge için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Brett Partridge, dizinin fanlarınına göre Red John olması en muhtemel isimdi. Bu karakterin Red John tarafından öldürülmesi Brett Partridge'ın listeden çıktığı anlamına geliyor ve geriye üstü çizilmesi gereken 5 isim kalıyor.

Red John'un boy gösterdiği bölümlerde ayrı bir heyecan var :D Şüphelilerden birinin elenmesi de bu heyecanı katlıyor. Bu ve bunun gibi diğer aksiyon dolu olayların arasındaki boşluğu dolduran davanın incelikle işlenmesi ise bölümü sıkılmadan, keyifle izlememizi sağlıyor. The Mentalist'in ekranlara harika bir bölümle geri döndüğünü düşünüyorum. Bu sezonun her bölümünü büyük bir merakla bekliyorum ;)

post signature

28 Eylül 2013 Cumartesi

Yorum: Haven - 4. Sezon 3. Bölüm


Takip ettiğim dizilerin çoğu kasım sonu gibi ekranlara döneceğinden şu sıralar dizi sıkıntısı çekiyorum. Haven ve izlediğim birkaç dizi olmasa önümüzdeki haftaları nasıl atlatırdım bilmiyorum. Dizi sıkıntısını geçtim, Haven'ın bölümlerini bir hafta beklemek bile yeteri kadar zor. Ama her bir bölümü beklediğime değiyor :)

Geçen bölümde, Audrey'in aslında ölmüş olabileceği üzerinde durulmuştu ve böyle bir şey benim aklımın ucundan bile geçmemişti. Bu bölümü sabırsızlıkla bekleme nedenlerimden biri de bu sorunun cevabını alabilmekti. Bu ve bunun gibi birkaç sorunun cevabı Haven'ın 4. sezon 3. bölümünde mevcut.



Devamı spoiler içerir.



Her bölümde olduğu gibi, bu bölümde de sorunlu birinin yol açtığı bir davayla yeni bölüm başlıyor. Bu bölümdeki dava, bana biraz doldurma gibi geldi. Önceki sezonlarda sorunlularla ilgili davaların büyük bir kısmında o sezonun amacına yönelik bir bağlantı bulunurdu. Ama bu seferki olmamıştı sanki... Fakat Audrey'in durumuyla ilgili yeni gelişmelerin varlığı, bunu telafi edecek nitelikteydi ;)

İlk önce Audrey'e benzeyen bir ceset bulunduğuna dair bir şeyler söylendi. Audrey'in ölmüş olması ve araf gibi bir yerde sıkışıp kalması... Kırk yıl düşünsem böyle bir şey aklıma gelmezdi. Neyse ki Audrey'ye ait olduğu sanılan ceset bir başkasının çıktı da, Haven sakinleriyle birlikte ben de derin bir nefes aldım :)


Jennifer ilaçlarını bırakınca, Audrey ve o adam arasında geçen konuşmaya kulak misafiri oldu. Ben, Audrey'in Duke gibi ahırdan çıktığına inanmıştım. Fakat Audrey'in aslında hâlâ ahırda olduğunu, etrafındaki her şeyin ise gerçek olmadığını öğrendik. Peki bu adam neyin nesi, ahırın ya da Ajan Howard'ın bir yansıması olabilir mi? Bu sorunun cevabı sonraki bölümlere kaldı ne yazık ki...

Bölüm genel olarak tatmin ediciydi. Polislerin ilgilendikleri dava biraz basit kalsa da Audrey'in durumuyla ilgili yeni bilgilerin ortaya çıkması bölümü kurtardı. Umarım sonraki bölümlerdeki davalar biraz daha Audrey'ye yönelik olur. Bu iki konunun arasında bir bağlantı olduğu zaman bütünlük sağlanıyor gibi geliyor bana ve bu bölümleri izlemesi daha zevkli oluyor.

post signature

27 Eylül 2013 Cuma

Yorum: Rick Riordan - Kırmızı Piramit (Kane Chronicles, #1)


Tür: Fantastik, Genç-Yetişkin, Macera, Mitoloji
Goodreads Puanı: 4,02 (105.930 oy)
Orijinal Adı: The Red Pyramid
Yayınevi: Doğan ve Egmont Yayıncılık
Çeviri: Belgin Selen Haktanır Us
Basım Yılı: 2010
Sayfa Sayısı: 622
Carter Kane, annesini altı yaşındayken kaybettiğinden beri babası, ünlü Mısır Bilimcisi, arkeolog Dr. Julius Kane ile dünyayı dolaşmaktadır ve evi, bir valizden ibarettir. Carter böyle bir hayat sürerken kız kardeşi Sadie Kane Londra'da, anneannesi ve dedesiyle yaşamaktadır. Ayrı geçen altı yıldan sonra iki kardeşin ortak hiçbir noktası kalmamıştır. Ancak artık her şey değişmek üzeredir.

Bir Noel gecesi, iki kardeş babaları sayesinde Londra'da yeniden bir araya gelirler. Babaları, her şeyi yoluna koymaya kararlıdır ve onları nedeni belirsiz bir şekilde British Museum'a götürür. Ancak işler beklendiği gibi gitmez ve Julius Kane, kulakları sağır eden, devasa bir patlamayla aniden sırra kadem basar.

Antik Mısır tanrıları birer birer uyanıyor! Akıl almaz bir intikam planını durdurmak, Carter ve Sadie'ye düşüyor.

Çok satan Percy Jackson ve Olimposlular serisinin yazarından bir Mısır Mitolojisi efsanesi! Kane Günceleri serisinin ilk kitabı olan Kırmızı Piramit, gerilimi ve mizahı bir araya getiren, bir kahramanlık ve sadakat öyküsü.
Rick Riordan, mitoloji denildiği zaman aklıma gelen ilk isimlerden biri. Yazarın daha önce Percy Jackson ve Olimposlular serisini severek okumuştum. Seri, favorilerim arasındaki yerini almıştı. Rick Riordan'ın bu serisinin de çok iyi olacağını düşünerek beklentimi yüksek tuttum ve Kırmızı Piramit'e başladım. Kitap, beklentimi karşıladı fakat kitapta beni rahatsız eden minik bir olumsuzluk da vardı.

Kitapta beni şaşırtan bir şey oldu. Kırmızı Piramit -PJO gibi- genel olarak 10-16 yaş aralığına hitap ediyor. Fakat kitabı okurken ben bunu PJO'daki gibi hissetmedim. PJO'daki karakterlerin yaş olarak benden çok küçük olduklarının farkındaydım, ama Kırmızı Piramit'teki karakterlerin sık sık benimle aynı yaşta olduğu izlenimine kapıldım. Bunun nedeni, Kırmızı Piramit'teki karakterlerin doğrudan olaya dalması ve daha çabuk olgunlaşmaları olabilir, bilemiyorum. Ama bu durum, kendimi kitaba kolayca kaptırmamı sağladı.

Rick Riordan'ın kurguladığı dünyaya her zaman hayran kalmışımdır. Kırmızı Piramit'te de bu gelenek bozulmuyor. Yazar, mitoloji ve günümüz dünyasını öyle bir ustalıkla birleştiriyor ki gerçek olduğuna inanmamak güç. Bu gerçekçi dünyaya aksiyon ve macera da eklenince ortaya elinizden bırakamayacağınız bir kitap çıkıyor.

Kitapta gözüme takılan ve rahatsız olduğum bir konu var. Kırmızı Piramit'in ana karakterleri Carter ve Sadie, tavır ve davranış olarak PJO'daki Percy ve Annabeth'e çok benziyorlar. Carter, tıpkı Percy gibi biraz çekingen fakat işin ucunda sevdiği insanlar olunca cesurlaşıyor. Sadie ile arasındaki etkileşim, Percy-Annabeth ikilisini andırıyor. İki çift de birbirlerine katlanamayacaklarını dile getirmelerine rağmen birbirlerini önemsiyorlar. Sadie ise Annabeth gibi biraz kibirli. Nasıl Annabeth, Percy ile atışmadan duramıyorsa Sadie de Carter ile anlaşamıyor. Bu ikilinin arasındaki tek fark, Percy ile Annabeth sevgili iken Carter ile Sadie'nin kardeş olması.

Kırmızı Piramit, büyük bir merakla ve zevkle okuduğum bir kitaptı. Rick Riordan, ortaya karakter bakımından PJO'ya benzeyen fakat kurgu bakımından özgün bir kitap çıkarmış. Percy Jackson ve Olimposlular serisini sevenlerin Kırmızı Piramit'i de seveceğini düşünüyorum.



Neden yetişkinler bu kadar kalın kafalıydı? Her zaman 'doğruyu söyle' derlerdi, doğruyu söylediğinizde de size inanmazlardı. O hâlde, doğruyu söylemenin ne faydası vardı?





post signature

25 Eylül 2013 Çarşamba

Kitap Alışverişi | 2


Geçen sene okunmayı bekleyen bir ton kitabım olduğunu hatırlıyorum. Şimdi ise o kitapların yarısından fazlası okunmuş durumda. Bu da demek oluyor ki okuduklarımın yerine yeni kitaplar almam gerekiyor!

Okuoku'dan pazartesi günü sipariş verdiğim kitaplarım bugün elime ulaştı. İnternetten kitap siparişi konusunda hızları ve kapıda ödeme seçeneğiyle Okuoku ilk tercihim oluyor. Fakat bu seferlik -özellikle belirtmeme rağmen- hiç ayraç yoktu kutuda. Ama yolladıkları hediye kitap ile bu olumsuzluğu biraz olsun unutturuyorlar. Kitap Hırsızı'nın yakın zamanda filmi de çıkıyor, Okuoku'nun hediye tercihinin bu kitap olmasına sevindim :)

Aldığım diğer kitaplar bir yana Aynı Yıldızın Altında bir yana... Kitap hakkında o kadar çok şey duyduktan sonra sonunda bu kitabı okuyacağım için garip bir mutluluk kaplıyor içimi :D Aynı şey Yakut Kırmızı, Safir Mavi ve Zümrüt Yeşil için de geçerli. Bu seriyi gördüğüm andan itibaren okumayı istiyordum, hem kapakları -ciltli ve kapak tasarımları bir harika ^_^- hem de konusuyla beni benden almıştı. Kuralsız ve Mekanik Prenses hakkında azıcık spoiler yediğim için şu anda pek heyecanlı değil gibiyim, ama ilerleyen zamanlarda o kitaplar için de deli olacağımı biliyorum :D Saksı Olmanın Faydaları'nın filmini izlediğimden beni nasıl bir kitabın beklediğini tahmin edebiliyorum. Ayrıntıları unutmaya başlayınca kitabı elime alacağım muhtemelen, şimdilik diğer kitaplarla birlikte kitaplığımda okunmayı bekleyecek ;)

post signature

23 Eylül 2013 Pazartesi

Yorum: Downton Abbey - 4. Sezon 1. Bölüm


Downton Abbey'i Ağustos'un son günlerinde izlemeye başlamıştım. Dizinin türü bana pek hitap etmediği halde dizinin, bu sene izlediğim en iyi dizilerden biri olduğunu düşünüyorum. Downton Abbey için de bir tanıtım yazısı hazırlayacağım, umarım :) İngiliz yapımı bu dizinin ne kadar harika olduğunu yazmayı tanıtım yazısına saklıyorum ve dün yayınlanan yeni bölümün yorumuna geçiyorum ^_^

Dizinin geçen sezon finalinde Matthew, araba kazası geçirdikten sonra vefat etmişti. Zaten dizide sevdiğim bütün karakterler bir bir ölüyor, önce Sybil şimdi de Matthew... Ev halkının bu sarsıcı olaydan nasıl etkileneceğini az çok tahmin etmiştim zaten. Fakat bu bölümde, evdeki yas havasını dağıtacak bazı sürpriz gelişmeler de yok değildi ;)



Devamı spoiler içerir.



Bölümün başında izleyiciyi minik bir sürpriz karşılıyor: evin hanımının oda hizmetçisi Bayan O'Brien, gecenin bir yarısı evden gizlice ayrılıyor. Sanırım oyuncunun diziden çıkmak istemesi üzerine böyle bir yola başvuruldu zira ben o kadının bütün o olaylardan sonra böyle bir davranış sergileyeceğini düşünmüyorum. Diziden ayrılmasına da üzülmedim değil, son bölümlerde biraz ters hareketler yapsa da diziye ayrı bir tat kattığını düşündüğüm karakterlerden biriydi.

Gelelim Mary'ye... Dizinin ilk bölümünden itibaren bu kızdan hiç hazzetmedim ben. Zaten Matthew gibi melek bir adamın bu kadında ne bulduğunu da hiçbir zaman anlayamayacağım sanırım...Bencil, acımasız ve küstah bir genç kadındı. Şimdi ise huysuz, sevimsiz ve sorumsuz bir dula dönüşmüş. Matthew'un ölümünden en çok etkilenen kendisiydi ve bu konuda neler hissettiğini, yaşadığını düşünemiyorum bile. Ama bu üzüntünün arkasına saklanıp oğlunu ihmal etmesi... Neyse ki bölümün sonlarına doğru kendini biraz olsun toparladı. Sonraki bölümlerde oğluyla ve Matthew'un bıraktıklarıyla avunacak muhtemelen.

Çocukların bakıcılarına da bir paragraf ayırmalıyım diye düşünüyorum. O nasıl bir bakıcıdır öyle... Thomas'ın uyarısı olmasa o kadın Sybil'e kim bilir daha neler yapardı! Ben Leydi Grantham'ın yerinde olsaydım o kadını öyle kibarca kovmak yerine mutlaka bir tane yapıştırırdım. Kendisi o minik kızın tırnağını geçtim, afedersiniz ama boku olamaz. Vallahi çok sinir etti beni bu salak kadın! Neyse ki evden atıldı da çocuklarla aynı havayı bile soluyamayacak bir daha...

Bakıcı kadın kadar beni sinir eden bir diğer karakter de Edna. Kendisi Sybil gibi girişken, farklı ve çekici olayım demiş ama aslında itici, yerini bilmeyen ve saygısız bir hizmetçi olmuş. Tom'u, Sybil için vazgeçtiği bütün değerleri ona hatırlatarak yoldan çıkarmaya çalışmıştı fakat Tom, kızı reddetmişti. O zamanlar hâlâ Sybil'in yasını tutan Tom'un şimdi de Sybil'in yerinin dolmayacağını düşündüğü için kızla ilgilenmeyeceğini düşünüyorum. Tom, Edna'ya diğer hizmetçilere nasıl davranıyorsa öyle davranmıştı: kibar ve saygılı. Ama işte bu kız, Tom kendisine kaba davransa bile bundan salakça anlamlar çıkarabilecek bir kapasiteye sahip. Kendisinin en kısa sürede diziden temelli çıkmasını diliyorum.


Yorumuma baktım da, o lanet bakıcı dışında fotoğraf koyacağım bir an olmamış. Ama o durumla yorumumu kirletmek istemiyorum. Bu yüzden sevimli mi sevimli George ve Sybil'in fotoğraflarını ekliyorum ve yorumumu sonlandırıyorum. Bölümün sonunda yer alan mini fragmana göre bizi sinir bozucu fakat heyecanlı bir sezon bekliyor ;)

post signature

20 Eylül 2013 Cuma

Yorum: Alexandra Adornetto - Hale (Halo, #1)


Tür: Aşk, Genç-Yetişkin, Paranormal
Goodreads Puanı: 3,68 (32.585 oy)
Orijinal Adı: Halo
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Çeviri: Esra Kılıççı
Basım Yılı: 2011
Sayfa Sayısı: 480
Aşk kötülüğe karşı koyabilecek kadar güçlü müdür?

Venüs Koyu'nda pek fazla bir şey olmamaktadır. Ancak her şey üç meleğin, Gabriel, Ivy ve Bethany'nin, birleşen karanlık güçlere karşı koyu korumak için Cennet'ten gönderilmesiyle değişir. Gerçek kimliklerini -ve en önemlisi de kanatlarını- gizli tutmak için çaba harcarlar.

Ama görevleri en genç melek Bethany'nin liseye gönderilmesi ve yakışıklı okul kaptanı Xavier Woods'a aşık olmasıyla tehlikeye girer. Bethany, Xavier'i severek Cennet'in kurallarına karşı mı gelecektir? Venüs Koyu'ndaki tek doğaüstü gücün kendileri olmadığını öğrenmeleriyse melekler için bir dönüm noktası olacaktır. Kasabaya çekici, baştan çıkarıcı ve tehlikeli yeni bir öğrenci gelmiştir.

Ve en kötüsü de, bu genç adam Bethany'nin peşindedir.
Hale, yarım bıraktığım kitaplardan biriydi ki ben kitapları -ne olursa olsun- sonuna kadar okumaya çalışan biriyim. Ama Hale'yi daha fazla okuyamayacağımı anlayınca yarım bırakmıştım. Geçtiğimiz aylarda Pinuccia'nın başlattığı Okuma Şenliği kapsamında Hale'ye bir şans daha vermek istedim. Fakat çok geçmeden bu kitabı neden yarım bıraktığımı da hatırlamış oldum.

Öncelikle, yazarın seçtiği konunun çok hassas olduğunu söylemeliyim. Dini kurgunun ortasına koymayı geçtim, din ile uzaktan bir bağlantısı olan kitaplar bile sırf bu yüzden her kesime hitap etmeyebiliyor veya konu ile seçilen din uyuşmadığında mantık hataları ortaya çıkabiliyor. Hale'nin yazarı ise İncil'i kurgunun merkezi kabul ederek olayları buna göre şekillendirmeyi seçmiş. Yazarın bu davranışıyla, biraz kolaya kaçtığını düşünüyorum. Gerçi bu durumda yazarın yaşını da göz önüne almakta yarar var. Kendisinin yaşıtım olduğunu ve Hale'yi yazdığında 18 yaşında olduğunu da belirtmeliyim.

Hale'yi ikinci okuyuşumda beklentimi çok düşük tutmama rağmen kitabı sevmedim. Kitabın o kadar çok eksiği var ki... Kurgunun temelinde yatan düşünce çok iyi fakat bu düşüncenin işlenişi olmamış. Laf sürekli dönüp dolaşıp Tanrı'ya, meleklere, cennete ve cehenneme geliyor. Kitap, İncil'den fırlamış sanki... Kitapta kurgu niyetine bol bol İncil'den ayetler bulunuyor. Okuduğum diğer melek konulu kitaplara kıyasla Hale, İncil'e boğulmuş bir kitap olarak aklımda kalıyor.

Karakterler de kurgu kadar kötü. Genel olarak bakıldığında karakterlerin çok sığ olduğu göze çarpıyor zaten. Buna bir de yazarın karakter işleyememe becerisi eklenince ortaya berbat karakterler ve berbat bir kitap çıkıyor. Özellikle melek karakterlerin -Gabriel, Ivy ve Bethany- işlenişi felaketti. Yazar kitabı İncil'e boğuyorsa melekleri de İncil'de geçtiği şekilde ele almalıydı. Bunu sırf, melekler insanlar gibi davrandığı için söylemiyorum, melek gibi davranmadıkları için de söylüyorum. Örnek vermek gerekirse Ivy, bir sabah kahvaltısının yarısını yiyor ve kalanını atıyor. Meleklerin israf yapma gibi bir lüksleri mi var da biz bilmiyoruz acaba? İçlerinden bir tek Gabriel'e kanım ısınmıştı ama kitabın sonlarına doğru bir kıza aşık olacağının sinyallerini verince o da bitti benim için. Bethany konusuna ise hiç girmiyorum, bir melekten beklenmeyecek kadar sorumsuz ve ikiyüzlüydü. Diğer karakterlerin ele alınışı da oldukça kötüydü. Genç kızlar alışveriş, gezme-tozma ve erkekler hakkında bir şey düşünmezken; delikanlılar ise sürekli parti havasındaydı. Kısacası, karakterlerin hiçbir derinliği yoktu ve kitaba da bir şey kattıklarını düşünmüyorum.

Kitaptaki aksiyon ise yok denecek kadar az. İlk sayfalardaki birçok olay, kitapta işlenen asıl olaya kadar okuyucuyu oyalama izlenimini veriyor. Bu gereksiz olayları okuyup asıl olaya gelindiğinde ise sayfalardır özlemi çekilen aksiyonun başlaması ile bitmesinin bir olduğu görülüyor. Gereksiz yere uzatılmış başlangıç kısmı ve oldu bittiye getirilen aksiyon sahnesiyle Hale, aksiyon konusunda da sınıfta kalıyor.

Hale'de sevdiğim tek şey kapaktı ki orada bile kitap tam olarak yansıtılmamış. Arka kapak ise vaat ettiği gibi bir roman sunmuyor okuyucuya.

Hale, kapağa aldanarak kitap alınmaması gerektiğinin en güzel örneklerinden biri. Kapağı göze hoş gelse de içeriği hakkında aynı şeyleri söyleyemeyeceğim maalesef. Yazarın kendini geliştirdikçe, daha iyi kitaplar yazacağını düşünüyorum.



Gördüğüm kadarıyla, insanların kullandığı dildeki en sinir bozucu kelimelerden biri aşktı. Bu küçücük kelimeye o kadar fazla anlam yüklenmişti ki. Ağızdan ağıza dolaşıyor, insanlar sahip oldukları şeylere, hayvanlarına, tatilde gidecekleri yerlere ve en sevdikleri yiyeceklere olan bağlılıklarını anlatırken bu kelimeyi özgürce kullanıyorlardı. Aynı zamanda, bu kelimeyi hayatlarında en önemli olduğunu düşündükleri insan için de kullanıyorlardı. Bu aşağılayıcı değil miydi? Bu kadar derin bir duyguyu tanımlayacak başka bir kelime olması gerekmez miydi?





post signature

17 Eylül 2013 Salı

Yorum: Beth Revis - Bir Milyon Güneş (Across the Universe, #2)


Tür: Bilim Kurgu, Distopya, Genç-Yetişkin
Goodreads Puanı: 4,11 (18.010 oy)
Orijinal Adı: A Million Suns
Yayınevi: Olimpos Yayınları
Çeviri: Ayça Sağlam
Basım Yılı: 2012
Sayfa Sayısı: 424
Godspeed yalanlarla besleniyordu, şimdi ise kaosla yönetiliyor.

Amy? Buna hazır mısın? Bir seçim yapmak zorundasın. Gemi ölüyor. Godspeed daha fazla dayanamayacak. Ve sen -sen herkes adına karar vermelisin. Çünkü süre dolmak üzere.

Tehlikeli bir uçuşa hazır mısınız?

Amy'nin uyandırılışının üzerinden 3 ay geçmişti. Onun için dünyadaki eski bildik yaşamı artık çok gerilerde kalmıştı. Nereye baksa uzay gemisi Godspeed'in tutsak edici duvarlarını görüyordu. Ama ümidini yitirmemişti: Artık Çırak geminin lideriydi ve hayallerini hayata geçirebilmekte özgürdü.

Ama Çırak gemiyle ilgili korkunç gerçeği öğrendiğinde o ve Amy yüzlerce yıl önce hazırlanmış bir bulmacanın parçalarını bir araya getirmek için zamana karşı bir yarışa girmek zorundalar. Bu zorlu yolda ilerlerken beraber çalışıyor olmaları onları birbirlerine yaklaştırırken gemide büyüyen kaos ise uzaklaştırmakta.

Bu kez Revis'in ustalıkla ördüğü tüm gerilim, aksiyon, romantizm, yalanlar ve birleştirilen bulmacanın parçaları tek bir finale işaret ediyor: Gemiyi bir an önce terk etmek zorundalar.
Serinin ilk kitabı Evrenin Ötesi, Olimpos Yayınları'nın okuduğum ilk kitabıydı. Hem yayınevinin yeni olması hem de kitabın adının pek duyulmaması sebebiyle beklentilerim düşüktü. Fakat kitap beklentilerimin üstünde çıkmıştı.Bu yüzden, Bir Milyon Güneş'te beklentilerimi yüksek tuttum ama kitap beklediğimden daha iyi çıktı ve beni çok şaşırttı.

Genelde bu tür üçlemelerin ilk kitaplarını, kurgulanan dünyayı keşfetme hevesiyle okurum. Üçlemelerin son kitaplarını okumak, seri boyunca işlenen olayın zirveye çıkması sebebiyle ayrı bir heyecan taşır benim için. İkinci kitaplar ise bana göre, serinin ilk kitabına göre tadı tuzu olmayan, durgun kitaplardır; bu kitapları okumak çoğu zaman hayal kırıklığıyla sonuçlanır. Fakat Bir Milyon Güneş, bu genellemeye girmeyen ender kitaplardan.

Kitaptaki aksiyon ilk kitaba göre oldukça yüksek. Yazarın merak unsurunu ustaca kullanması da, sürükleyiciliği arttırmış. Gerçi başlarda biraz sıkılmıştım fakat kitabın hiç düşmeyen temposu, sıkıldığım kısımları kolayca telafi etti. Zaten birkaç bölüm sonra kendimi kitaba iyice kaptırdım. Kitaptaki sürpriz gelişmeler ise, okuyucuyu ters köşeye yatıracak cinstendi. Öyle ki, birçok sayfada ağzım açık kaldı. Yazarın kurguyu böyle incelikle işlediğini nasıl fark edemedim diye söylenip durdum.

Kitapta olumsuzluk olarak nitelendireceğim tek şey basım hatalarıydı. Fakat bu hatalar göze çarpacak kadar çok ve belirgin değildi.

Bir Milyon Güneş, her açıdan serinin ilk kitabından daha başarılı. Beklentilerimin çok üstünde bir kitapla karşılaştığım için kitap beni şaşırttı. Umarım yazar çıtayı yükseltmeye devam eder ve seriyi okuyucuyu tatmin eden bir final kitabıyla sonlandırır.



O çok mutsuz ve yalnız ve terk edilmiş görünüyordu -ve her ne kadar gölün kenarında onunla oturuyor olsam da, onu ben terk etmiştim. Onu öpmemeliydim. Bu, akşam yemeği servis edilmeden önce tatlıyı tatmak gibi bir şeydi; sadece daha fazlasını istememe neden oluyordu.





post signature

14 Eylül 2013 Cumartesi

Yorum: Haven - 4. Sezon 1. Bölüm


Birçok dizi yavaş yavaş, yeni sezonlarıyla ekranlara geri dönüyor. Ben de açılışı, yazın izlemeye başladığım ve kısa sürede bağımlısı olduğum Haven ile yaptım. Dizinin tanıtım yazısını bu ay içinde hazırlamayı düşünüyorum. Fakat ondan önce, dizinin dün yayınlanan yeni bölümünün yorumu var ;)

Geçen sezonun son bölümünde, Audrey ahıra girmeye karar vermişti. Nathan ise ahıra zarar veremeyeceğini öğrenince, ahırla bağlantılı olan Ajan Howard'ı yaralamıştı. Duke, son bir çabayla ahır yok olmadan hemen önce ahıra girmeyi başarmıştı. Ve Nathan, kasabaya düşen gök taşlarının arasında ne yapacağını bilemez bir hâlde kala kalmıştı.



Devamı spoiler içerir.



Ahırın işlevi genel olarak diğer bölümlerde açıklanmıştı zaten. Fakat Duke'un yaptığı yolculuk sayesinde ahırın işleyişi hakkında biraz daha ayrıntıya girildi. İlk önce, Duke'un paralel evrene geçiş yaptığını sanmıştım. Ama sonra anlaşıldı ki kendisi Boston'da ortaya çıkmış. Kendisi ahırda en fazla on dakika geçirdiği halde Boston'a geldiği zaman ahırın yok olmasının üzerinden 6 ay geçmiş. Bu, Audrey'in farklı zamanlarda ortaya çıkmasına karşın neden çok fazla yaşlanmadığını da açıklamış oluyor.


Ahırla ilgili kafasında sesler duyan kız, Jennifer, da sorunlulardan biri. Kızın ekibe katılmasına sevindim; hatta kıza biraz kanım kaynamış da olabilir ;) Ekibin Audrey'i bulma konusunda kızın büyük yardımı dokunacak gibi.

Audrey ise eski hayatını hatırlamıyor. Adının Lexie olduğunu sanan Audrey, bir barda çalışıyor. Dış görünüşü ve giyim tarzı ise bayağı değişmiş, hatta ilk gösterildiğinde kendisini tanıyamadım ben. Fakat bara gelen bir adam, Audrey'i tanımış gözüküyor. Hatta Audrey'in diğer yaşamları hakkında bilgi sahibi olduğu izlenimini bile veriyor. Adamın kim olduğu ve Audrey'i nerden tanıdığı bilgileri bu bölümde verilmese de, amacının Audrey'e yardım etmek olduğunu düşünüyorum ben. Tahminim, adamın kasabalılardan biri olduğu yönünde.

Haven'ın yeni bölümünü biraz şaşırtıcı buldum ben, ama sezona iyi bir başlangıç yaptıklarını düşünüyorum. Dizinin bölümlerini arka arkaya bitirmeye alışkın olduğumdan bu 43 dakika yetmedi bana. Dizinin sonraki bölümünü büyük bir merakla bekliyorum :)

post signature

Etkinlik: Cumartesi İlk 10: 2013 Yazında Okuduğum En İyi Kitaplar


Bu haftaki etkinliğin konusu 2013 yazında okuduğumuz en iyi 10 kitap. Aslında ben, tatilde okuduğum en iyi kitapları ve izlediğim en iyi dizi/filmleri yazacağım bir post hazırlamayı düşünüyordum. Fakat Cumartesi İlk 10 etkinliği imdadıma yetişti :) Siz de bu etkinliğe katılmak isterseniz Optik'in Kitap Blogu'nun listesinin altındaki formu doldurmanız yeterli. Ben, oluşturduğum listedeki kitapları seçmekte oldukça zorlandım; bu yüzden seçtiklerimi sıraya koymadan listeliyorum. Kitapların yorumlarına bakmak için yazıların üstüne tıklamanız yeterli ;)

2. Kara Yürek - Holly Black
3. Uyumsuz - Veronica Roth
4. Anansi Çocukları - Neil Gaiman
5. Melez - Jennifer L. Armentrout



7. Mekanik Prens - Cassandra Clare
8. Tatlı Bela - Jamie McGuire
9. Kayıp Ruhlar Şehri - Cassandra Clare
10. Yokyer - Neil Gaiman




post signature

13 Eylül 2013 Cuma

Yorum: Inception (2010)


Tür: Aksiyon, Bilim Kurgu, Gizem, Macera
IMDb Puanı: 8,8 (817.772 oy)
Türkçe Adı: Başlangıç
Yönetmen: Christopher Nolan
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Joseph Gordon-Levitt, Ellen Page, Tom Hardy, Ken Watanabe
Vizyon Tarihi: 30 Temmuz 2010
Süre: 148 dk
Dom Cobb (Leonardo DiCaprio) çok yetenekli bir hırsızdır. Uzmanlık alanı, zihnin en savunmasız olduğu rüya görme anında, bilinçaltının derinliklerindeki değerli sırları çekip çıkarmak ve onları çalmaktır. Cobb’un bu ender mahareti, onu kurumsal casusluğun tehlikeli yeni dünyasında aranan bir oyuncu yapmıştır. Ancak, aynı zamanda bu durum onu uluslararası bir kaçak yapmış ve sevdiği her şeye mal olmuştur.

Cobb’a içinde bulunduğu durumdan kurtulmasını sağlayacak bir fırsat sunulur. Ona hayatını geri verebilecek son bir iş; tabi eğer imkansız başlangıcı tamamlayabilirse... Mükemmel soygun yerine, Cobb ve takımındaki profesyoneller bu sefer tam tersini yapmak zorundadır; görevleri bir fikri çalmak değil onu yerleştirmektir. Eğer başarırlarsa, mükemmel suç bu olacaktır.

Ama ne dikkatle yapılan planlamalar, ne de uzmanlıkları, onları, her hareketlerini önceden tahmin ettiği anlaşılan tehlikeli düşmanlarına karşı hazırlıklı kılabilir. Bu, gelişini sadece Cobb’un görebildiği bir düşmandır.
Böyle, kurgusunun derinliği beynimi yakan filmleri seviyorum :) Inception da bu tarz filmlerden. Filmi yazın sonlarına doğru izleme şansım oldu. Dün bilgisayarın başına oturup yorumunu yazmak istediğimde filmin detaylarını pek hatırlamadığım için filmi tekrar izledim. İlk izleyişimde farkına varmadığım birkaç noktanın olduğunu gördüm. Filmi bitirince anladım ki Inception, sıkılmadan tekrar tekrar izleyeceğim filmler kategorisinde ilk sıralarda!

Konuya/kurguya upuzun bir paragraf ayırmak isterdim. Fakat ben açıklamaya çalıştıkça, kurgunun yoğunluğunun bozulacağını düşünüyorum. Inception'ın uzun uzun açıklanmaya çalışıldığı takdirde yine de anlamı tam olarak anlaşılmayacak bir kurgusu var. Filmi ikinci izleyişimde bile kurgunun bazı noktalarını kaçırdığımı hissediyorum. Film, milyon kere izlesem de izlemekten bıkmayacağım, her izleyişimde mutlaka daha önce fark edemediğim bazı detayları anlayacağım bir kurguya sahip. Bir insana, rüyada fikir aşılama düşüncesinin, özgünlüğün uç noktasında olmasına değinmiyorum bile. Kurguyu oluşturan birçok düşüncenin gerçek hayatta doğruluk paylarının olması da biraz korkutucu geliyor bana, fakat aynı zamanda inanılmaz olduğunu da düşünüyorum.

Kurgu kadar oyuncular ve karakterler de filmde önemli bir yere sahip. Özellikle Leonardo DiCaprio'nun performansı oldukça başarılı, kendisi dışında bu role böylesine cuk diye oturacak bir başka oyuncu daha düşünemiyorum. Ayrıca oyunculuk yeteneğinin bu kadar ileri düzeyde olduğunu bilmiyordum. Inception'ı izledikten sonra, başrolde oynadığı diğer filmleri araştırmaya başladım.

Gelelim filmin kilit noktasına... Filmi ilk izlediğimde, ayrıntılara ve filmin nasıl bittiğine çok dikkat etmemiştim. Dün, filmi ikinci kez izlediğimde gözümden kaçan birçok ayrıntıyı fark ettim. Fakat yine, filmin sonu hakkında kesin bir karara varamadım. Bugün filmi tekrar izledim ve filmdeki ayrıntılardan ziyade filmin sonunu ilgilendiren bazı noktalara dikkat ettim. İnternette filmin bitişiyle ve genel olarak filmle ilgili çılgın fakat mantıklı birçok fikir bulunuyor. Öne sürülen ifadeler, film içinde tutarlı olsa da bazıları fazlasıyla uçuk. Ama içlerinden birkaç tanesi filmin sonunda Cobb'un rüyada mı yoksa gerçek hayatta mı olduğunu akla yatkın gerekçelerle açıklıyor. Bundan sonraki paragrafın çok ağır spoiler içerdiğini şimdiden söylüyorum. Eğer filmi henüz izlemediyseniz sonraki iki paragrafı atlayabilirsiniz.

Bütün yaşanan olayın Mal'ın rüyası olması gibi uç fikirlerin yanında, filmin sonuyla ilgili iki ana düşünce var: Cobb, ya rüyada sıkışıp kaldı ya da gerçek hayata dönmeyi başardı. Öncelikle Cobb'un gerçek hayata döndüğü fikrini ele alalım. Cobb, planladığı gibi Saito'yu araftan çıkarıyor. Uçakta uyandıktan sonra her şeyin yoluna girdiği gibi bir izlenim veriliyor izleyiciye. Cobb, uçaktan indiği zaman terminalde onu babası karşılıyor ve evine getiriyor. Buraya kadar bir sorun yok. Eve geldiği zaman bunun gerçek olup olmadığını anlamak için topacı çeviriyor fakat seyirci topacın durup durmadığını göremeden film bitiveriyor. Çok dikkatli bakıldığı takdirde, ekranın kararmasına saniyeler kala topaç hafifçe yalpalıyor. Bu da topacın birkaç saniye sonra dönmeyi durduracağı anlamına geliyor. Tabii bu topaç meselesi filmin yüzeyinde kalan bir olay. Filmin tamamı dikkatlice izlenildiği zaman Cobb'un toteminin topaç değil de evlilik yüzüğü olduğu anlaşılıyor, zaten Cobb topaç için de Mal'ın totemi olduğunu söylemişti. Rüyada olduğu zamanlarda karısıyla birlikte olduğunu hissettiği için yüzüğü sol elinde takılı gözüküyor. Ama gerçek hayatta yüzük takmıyor. Yine, son sahnede Cobb'un yüzük takmadığını görüyoruz. Ayrıca, Cobb'un ayrılışı ile son sahnede yer alan çocuklar kıyaslandığında çocukların büyüdüğü -özellikle Cobb'un oğlunda çok belirgin bu durum- ve kıyafetlerinin birkaç detay dışında farklı olduğu da gözden kaçmamalı. Bu işaretler, Cobb'un başarıya ulaştığını ve çocuklarına gerçek hayatta kavuştuğunu ispatlar nitelikte.

Fakat, diğer düşüncenin de sağlam kanıtları var. Birçok izleyici topacın teklediğini ama tekrar dönmeye devam ettiğini, bu yüzden de Cobb'un rüyada kaldığını savunuyor. Filmin ortalarında Cobb, Ariadne'ye totem konusunu açıkladığı zaman topacı örnek gösteriyor. Filmde hiçbir zaman Cobb, Mal'ın ölümünden sonra topacı kendi totemi olarak kullandığını söylemedi. Fakat sık sık topacı çevirdiğini gördük. Ariadne, Cobb'un bu eylemlerini, topacın Cobb'un totemi şeklinde yorumlayabilir ve Cobb'un totemini keşfettiğini düşündükten sonra Cobb'a çocuklarına kavuştuğu bir rüya inşa edebilir. Ariadne, Araf'tan çıkmadan önce Cobb'un Saito'yu bulmasına güvendiğini gösteriyor ve suya düşen arabadan çıktıktan sonra Arthur'a Cobb'un iyi olacağını söylüyor. Burada Ariadne'nin, Cobb'un başaracağına güvenmesinden ziyade diğerlerinin bilmediği bir şeyi -Cobb'a rüya inşa ettiği gerçeğini- bildiğini düşünmüş birçok izleyici. Buna ek olarak, insanın rüyada olup olmadığını anlaması için buraya nasıl geldiğini düşünmesi gerekiyordu ya, işte Cobb'un uçakta uyanışının buna örnek verilebileceğini düşünüyorum ben. Ya filmde bu kısım farkında olmadan belirsizmiş gibi gösterildi ya da Cobb'un aslında rüyada olduğunu ima etmek için bilerek bu şekilde çekildi. Fakat bu kısımda yüzük meselesi es geçilmiş zira dediğim gibi, son sahnede Cobb'un parmağında totemi olarak kabul edilen evlilik yüzüğü yok. İki fikrin dayanaklarını göz önüne aldığımda ben, Cobb'un gerçek hayatta çocuklarına kavuştuğunu düşünüyorum.

Yorumumu özetlemek gerekirse, Inception yaratıcı kurgusuyla aklın sınırlarını zorlayan, her izleyişte yeni detaylar fark ettiren, bünyesinde yetenekli oyuncuları ve hiç düşmeyen bir tempoyu barındıran özgün bir yapım. Filmi herkesin mutlaka, en az bir kere izlemesi gerektiğini düşünüyorum.


post signature

11 Eylül 2013 Çarşamba

Yorum: Jamie McGuire - Ayaklı Bela (Beautiful, #2)


Tür: Aşk, Çağdaş/Modern, Yeni Yetişkin
Goodreads Puanı: 4,27 (55.088 oy)
Orijinal Adı: Walking Disaster
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Çeviri: Boran Evren
Basım Yılı: 2013
Sayfa Sayısı: 472
Aşıksan başın belada!

Abby Abernathy; geçmişini unutmak için kalkıp uzak bir şehre okumaya gelen, temkinli, kendi hâlinde bir kız. Travis Maddox; hayatını dövüşerek kazanan ve aşka inanmadığı için tek gecelik ilişkilerle avunan bir erkek. Aşk ve bela birbirine hiç bu kadar yakışmadı...

Travis annesinden hayatla ilgili iki şey öğrendi: Aşkı bul. Ve onun için ölümüne mücadele et.

Bu hikâyeyi biliyorum demeden önce bir kez daha düşünün. Her aşk hikâyesinde iki taraf vardır: Esas oğlan ve esas kız. Tatlı Bela'da esas kızı dinledik; peki ya, esas oğlan?

Bir erkeğin aşkı için verdiği mücadeleyi kendi ağzından tüm içtenliğiyle dinlemeye hazır olun...
Serinin ilk kitabı Tatlı Bela'yı geçen ay okumuş ve çok sevmiştim. Kitabı bitirir bitirmez Ayaklı Bela'yı okumak için sabırsızlanmıştım. Yayıneviyle iletişime geçip incelemem için Ayaklı Bela'yı istemiştim, beni kırmayıp kitabı yolladıkları için Yabancı Yayınları'na tekrar teşekkür ediyorum :) Kitap, aşağı yuları beklediğim gibiydi: hüzün dolu fakat eğlenceli.

Ayaklı Bela'nın ilk sayfalarında Travis'in annesinin ölümünün anlatıldığı prolog bölümü var. Bu bölüm, Travis'in Abby ile karşılaşana kadar neden tek gecelik ilişkiler yaşadığını ve Abby'ye neden böylesine saplantı derecesinde tutulduğunu açıklıyor.Kitapta bu kısmın bulunmasına sevindim, en sevdiğim bölümlerden biriydi.

Tatlı Bela'da Travis'in ortada görünmediği zamanlarda ne yaptığını merak etmiştim. Ayaklı Bela'da bu kısımlar da mevcut. Ayrıca, Tatlı Bela'da detaylıca anlatılan olaylardan bazıları Ayaklı Bela'da üstünde fazla durulmadan, birkaç cümleyle açıklanmış. Diğer karakterlerin bakış açısından yazılsa dahi ortaya farklı şeylerin çıkmayacağı, yoruma pek açık olmayan bu olayların Ayaklı Bela'da da yer almaması iyi olmuş. Yer alsaydı, muhtemelen bol bol sıkılacaktım.

Tatlı Bela ve Ayaklı Bela'nın ortak noktası, Abby'nin sinir bozucu davranışları. Tatlı Bela'da Abby'ye, yaşadıklarını düşündükten sonra, biraz hak vermiştim. Fakat Ayaklı Bela'yı okuyup kızın tavır ve davranışlarını bir başka karakterin gözünden gördüğüm zaman Abby'nin fazlasıyla dengesiz hareket ettiğini anlamış oldum. Kız, sürekli bir önceki davranışının tersinde hareket ediyor. Benim gözümde Abby, sevilmeyen karakter kategorisinde Parker ile yarışacak düzeyde. O derece sevmiyorum ben bu kızı.

Travis'i ise, Abby'nin aksine, Ayaklı Bela sayesinde daha bir sevdim. Annesini kaybettikten sonra kalbini, zarar görmemesi için tek gecelik ilişkilerin ve serseri tavırların arkasına saklaması... Bir de Travis'in herkes için basit gibi görünen ama onun için anlamı büyük olan bazı davranışları var ki... Mesela, Abby'nin geçmesi için kapıyı açık tutması veya Abby'nin oturma odasındaki koltukta değil de yatağında yatmasını istemesi. Bunlar Abby için fark edilmeyecek kadar önemsiz olabilir fakat Travis için durum farklı. Tatlı Bela'da Travis'in bu davranışları -Abby fark etmediği ya da görmezden geldiği için- üzerinde durulmamıştı. Ama Ayaklı Bela'da Travis'in bu küçük jestlerinden ve Abby'nin bunları fark etmesini istediğinden bahsediliyor.

Kitabın çevirisinde gözüme çarpan bir hata vardı. İlk sayfalarda Tatlı Bela'da da yer alan, Travis'in Sosyalleşiyorum! Sadece sosyalleşiyorum! cümlesi Ayaklı Bela'da Bağlantı kuruyorum! Sadece bağlantı kuruyorum!'a dönüşmüş. Biliyorum, minik bir hata fakat iki kitabın da çevirmeni aynı olunca belirtmeden edemedim. Fakat -yazarın kullandığı dil mi yoksa çevirmenin seçtiği kelimeler mi bilemiyorum- Travis çok iyi yansıtılmıştı.

Ayaklı Bela'da yazar, Travis-Abby ikilisinin geleceğine dair de bir bölüm ayırmıştı. Maddox çiftinin bu tarz bir geleceğe sahip olamayacağını düşündüğümden olsa gerek, kitabın sonunda yer alan bu bölümü biraz garipsedim ben.

Ayaklı Bela, Travis'in geçmişi, düşünceleri ve hissettikleri üzerine yazılmış bir kitap olsa da Tatlı Bela'da anlaşılmayan birçok olaya ışık tutuyor. Travis'i sevenler, bu kitabı kaçırmamalı ;)



O anda bir şey fark ettim: o güzelliğin ve sahte masumiyetin ardında başka bir şey vardı, mesafeli, ölçen biçen, kurnaz bir şey. Gülümsediğinde bile günahkârlığın hiçbir hırka tarafından kapatılamayacak kadar içine işlemiş olduğunu görebiliyordum. O gözler minicik burnunun ve yumuşak hatlarının üstünde âdeta havada asılı gibi duruyor ve başka herkes onun saf ve masum olduğunu düşünüyordu. Ama bu kız bir şeyler gizliyordu. Benim fark etmemi sağlayan tek şey, kendimi bildim bileli bende de aynı gühahkârlığın olmasıydı. Tek fark onun bunu içinde, derinlerde tutuyor olması ve benim kendi günahkârlığımı düzenli aralıklarla kafesinden çıkarmamdı.





post signature

9 Eylül 2013 Pazartesi

Yorum: Catherine Fisher - Sapphique (Incarceron, #2)


Tür: Bilim Kurgu, Distopya, Fantastik, Genç-Yetişkin
Goodreads Puanı: 3,70 (11.410 oy)
Orijinal Adı: Sapphique
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Çeviri: Dost Körpe
Basım Yılı: 2012
Sayfa Sayısı: 432
Kalbin kilidini hangi anahtar açar?

Finn canlı Hapishane'den, korkunç Incarceron'dan kaçtı; ama orayı hatırladıkça acı çekiyor çünkü kardeşi Keiro hâlâ içeride.

Claudia, Finn'in Kral olmasında ısrarlı, oysa Finn kendi kimliğinden bile şüphe ediyor.

Deli büyücü Rix, Hapishane'nin şimdiye kadar sevdiği tek insan olan Sapphique'in Eldiven'ini gerçekten buldu mu?

Keiro, Eldiven'i çalarsa dünya yıkıma mı sürüklenecek?

Biri içeride, diğeri dışarıda.

İkisi de özgürlük arayışında.

Sapphique gibi.
Sapphique, beni en çok şaşırtan kitaplardan biri oldu; beklediğimden çok farklı şeylerle karşılaştım. Kitabı bitirdiğimden beri karışık duygular içerisindeyim. Hem kitaba bayıldım hem de hayal kırıklığına uğradım.

Serinin ilk kitabı Incarceron'u okuyalı iki yıldan fazla olmuştur. Seri kitaplarının arasına böyle uzun zamanlar girdiği zaman ister istemez diğer kitaptaki olayları, karakterleri unutuyorum. Bu yüzden kitabın başları biraz sorunlu geçti benim için. Karakterleri ve ne yaptıklarını hatırlamaya çalıştım bir süre, fakat bu durum fazla uzun sürmedi. Kitabı okudukça olayları ve karakterleri hatırlamaya başladım.

Kurgulanan dünya -Incarceron'da olduğu gibi- ayrıntılarıyla işlenmiş. Betimlemeler ise oldukça canlı, yazarın yarattığı dünya kolaylıkla akılda canlandırılabiliyor. Yazar, kurguladığı dünyanın her köşesini betimlemek yerine bazı detayları okuyucunun tamamlamasına izin veriyor. Yazarın bu davranışı -benim gözümde- eksiklikten çok kitabı zevkle okumamı sağlayan özelliklerinden biri.

Kitap sürprizlerle doluydu. Özellikle kitabın sonu beklediğimden çok farklı çıktı. Serinin üçleme olduğunu düşünerek okumuştum kitabı. Eğer serinin devamı olsaydı, kitabın sonunu bu kadar dert etmezdim. Ama netten araştırdığım kadarıyla üçüncü kitap hakkında bir bilgi yok, bu yüzden ben de serinin Sapphique ile sona erdiğini düşünüyorum. Fakat bu seri böyle bitemez, bitmemeli... Aklımdaki soruların henüz yarısı bile cevaplanmadı daha, Sapphique ile birlikte oluşan soru işaretlerini saymıyorum bile... Soru işaretlerine ek olarak bir de olaylar bana hemen oldu bittiye getirildi gibi geliyor. Kitabın nasıl biteceğini merak ederek kitabı okurken bir bakıyorum art arda birkaç olay gerçekleşiyor ve kitap bitiveriyor.

Sapphique, Incarceron'un özgün kurgusunu ve yükselen temposunu devam ettiriyor. Her ne kadar kitabın, ucu açık bırakılmış sonu beni tatmin etmese de kitabı severek okudum. Bende duygu karmaşası yaşatan bu kitabı, serinin takipçilerine öneriyorum.



"Hapishane arzuyla dolu. Sapphique'nin yüzünden; Sapphique Eldiven'i takınca, zihni Incarceron'unkiyle kaynaştı. Incarceron'a hastalık bulaştırdı." "Hastalık mı?" "Bir arzu. Arzular bazen hastalık olabilir Claudia." Adam onu seyrediyordu; yüzü titriyor, dağılıyor ve tekrar birleşiyordu. "Senin de suçun var; her şeyi fazla iyi tasvir ettin. Bu yüzden Incarceron hasretle yanıp tutuşuyor. Binlerce gözüne karşın asla görmediği bir şey var ve onu görmek için her şeyi yapar."





post signature

5 Eylül 2013 Perşembe

Tanıtım: Continuum


Yaklaşık 8 ay önce Fringe, finalini yapmış ve ekranlara veda etmişti. Şu yazımda da bahsettiğim gibi, Fringe benzeri dizi arayışlarım çoğunlukla hayal kırıklığıyla sonuçlanmıştı. Fakat hayal kırıklığıyla sonuçlanmayan ve Fringe gibi bağımlılık yapan bir tek dizi oldu: Continuum.
Continuum, Fringe tadında bir bilim kurgu dizisi. Bu yıl 2. sezonunun finalini gerçekleştiren dizinin ilk bölümü 27 Mayıs 2012'de Showcase'te yayınlandı. Continuum ile Fringe, birbirlerini çok andırsalar da aslında konu ve karakterler bakımından oldukça farklılar. Fringe, dizi ilerledikçe günümüzden paralel evrenlere doğru değişen bir kurguya sahipken Continuum gelecekten günümüze yapılan bir zaman yolculuğunu işliyor.

2077'de, bir grup suçlu binlerce kişiyi öldürdükleri için terörist olarak adlandırılıyor ve ölüme mahkum ediliyor. İdam edilmelerinden hemen önce bir cihaz sayesinde zamanda yolculuk yapıp günümüz Vancouver'ına geliyorlar. Neler olduğunu anlamayan ve onları durdurmaya çalışan bir dedektif de mahkumlarla beraber günümüzde sıkışıp kalıyor. Makhumların amacı, gelecekteki hükümetle giriştikleri savaşı kazanmak için bugünün sistemini bozmak ve kontrol etmek. Fakat, planlamadıkları bir şey var: onlarla birlikte zamanda yolculuk yapan dedektif. Bu dedektif ise günümüze ayak uydurup alabildiği yardımı alıp bu suçluları -kendisiyle birlikte- kendi zamanına götürmek istiyor. Anlayacağınız, iki tarafı da zorlu bir mücadele bekliyor.

Continuum, karakter bakımından oldukça zengin. Olaylar yalnızca zaman yolculuğu yapıp günümüze gelen dedektif ve mahkumların etrafında dönmüyor. Onların gerçekleştirdiği bu eylem, günümüz insanlarını da etkiliyor ve isteyerek veya istemeyerek de olsa olayların bir parçası hâline geliyorlar. Peki kim bu dedektif, mahkumlar ve olaylara dahil olan günümüzdeki insanlar, bir de ona bakalım...


Mahkumları durdurmaya çalışırken günümüzde sıkışıp kalan dedektif Kiera Cameron ile başlayalım. Kendisi 2045 yılında doğmuş. Günümüze geldiği yıl olan 2077'de Greg Cameron ile evli ve Sam adında bir de çocukları var. Vancouver'da bulunan CPS olarak da bilinen City Protective Services'te Protector/Koruyucu -günümüzdeki karşılığı dedektif/polis- olarak hizmet veriyor. Görevlerinden biri de idam edilen mahkumların sorun çıkarmadığından emin olmak için onlarla birlikte idam edildikleri odada bulunmak. Son anda yapılan bir görev değişikliği sonucu, Dedektif Cameron mahkumlarla aynı odada bulunmak zorunda kalıyor. Mahkumlar idam edilmelerinden hemen önce birleştirdikleri bir cihaz sayesinde zamanda yolculuk yapıp 2012 yılına geliyorlar. Dedektif Cameron da olaya müdahale etmek için hamle yaptığında kendisi de mahkumlarla birlikte zamanda yolculuk yapıyor ve kendini 2012 Vancouver'ında buluyor.

Kafası karışık ve nerede olduğunu kestiremeyen dedektif, birden zihninde bir ses duyuyor. Daha sonra anlaşılıyor ki zihninde duyduğu sesin sahibi, 2077'de koruyucuların kullandıkları CPS üniformalarını ve daha birçok teknolojik aletleri geliştiren SadTech'in kurucusu Alec Sadler'dan başkası değil. Alec'in daha yeni yeni oluşturmaya başladığı ağ sistemi, gelecekte koruyucuların birbirleriyle iletişim kurmalarını sağlayan ağ sistemi ile aynı. Bu ağ sistemi sayesinde Kiera ve Alec birbirleriyle 7/24 iletişim halinde olabiliyorlar. Kısacası, Kiera'nın günümüze uyum sağlamasında Alec'in payı büyük.


Alec Sadler, Kiera günümüze geldiğinde dedektifle ilk iletişim kuran kişi. Annesi, üvey babası ve üvey kardeşi ile birlikte bir çiftlikte yaşıyor. Kendisi henüz 17 yaşında olsa da teknoloji alanında tam bir dahi. Babasının vefatından sonra kendini terk edilmiş ve yalnız hisseden Alec, babasının eski atölyesini açıyor ve burada babasının çizdiği grafiklere, geliştirdiği bazı aletlere rastlıyor. Babasının gerçekte nasıl bir adam olduğunu anlamaya başlayınca onun izinden gitmenin önemini fark ediyor. Böylece, geleceği şekillendireceği teknolojinin ilk adımlarını atmış oluyor. Çiftlikteki işlerden arta kalan zamanının hepsini bilgisayarlar ve çeşitli teknolojik aletlerle dolu bir odada geçiren Alec bir gün, kurduğu ağ sistemine birinin giriş yaptığını fark ediyor. Giriş yapan kişinin adının Kiera olduğunu ve kadının gelecekten geldiğini öğrenince oldukça şaşırıyor. Fakat, Kiera'ya inanıyor ve mahkumları yakalaması için Kiera'ya bilgi sağlayarak,teknolojik destekte bulunarak yardım ediyor.

2077 yılında Alec, SadTech'in kurucusu olarak çıkıyor karşımıza. Tavır ve davranışlarından nasıl bir insana dönüştüğü pek anlaşılmayan Alec, aynı zamanda Kiera'nın eşi Greg Cameron'ın patronu. Hatta Greg'e -diğer çalışanlara göre- oldukça yakın davranıyor, onunla ilgileniyor. Bu ve diğer olaylar akla, 2077'de mahkumların ve Kiera'nın geçmişe yaptıkları yolculuğa Alec'in yardım edip etmediğini getiriyor.


Kiera 2012'ye geldiğinde, mahkumların neden olduğu olayları araştırmak için polisle iş birliği yapması gerektiğini fark edince Vancouver Polis Departmanı'na gidiyor ve kendini bir başka isimle tanıtarak polis olduğunu söylüyor. Gelecekte Liber8 olarak bilinen bu mahkumları yakalamak için VPD'den yardım isteyince bu göreve 30larında bir dedektifi, Carlos Fonnegra'yı atıyorlar. Kiera, Liber8'in bulunduğu davalarda sahte ismiyle danışman olarak yer alsa da kısa süre sonra gerçek ortaya çıkıyor. Kiera, Alec'in de yardımıyla Section Six dedikleri gizli bir FBI şubesi'nde çalıştığını ve gizli görevde olduğunu söyleyerek durumdan kurtuluyor. Kiera'yı yalanı ortaya çıktığında destekleyen Carlos, bu yalana inansa da olayın sadece bundan ibaret olmadığını düşünüyor. Fakat yine de Kiera'yı partneri olarak kabul edip Liber8 üyelerini yani gelecekten gelen mahkumları aramaya devam ediyorlar.


Edouard Kagame, Liber8 grubunun lideri. İlk bölümlerde kendisi hakkında pek bilgi verilmese de sonraları 2012'de doğduğunu öğreniyoruz. 2012'ye diğer grup üyelerinden birkaç hafta sonra varan Kagame, üyelerle buluşur bulunmaz ipleri eline alıyor ve planın odağını silahlar ve şiddet yerine daha fazla mürit kazanmaya çeviriyor. Diğer grup üyeleriyle amaçları aynı olsa da bazen, bazı ayrıntılarda anlaşmazlığa düşebiliyorlar. Fakat grup üyeleri Kagame'ye ve plana oldukça güveniyorlar.


Travis Verta, Kagame'nin yokluğunda Liber8'e öncülük eden, grubun geçici lideri. Kendisi geleceğin teknolojisiyle birleşen özel bir programla eğitilmiş bir asker, bir nevi ölüm makinesi. 2012'ye geldikleri zaman karşılarına çıkan bütün sorunları silahlarla çözmeye çalışıyor. Şiddete ve kaosa duyduğu bu aşırı istek Travis'i sık sık Kagame'yle karşı karşıya getiriyor.


Sonya Valentine, Liber8'e katılmadan önce orduda araştırmacı bir doktor olarak çalışıyordu. Travis Verta'nın da dahil olduğu süper asker dedikleri programın mimarı sayılıyor. Travis ile bu şekilde tanışan Sonya bir süre sonra, sıklıkla ölümle sonuçlanan deneyleri yaptığına pişman olmaya başlıyor. Sonya, üstlerinin bu programı sonlandırmaya karar verdiklerinde taraf değiştirerek Travis'in yanında yer alıyor.

Sonya ile Kagame arasında- çok sık görülmese de- bir tür dayanışma mevcut. Grubun bütün üyeleri Kagame'ye güvense de Sonya'nın güveni ve sadakati daha fazla.


Matthew Kellog, grubun diğer üyelerine nazaran biraz daha kendini düşünüyor ve Kagame ile plana pek sadık değil. Kendisi, insanları manipüle etmekte başarılı bir narsist. Kellog'un bir dolandırıcı olduğu anlaşılınca diğer Liber8 üyelerinin bulunduğu hapishaneye yollanmış ve Kellog burada Kagame'yle tanışmış. Çıkarlarının ortak olduğu anlaşılınca Kellog da gruba alınmış.

2012'ye geldiklerinde gruptan ayrılan Kellog, diğer üyeler gibi planın bir parçası olmak istemediğini belirtiyor. Bu zamanı seviyor ve yaptığı zaman yolculuğunu lehine çevirmeye çalışıyor. Önceliğini kolay yoldan para kazanmaya veriyor ve bu iş için de geleceğin nasıl şekilleneceği, hangi sektörlere yatırım yapması gerektiği bilgisine sahip olması yeterli oluyor.

Diğer grup üyelerine göre Kellog, Kiera'yla daha yakın bir ilişkiye sahip ve bu durumu sürekli kendi avantajına çevirmeye çalışıyor.


Lucas Ingram, Liber8 grubunun beyni ve teknoloji uzmanı. 2070lerin başında Alec Sadler için çalışan Lucas, geliştirdiği silahların kötülük için kullanıldığını öğrenince Alec ile yüzleşiyor. Fakat karşılığında hain olarak suçlanıyor ve Lucas'ın aleyhinde birçok kanıt ele geçiriliyor. Öldürüleceğinden korkan Lucas, taraf değiştirerek Kagame'ye katılıyor. Kagame'nin zaman yolculuğu planını duyunca bunu, kendi icatlarının kötüye kullanımını engellemek için bir şans olarak görüyor ve Liber8'e katılıyor.


Jasmine Garza, Travis gibi kavgacı biri. Zaten kafa olarak Travis'le fazlasıyla uyuşuyorlar. Gruptakilerden kendine en yakın gördüğü kişi Travis ve Travis'e, Kagame'den daha sadık gibi görünüyor.

Travis'e böylesine benzemesinin sebebi, Travis gibi Garza'nın da acı çekmiş olması. Milis olarak eğitim gören Garza, ordu tarafından yakalanıp uzun bir süre işkence görmüş. Salıverildikten sonra ise Liber8'e katılıp birçok görevde yer almış. Garza, Kiera tarafından silahlar ve taşıt araçları konusunda yetenekli olarak tarif edilmiştir.


Dizide daha birçok karakter mevcut, fakat dizinin ilk bölümleri için ana karakterler genel olarak bu kişiler. Karakterlerden favorim diyebileceğim bir karakter yok henüz. Fakat dizi, karakterlerden ziyade kurgusuyla dikkatimi çekmişti zaten. Bu sıradan zaman yolculuğunun ardında muhteşem bir kurgu yatıyor. Basit bir zaman yolculuğu gibi görünen bu olay aslında gelecekte planlanmış bir görev olabilir mi? Zaman yolculuğunun günümüzde neden olduğu olaylar geleceği etkileyecek mi? Etkileyecekse karakterleri nasıl bir gelecek bekliyor olacak? Continuum, bunun gibi daha onlarca sorunun cevabını alabilmek için soluksuz izleyeceğiniz bir dizi. Sadece bilim kurgu severler değil; herkes izlemeli, izletmeli...

post signature

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...